MUTLULUK CENNET, MUTSUZLUK CEHENNEM

Lambanın isi tavana, aydınlığı Avicenna’nın kitaplarına düşüyor. Gece bütün gücüyle yükleniyor Avicenna’nın göz kapaklarına.
Avicenna, bütün gücüyle direniyor açık tutmak için göz kapılarını. Okumalı, daha çok okumalı. Zaman az, göz kapılarından geçmesi gereken kelimeler çok, ömür kısa. Avicenna, annesinin yatmadan önce hazırladığı gül şurubundan bir tas içiyor kışkırtmak için ruhunu. Atı sulayarak koşmasını istiyor yeniden. Göz okumayacaksa ne yapacak? Mantık ve felsefenin yüzlerce meselesi, Hasan Sabbah’ın fedaileri gibi çullanıyor üstüne. Avicenna tam bir buçuk sene gözünü kırpmıyor baskına uğramamak için. Evet bazen uykuya teslim olmuş gibi görünüyor, fakat kimi zaman gözleri, kimi zaman ruhu aralık. Rüyasına taşıyor meseleleri. Uyanıkken çözemediği problemleri o sisli yollarda çözüyor. O kadar hızlı koşturuyor ki atını, mantık ve felsefe öğretmenlerinin atları sütçü beygirleri gibi kalıyor gerisinde. Sonunda ders verecek hoca bulamayan Avicenna, talebesi oluyor kendisinin.

Frenkler gibi Avicenna dediğime bakmayın, Buharalı İbn Sina o. On yaşında Allah’ın Kitabı’nı ezberleyerek çıktığı ilim yolculuğunda dur durak tanımayan bilge. Fıkhın derinlerinden yükselip, Felsefe ve Mantık denizini akıl donanmasıyla ele geçirdikten sonra, insan bedeninin surlarına dayanan Fatih. On altı yaşında Buhara sultanı Nuh bin Mansur’u tedavi etmesi için saraya davet edilen, şifayla beraber, çiçek bahçesine salınan bir arı gibi sarayın zengin kütüphanesine bırakılan hekim. Bakın nasıl anlatıyor o günleri: “Büyük tıp adamları benden ders almaya başladılar. Bir yandan ders veriyor, bir yandan hastaları tedavi ediyordum. Buradaki tecrübelerimle pek çok ilacın bulunmasına muvaffak oldum. TEDAVİ YOLLARI VE METODLARI TARİF EDİLEMEZ BİR BİÇİMDE BANA AÇILIYORDU. Aynı zamanda fıkıh derslerine de gidip geliyor ve münazaralar yapıyordum. BU ESNADA BEN ON ALTI YAŞINDA BİR ÇOCUKTUM”

21 yaşında, başta tıp ve eczacılık olmak üzere, mantık, dil, edebiyat, akâid, fıkıh, psikoloji, fizik, metafizik, geometri, astronomi, matematik ve müzik alanlarında eserler verdi İbn Sîna. Doğu’da eş-Şeyhu’r-Reîs (Baş Âlim-Bilginler Bilgini), Batı’da “Filozofların Prensi”ydi. Değerinin bilinmediğini söyleyerek, yedi yıl diyar diyar dolaştıysa da her ortamda okuyup yazmaktan geri kalmadı. Bazı kitaplarını yollarda yazdı, bazılarını hapishanede. Zamandan tasarruf etmek için kitapların tamamını okumaz, kendi geliştirdiği bir yöntemle özünü emerdi eserlerin. Bir ilmî meseleyi çözemediğinde “Mutlak İlim”e sığınırdı. Halini öğrencisi Cüzcânî’ye şöyle anlatıyor: “Böyle durumlarda hemen camiye gider, namaz kılar ve her şeyi güzel yaratan yüce Allah’a dua eder, yalvarır, yakarırdım. Allah’ın bana kapalı ve karanlık görünen şeyleri aydınlatacağını, zor gelenleri kolaylaştıracağını bilirdim çünkü.”

İbn Sîna, 276’nın üzerinde eser verdi. Sarayların Başhekimi de oldu Baş veziri de. “El-Kanun fi’t-Tıbb” isimli eseri, XVII. yüzyılın sonuna kadar Avrupa üniversitelerinde okutuldu. Felsefî görüşleri, zamanını ve kendisinden sonraki zamanları derinden etkiledi. Fakat her şeyin ötesinde gerçek mutluluğu aradı o. Ona göre bizde bedenden başka bir şey vardı ve gerçek mutluluk “Mutlak İlk”le bütünleşmekten geçiyordu. Ruh bu mutluluğa hazırlanabilmek için düşüncelerini ve davranışlarını kontrol altına almalıydı. Ancak nefislerin temizlenmesi, erdemli davranışların bir alışkanlık haline getirilmesiyle insan madde âleminden sıyrılıp ilâhî âleme yükselebilir, “Mutlak İyi ve Güzel”in ne olduğunu anlayabilirdi. Her ne kadar gerçek mutluluk “âhiret saadeti” olarak, en yüksek derecede ölümden sonra elde edilebilecekse de, dünyada mutluluğun da bir yolu vardı: Varlığın yaradılış hikmetini kavrayarak Yüce Yaradan’a yükselmek, ilâhi âlemi tefekkür etmek ve mutluluğun elde edilmesi için yaratıcının bize lûtfettiği imkanlar ve vesileler olan ibadetleri yerine getirmek…

Hazları “Maddî ve süflî” ve “Mânevî ve ulvî” olmak üzere ikiye ayırdı Avicenna. Mutluluğu maddede arayan hedonist anlayışı, beş duyuya bağlı olması dolayısıyla “geçici ve sonlu” bularak reddetti. Ona göre duyu organları doyum noktasına ulaşınca zevk almaz olur hatta zevk aldığı şeylerden nefret bile edebilirdi. Değişken yapısıyla sonsuz mutluluğu bina edemezdi maddi hazlar. Halbuki insan namazdayken mutluluğun zirvesindeydi. Bütün tatlardan daha yüce bir tat vardı bu zirvede. “Eksik İnsan” olarak kalmayı tercih edenler bu lezzeti duyamayacaklar, ne yazık ki bu lezzetin zıddı olan acı ve elemle tanışacaklardı. İşte İbn Sîna’ya göre mutsuzluk buydu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir