Müşterisi Olmayan Ev

Güzel bir eve benziyor ama, her gün önünden binlerce insan geçmesine rağmen, penceresinden “satılık” levhası hiç düşmüyor. Satın alanlar aynı gün satılığa çıkarmıyorlarsa eğer, müşterisi yok demektir bu evin. Kuzeye mi bakıyor pencereleri, kiremitleri mi kırık, duvarları mı rutubetli? Belki de yerli yerinde her şey; perdede güneş, çatıda rüzgar, duvarda resim. Belki de en güzeli evlerin. Bu yüzden yüksek bir bedeli var caydıran. O halde bir hoparlör yerleştirelim bu evin duvarlarına. Bir münadi seslensin kalabalığa. Ama hepsine birden değil. Birer birer isimleriyle. Çağırsın müşterileri harman yerine. Ses madene değince titriyor her yer. Yaprakları ağaçların, gölgeleri kuşların, ışıkları lambaların, suları havuzların… Ne varsa sesin ulaştığı her yerde, kulak kesilmiş dinliyor, adı okunsun diye. Ki görsünler onlar da evi yakından. Pahasını öğrensinler, satın alsınlar. Sahip olmak gerek bu güzel eve, görüp geçmekte ne var! Ses bir bulut gibi sürüklense de, kalabalıktan kimse çevirmiyor başını. Sanki bu isimler onların değil, sanki anıyor sesler, onlardan başkasını.


Gizli bir duvar yalıtıyor olmalı. Ya da bu kalabalıklar çok ağır işitiyor. Büyükçe bir miras kaldı size denilse bile. Ses o evden geldiğinde işitilmiyor. Hangi dille konuşmalı, sözcükler şaşkın; hangi sözlükten bulmalı bu isimleri?


Acaba gerçekten duymuyorlar mı? Zihinlerinde cirit atarken dünya. Ne kadar çok yetişilecek yer var. Ne kadar çok yapılacak iş. Ne kadar çok alacak ve ne kadar çok borç. Ve görülecek ne kadar rüya. Acaba duymuyorlar mı gerçekten? Ne kadar çok Ali var, ne kadar Mehmet, ne kadar Osman… Sahi duymuyorlar mı gerçekten? Kamera şakası sanıyorlar belki, tecâhül-i ârif kabilinden belki de.


Oysa herkes bilir şaka yapılmaz. Seslenildiğinde ordan birine. Ordan birine bir selam gelse, “aleyküm selam” dememek olmaz. Madem kamera şakası diyorsunuz beyler-hanımlar, el sallayın öyleyse pencerenize. “Satılık” yazısını okuyun hadi! Hadi “Okuma yazmam yoktur” deyin de, okutsunlar hepinizi sil baştan. Yeni baştan alfabeyi öğrenin. Ve yeniden başlayın hecelemeye. Bakın bir sırdır bu, iyi saklayın. İyi saklanın görmesin kimse. Desem de buna hiç inanmayın, görüyor sizi biri, kamera olmasa da, kamera olmasa da kayıttasınız. Bir gün seyretmek için o büyük sinemada.


Hayır, müşteri çıkmıyor o güzel eve. O güzel evden kaçıyor herkes. Rus ruleti değilse bu, söyle nereye? Nereye kaçsa da yetişir kurşun. Yetişir kurşun ve erir birden. Yaşlı bir ninenin titrek elinden, cızırdayarak dökülür suya ve şekil alır göz bir tas içinde. Bir tas su içinde yüzer tahtınız. Bir gün gittiğinizde o büyük sinemaya. Yerinizi gösterecek teşrifatçılar. Işığı tutarak gözlerinize, soracaklar “Ne kadar özlediniz o evi?”, siz susma hakkınızı kullansanız da bütün ruhunuzu okuyacaklar. Müşterisi olmadığınız evin, size ait olduğunu söyleyecekler. Hoparlörden çıkıp kaybolan ismi kimlik kartınızda gösterecekler. Ama siz yine de deneyin şansınızı. Bir pergel gibi açıp bacaklarınızı. Uzun adımlar atın. Uzun yıllar yaşayın. Yüzyıllarca ölmeyin. Binlerce yıl yaşayın o eve görünmeden.



***


“Dikkat dikkat ilçemiz esnaflarından Mehmet Kadri Afyoncu vefat etmiştir. Cenazesi bugün kılınacak öğle namazından sonra ilçe mezarlığında defnedilecektir…”


Mehmet Kadri Afyoncu, biraz hava alıp güneşlenmek amacıyla dükkanın önüne çıkardığı tahta sandalyesinde sigarasını tüttürürken işitti bu madeni sesi. “Mehmet” isimli birçok kişi vardı ilçede. “Mehmet Kadri” isimli kişiler de olabilirdi şüphesiz. Ama Mehmet Kadri Afyoncu, diyordu hoparlördeki ses. “Vefat etmiştir” diye ilave ediyordu. “İlçe mezarlığı” diyordu! “Defin!”diyordu. Mehmet Kadri Afyoncu’nun oturduğu tahta sandalye sallanıyordu. Beşiğin içinde bir bebek değil, 50 yaşında bir ölü vardı. Mehmet Kadri Afyoncu, zorlukla yerinden doğruldu, dükkanın kepenklerini indirdi ve hızlı adımlarla Belediye’ye doğru yürüdü. Gücü yetse, nefesi daralmamış olsa koşabilirdi de. Hangi densiz ölümünü hoparlörle bütün dünyaya duyuruyordu. Bir yanlışlık mıydı bu, bir isim benzerliği, kötü bir şaka… Mehmet Kadri Afyoncu’ya “Arkadaşların bildirdi öldüğünü!” dediler belediyede. “Çok şakacı arkadaşların varmış” diye gülümsediler. Ancak Afyoncu’nun gerilimi düşmedi. Ayaklarını sürüyerek ve yoluna çıkan taş, şişe ve konserve kutularına tekmeler atarak vardı evine. Konu komşu taziye için evi doldurmuştu. Eşikte göründüğünde, evden toplu bir çığlık yükseldi. Tekel bayii Mehmet Kadri Afyoncu yaşıyordu…




***


Antalya’nın Alanya ilçesinde Tekel bayiliği yapan Mehmet Kadri Afyoncu’nun oğlu “Böyle şaka olmaz olsun! Hem korktuk, hem de gelen taziyelerden usandık!” dedi.


Mehmet Kadri Afyoncu ertesi gün işine giderken bir evin penceresinde “Satılık” yazıldığını gördü.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir