NE ÇIKAR ATEŞBÖCEĞİ SANSALAR BİZİ

İnsan küçümsedikçe nasıl da küçülüyor! Küstah bir hırsız gibi yerin ve göğün kapılarında nasıl da döndürmeye çalışıyor anahtarını! Boynundaki fotoğraf makinesi değil, ağır bir taş.
Çektikçe çekiliyor dibe, parlatarak kibrin flaşını. Ah Batılılar! Yoksul Hintlileri resmederken başlarındaki güneşten tacı çizmiyorsunuz! Yanılmaz aklınıza yaslanıp yargılar doğuruyorsunuz küvezlerde yaşatılan. Bir çiğ damlasına merceklerinizin merdiveniyle çıkmaya çalışıyorsunuz nefes nefese; göze görünen ve görünmeyen her şeyin aynı bütünün parçaları olduğundan habersiz! Halbuki çiğ damlası bakın ne fısıldıyor göle: “Sen nilüfer yaprağının altındaki büyük çiğ damlasısın, ben de üstündeki küçük çiğ damlası!”
“Kudretli çöl, başını sallayan, gülen ve uçuşan bir ot yaprağının aşkı ile yanıyor.” Aşk evet, bilmezsiniz onu siz, ihtirası tanırsınız, aşkın soysuzlaşmış şeklini. Bu yüzden hep küçümseyerek bakarsınız zayıflara, rüyalarda kalır insanlığın saadeti.

Biliyor musunuz hakikatle irtibatınızı kestiğinizden bu yana ateşle oynuyorsunuz. Dünya atlaslarını değiştirirken kanatlarınız yanıyor ve “İnsan”a bir türlü yaklaşamıyorsunuz! Yine de kara kışı birbirimize sokularak atlatacağımızdan endişeniz olmasın! “Hem hepimiz bir yıldızız, ne çıkar ateşböceği sansanız bizi!”

Rabindranth Tagore, bir Bengal kaplanını imbikten geçirip dolmakalemine çektiği zaman on dokuz yaşındaydı. İki yıldır yaşadığı Londra’nın sisi içinde öyle berrak bir alan bulmuştu ki hukuk eğitimini yarıda bıraktı: Edebiyat. Shelly, Wordsworth ve Browning… Üç usta elinden tutup şiire çektiler onu. Tagore, şiirin kudretiyle sarsılıp sarsmaya başladığında Londra’da duramadı. Hindistan’ın güneşine koşup yanmaya ve yakmaya başladı.

Şiirler, makaleler, eleştiriler… 22 yaşında evlendi ve aşkla sevdi eşini. Ona göre kendi evinin de dünyanın da kurtuluşu aşktaydı. “Aşkta yüksek bir zevk buluruz, çünkü o yüksek bir hakikattir. Vahdet sonsuzdur, vahdet aşktır,” diyordu. Bahçıvan’ı işte bu aşkla yazdı. Aşk kâh söyletti onu kâh susturdu. Ateşin bu tuhaf halini “Senin dilin taşa hapsedilmiştir, ey hareketsiz güzellik!” mısrasıyla çerçeveledi. “Senin isteklerin başkalarınınkinden daha çoktur. Onun için de susuyorsun!” diye sitem etti aşka. “Öyleyse beni sessizliğinin ortasına götür ki, kalbim şarkılarla dolsun!” diye inledi. Ah ne kadar gecikmişti! Ne kadar! Sesi dağlara çarpıp geri geliyordu: “Pazar dağıldığı halde akşamın bu vaktinde, sepetinle nereye koşuyorsun böyle!”

Tagore nereye koşuyordu? Ganj ırmağına. Ne görüyordu? Bulutları, dalgaları, çampa çiçeklerini, yaseminleri, bambu dallarını… Başka? Küçük rüzgarlarıyla, hışırdayan büyükleri. “Sonsuz dünyaların deniz kenarında toplanıp oynayan çocuklar”ı… Bakın onlardan birine nasıl sesleniyor: “Çocuk! Toz toprak içinde ne gamsız oturuyorsun! Bütün gün elindeki kırık değnekle oynuyorsun. Ben senin bu haline bakıp gülümsüyorum. Doğrusu kendi hesaplarımla meşgulüm, her an bir sürü rakamları toplayıp duruyorum.

Belki sen de bana bakıp şöyle düşünüyorsun: “Niçin bu saçma oyunla gününüzü öldürüyorsunuz!” Tagore çocuğun diliyle kendini hesaba çekse de, gününü öldürmemeye, bir Hintli gibi yazıp, bir Hintli gibi düşünmeye çalıştı. Kalküta yakınlarında Santiniketan (Huzur Barınağı) adını verdiği, tabiat içerisinde ilâhilerle ders yapılan bir okul kurdu. Hindistan’ı, emperyalizmi ve aşkı öğretti. Fakat çok geçmeden kayıp ve kazanç hanesindeki ani değişikliklerle savruldu ruhu. Önce ilhamıyla “Bahçıvan”ı yazdığı eşini, ardından ilhamlarıyla “Büyüyen Ay”ı yazdığı çocuklarını kaybetti. O acıyla Meyve Zamanı’nı ve Gitanjali’yi yazdı. “Dünya ruhumu acılar ile öptü ve karşılık olarak benden şarkı istedi” diyordu.

Dünya bu şarkıya 1913’te Nobel ödülü verdi. 1915’te bir ödül de İngiltere’den geldi: “Sir” unvanı. Tagore, edebiyat ödülünü son kuruşuna kadar okulu için harcadı. “Sir” unvanını ise 1919’da geri verdi, Genel Vali Lord Chelmsford’a bir mektup yazarak. Sebep Amritsar Katliamı’ydı.

400 Hintlinin öldürüldüğü, 2000 Hintlinin yaralandığı katliam… Şimdi Gandhi’nin yanında durmanın zamanıydı. Yurtseverlerin toplantılarında şöyle seslenmenin zamanı kalabalığa: “Bu toplantıda yalnız tatlı duygular yok, alev alev yanan bir ateşin kızgınlığı var! İngiliz halkı bizim acı feryatlarımızı ister dinlesin, ister dinlemesin, vatanımız bizim ezeli vatanımız, atalarımızın, babalarımızın ve çocuklarımızın vatanı, bize yaşama gücü ve iyilik veren vatanımızdır.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir