NE KOMİNİS Bİ ÜLKEYMİŞİZ YAW…

Öncelikle, başlıktaki “kominis” ibaresini hemen düzelterek, doğrusunun “KOMÜNİST” olduğunu bir kez daha hatırlatarak başlayayım. Nedense, Türkiye’deki sağcı “çocukluk hastalıkları”nın başında, bu komünist kelimesini kasden “kominist” ve tümden halk ağzıyla, “kominis” diye zahmet etmeden söyleyivermek gelmektedir. Ne olur şu kelimenin aslını düzgün söyleyince, bilinmez! Maazallah onlara mı benzer insan acaba? Nasıl bir mahlûk gibi görünür, tu tu tu…

Şurası kesin ki, “kominist” diyenler sağcı, “komünist” diyenler solcu olmaktadır bu garabet üstü ülkede. Tıpkı “Pekaka” diyenlerin Türk milliyetçisi, “Pekeke” diyenlerin Kürtçü sayılması veya “Sivas” diyenlerin Sünni, “Sıvas” diyenlerin otomatik olarak Alevi kabul edilmesi gibi bir başka tuhaf, Üçüncü Dünya takıntısıdır bu ayırımcılık da…

Yeniden başlığa dönecek olursak, başlıktaki “kominis” ve “yaw” kelimelerinin, kasıtlı olarak böyle kullanıldığını vurgulamam gerekir. Zira, benim gerçek tercihim bu kelimeleri böyle kullanmamaktan yanadır. Çünkü, bu güzelim ülkenin, Batı’nın bizi ittiği Üçüncü Dünya çukurunda boğulmasını istememekteyim. Bu yüzden bu tür takıntılarla belirlenmiş bir toplumsal hayata da şiddetle karşıyım.

Şimdi, başlıktaki ikinci kelime üzerinde biraz duralım: “Yaw”… Neden “yahu” değil de, böyle kullanıldı. Bunu da, haberin kaynağını teşkil eden kişiyi vurguladığımda sanırım herkes anlayacaktır. Evet, ABD bayraklı tişört ve şapka giymekten gocunmayan Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’dan başka kime yakışır “dabılyu”lu yaw (!)

18 Temmuz 2007 Çarşamba günkü Hürriyet Gazetesi’ndeki habere göre, aynen şöyle demiş Unakıtan: “Özelleştirmede satıyorsun, satıyorsun bitmiyor. Bu kadar komünist bir ülkeymişiz. Komünizmin ağdalısıymışız. Ulaştırma, çimento, kâğıt, şeker, her şey devlete ait. Bir berber dükkânları kalmış özel teşebbüsün elinde. Özelleştirmelere devam edeceğiz.”

Peh peh peh…

Bu lafları, bulunduğu seçim çevresinde, oy alacağını düşündüğü, sağ eğilimli muhafazakâr ve köken olarak da, özellikle oraya yerleşmiş, Sovyet komünizmi deneyiminden nefret eden bir kitleden oy almak için söylediğine kuşku yok. Kendisi de sözümona aynı kökenden geliyor.

Ancak bunlar öylesine gereksiz yere abartılmış laflar ki, insana “ne oluyoruz” dedirtiyor ve artık hem bu özelleştirme konusunda, hem de bu klasik muhafazakâr sağ hükümet söylemleri üzerinde durup şöyle enine boyuna iyice bir düşünmemiz gerekiyor.

Öncelikle, Unakıtan’ın bugüne kadarki üslûbundan zaten oldum olası hiç hoşlanmadığımı itiraf etmeliyim. Örneğin, daha iktidara ilk gelişlerinin ertesinde giriştikleri bütçe çalışmalarının TBMM’deki görüşmelerinde, takındığı gayri insanî ve gayri mantıkî tavrı, daha Nisan 2003 tarihli Beşinci Hafta dergisindeki köşemde kıyasıya eleştirmiştim:

Balerin operasyonu

Maliye Bakanı, kürsüde “61 yaşında balerinler var” diyordu, alay ederek: “Bankamatik”ler…

Mesele, 61 yaşında balerin kadrosunda gözüküp işe gitmeden maaş alanlardı. Meclis’deki muhalefet sıralarından ise bu üsluba protestolar yükseliyordu.

Ne sebeple çıktığı önemli olmayan bu tartışmalı diyalogdaki “insanî ayıp” gözden kaçmamakla birlikte, laf arasında küçücük bir noktaymış gibi gözüken “kültür” politikaları ve meselesine, devlet ve hükümet katında nasıl bakıldığını da gösteriyor.

Elbette “Niye 61 yaşında balerin olmasın” itirazı haklılık taşıyor. Yani, insan 61 yaşında olup da, fizikî melekeleri yerinde olduktan sonra neden bu sanatı icra etmesin ki… Ayrıca illâ fiilen bale mi yapması gerekiyor? Eğitici kadrosunda bulunamaz mı…

Neresinden bakarsanız bakın, bu sözlerin ardında, mantıksız ve peşin bir düşmanlığın yattığı, maalesef bunun da devlet katından yansıtıldığı herkesin gözüne sokulmuş oldu. “Nasıl olsa balerinler azınlıkta” rahatlığı ile sarf edilen sözler, gerçekte devletin hükmî şahsiyetini koruma uğruna, insanî bir drama yol açıyor. Bunun, aslında vatandaşın hemen her gün karşılaştığı muameleden bir farkı yok: Devletin “tasarruf yapması” uğruna, “SSK’dan haksız yararlanma” gerekçesiyle, maalesef insanlar özellikle hastanelerde aşağılayıcı davranışlara maruz kalıyor.” (Beşinci Hafta, Sayı:2, Nisan 2003)

Bay Unakıtan, sözümona devletin yükünü hafifletecek. Oysa davranışları, fikirleri ile devlete daha fazla yük getirecek sonuçlara imza atıyor.

Zaten, Boğaz’daki kaçak villası ortaya çıktığında takındığı pişkin tavır, samimiyetinin de göstergesi. Böyle bir insan, ülkenin Maliye Bakanı olacak, kaçak yollarla, ruhsat almadan ve dolayısıyla vergi de ödemeden, villa yaptıracak, sonradan, Başbakan’ının koruması altında, istifa etmeyi aklından bile geçirmeyecek, villayı yıktırmak zorunda kalmasına ise bir de üstüne, hayıflanacak. Böyle bir olay nerede yaşanabilir? Ancak ve ancak Üçüncü Dünya ülkelerinde, özellikle de, devlet yöneticilerinin karıştığı yolsuzlukların başını alıp gittiği, komünist rejimlerde (!)..

Bay Unakıtan’lar, akılları sıra bir komünist rejim modelliyor ama o komünist rejimlerde, demokratik mekanizma olmadığı için, yöneticilerin, yolsuzluklarının hesabını kamuoyuna vermek zahmetine katlanmadıkları, yıllarca oturdukları koltuklarından, bu sebeple istifa ettirilemediklerini söylemeyi unutuyor. Zaten basın da oralarda (neresiyse artık, “oralar”) böyle olayları yazamaz, yasaktır. “Türkiye komünist rejimi”nde ise basın yazar, Bay Unakıtan’lar istifini bile bozmaz. Çünkü Türkiye, komünisttir, vesselâm…

Hani bir ara Maliye Bakanlığı “Vergi Yüzsüzleri Listesi” yayınlıyordu ya, tam ona lâyık bir şahsiyet bu…

Şimdi gelelim, “Ne komünist bir ülkeymişiz” palavrasının rakamsal analizine… Hakikaten de komünist bir ülkeyiz ama bu, Bay Unakıtan’lar sayesinde oluyor. Nasıl mı? Türkiye, dünyada vatandaşına en yüksek vergi yükü bindiren ülkelerin başında geliyor da ondan. Bunu, Mısır’daki Sağır Sultan bile biliyor ama rakamsal değerlere bakıldığında, gerçekler, çok daha çarpıcı. Örneğin, Türkiye’nin, OECD ülkeleri arasında, 1985-2002 dönemleri arasında, yüzde 17.3 ile vergi yükünü en fazla arttıran ülke olarak, rekor kırmış olduğunu biliyor musunuz? (Bakınız: VERGİ YÜKÜ ARTIŞINDA REKOR TÜRKİYE`DE, http://www.turizmgazetesi.com/articles/article.aspx?id=1536)

E, bu rakamlar AKP öncesine ait diyenler için, günümüze kadar vergi yükünde bir azalış olmadığını, tersine Unakıtan döneminde yükseliş olduğunu anlatan şu iki küçük örneği vermem yeterlidir sanırım:

1- Boğaz köprülerinden hâlâ Deli Dumrul gibi geçiş ücreti, yani dolaylı vergi alan “Komünist Türkiye”, bu uygulamasını Unakıtan döneminde de değiştirmediği gibi, OGS ve KGS ile yeni ücret, daha doğrusu dolaylı vergi çeşitleri icat etmeye devam etti.

2- Kitap ve dergi gibi basılı medya üretiminin ana maddesi kâğıttan alınan vergi, yüzde 23 şeklinde, çok yüksek bir oranda, ısrarla korunuyor. Pek çok üründe, makyaj malzemelerinde bile bu oran çok daha düşük iken, özellikle kitap gibi kültürel ürünlerin ana maddesinde oranın bu kadar yüksek tutulması, “kültür düşmanlığı”ndan başka bir gerekçe ile açıklanabilir mi? Bay Unakıtan’ın bahsettiği komünist ülkelerde bile yoktur böyle bir vergi. Kitap ve bütün kültürel ürünler, ücretsiz olarak halka dağıtılır. Hani, insanın “Keşke gerçekten komünist bir ülke olsak da, kitaplar ve bütün kültürel ürünleri bedava alsak, böylece harıl harıl kültürel ürünler üretilse de, bu kadar cahil, geri kalmış bir yer olmasak” diyesi geliyor…

Bay Unakıtan ve mensup olduğu AB yolunun yolcuları, titreyip kendine gelmeli ve AB ülkeleri ile Türkiye arasındaki vergi politikaları farkını iyice bir ezberlemelidirler. Buyurun: TÜRKİYE’DE, AB ÜLKELERİNDE VE BAZI YABANCI ÜLKELERDE VERGİ ORANLARI, ayrıca, SEKTÖRLER İTİBARİYLE KIYASLAMALI VERGİ ORANLARI VE VERGİ YÜKÜ (TİSK web sitesi, http://www.tisk.org.tr/yayinlar.asp?sbj=ana&ana_id=81)

Bay Unakıtan, bu rapordaki şu satırları okuyunca, “yüzü” ne şekle girer acaba?:

“Avrupa Birliği’ne geçiş sürecinde, AB ülkelerindeki akaryakıt fiyatları ve akaryakıttan alınan vergiler ile Türkiye’yi kıyasladığımızda; Türkiye’deki akaryakıt fiyatı ve vergileri, AB ülkelerinin tamamını geride bırakıyor. En yüksek fiyat ve vergi Türkiye’de!..

Ardından, Dünyadaki ülkelerle kıyaslama yapıyoruz. Değişen bir şey yok; Dünya’da en pahalı akaryakıt ve akaryakıt vergisi, yine Türkiye’de!..

REKOR VERGİ

Türkiye’de akaryakıt fiyatlarının, rekor düzeyde olması, akaryakıt fiyatı içindeki vergilerin, diğer ülkelere kıyasla önemli ölçüde yüksek olmasından kaynaklanıyor. Türkiye’de rafineri fiyatı üzerinden yapılan hesaplamaya göre, akaryakıt için ödenen her 100 YTL’nin, yaklaşık 65 YTL’sini devlet ÖTV ve KDV olarak alıyor.”

Evet, çok komünist bir ülkeyiz, Bay Unakıtan’ların yönettiği, vergi yüzsüzlüklerinin ayyuka çıktığı, bu kadar ağır vergi yüküne kimsenin gıkını çıkaramadığı bir ülke, elbette “komünist”tir.

DEVLETÇİLİK İLE KOMÜNİZM AYNI ŞEY Mİ?

Elbette hayır. Zaten komünizm, özünde kesinkes devletçiliği reddeder. Bunu aşağıda açıklayacağım. Öncelikle, şunu bilmek gerekir ki, en kapitalist, en liberal ekonomilerde bile bulunan, olmazsa olmaz ve “âcil durumlarda camı kırınız” misâli gerektiğinde başvurulacak en etkili yöntemlerden biridir devletçilik. Devletçiliği, komünizmden ziyade, faşizm ile özdeşleştirenler vardır. Hitler’in Nazi Almanyası, Mussolini’nin Faşist İtalyası, en az dönemlerindeki Stalin’in Sovyetler Birliği kadar ve hatta ondan çok daha fazla devletçi idiler. Unrakıtan’ın bir ekonomi tarihi cahili olduğunu kanıtlayan en çarpıcı bilgi ise aynı dönemde (1930’lar ve 1940’lar) ABD ve İngiltere’nin de devletçi ekonomi politikalarına sarılmış bulunmaları.

1929 Büyük Ekonomik Krizi’nin, vahşi kapitalizm uygulamalarının çıkmaz sokağına saplanması sonucu, çeşitli sosyal politikaları da içeren devletçi uygulamalar, özellikle ABD’de uygulamaya konmuştu. 1930’ların başında, bütün Orta-Batı ABD’de yaygın bir yoksulluk ve suç dalgası ile birlikte kendisini gösteren ekonomik kriz, İngiliz iktisatçı John Maynard Keynes’in geliştirdiği, devletçiliği esas alan yeni ekonomik yapılanma ile çözülebildi. 1930’ların sonuna doğru, Franklin D. Roosevelt’in Keynes’in politikalarını etkili şekilde uygulaması ile ekonomik kriz büyük ölçüde söndürülmüştü. 1941’de ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na girişi ile başta silah olmak üzere sanayide girişilen, ucuz emek bazlı büyük ve hızlı üretim, ekonomiyi hızla büyütmüş ve devâsâ bir gelişim yaşanmıştı. ABD, İkinci Dünya Savaşı’nın sadece askerî bakımdan gelişmiş ve üstün galiplerinden biri değil, aynı zamanda ekonomik bakımdan da güçlü ülkelerinden biriydi. Savaşta mahvolan, sadece yenilen Mihver ülkeleri (Almanya, İtalya, Japonya) değildi. ABD dışındaki önde gelen Müttefik ülkeler de, mahvolmuşlardı. İngiltere ve Fransa’nın şehirleri, bombardımanlarda harap olmuş, sanayi çökmüş, tesislerin çoğu kullanılamaz hale gelmiş ve daha kötüsü, bütün bir işçi sınıfı, savaşta hemen hemen yok olmuştu. Sovyetler Birliği’nin yarısı da aynen bu haldeydi. Bir tek ABD, savaştan şehirleri ve sanayii harap olmadan çıkabilmişti. İnsan gücü açısından büyük kaybı vardı ama diğer bakımlardan öteki müttefiklerden üstündü ve bu avantajını dünyanın yeni düzeninden nimetlenmek için rahatlıkla kullanabildi.

Savaş sonrası Eisenhower dönemi de, ABD’de “Amerikan Rüyası” için altyapı sağlamaya yönelik daha pek çok devletçi uygulama ile doludur.

Buna karşılık Komünist Parti ile yönetilen sosyalist ekonomilerdeki uygulamalar da elbette devletçidir. Hem de en koyusundan. Fakat sosyalizm deneyiminin daha en başında, sosyalist ekonomi içinde kapitalizme yeniden yer verme uygulaması yapıldığını duysanız inanmazsınız değil mi? Evet, hem de Sovyet Devrimi’nin Lideri Lenin tarafından, bizzat kapitalizme ve ticaret burjuvazisine izin veren NEP’e (Yeni Ekonomi Politikası) ne demeli?

KOMÜNİZMDE BIRAKIN DEVLETÇİLİĞİ, “DEVLET” VAR MIDIR?

Komünist ideoloji, gerçekte, teorik olarak, “devletsiz ve sınıfsız” bir toplum kurma hedefindedir. Oysa pratikte bunun tam tersi gerçekleşmiş ve sosyalist devlet aygıtı bütün ağırlığı ile kurulmuştur. Bunu, sözümona komünist parti eliyle yaptıkları için, uygulamanın komünizm olduğu zannedilmiştir. Gerçek komünizmde ise devletler ve toplumsal sınıflar olmayacağı gibi, kapitalizm de olmayacaktır. Dolayısıyla, devlet aygıtının işletilmesi ve uygulanması da söz konusu değildir. Dileyen, bu konuda ansiklopedilere ve Wikipedia’ya bakabilir.

KOMÜNİZM VE “KOMÜN”LERİN İKTİDARI

Komün, irili-ufaklı yerel topluluklar anlamına gelmektedir. Burada, çeşitli toplumların bir araya gelerek oluşturdukları büyük bir mekanizma, yani devlet söz konusu değildir. Komünler, biri diğerini egemenliği altına almadan ve zarar vermeden, barış içinde yaşarlar, ticaret yaparlar. Bu durumda, sınırlara ve dolayısıyla devletlere de ihtiyaç kalmaz. Elbette bu, gerçekleşmiş bir şey değildir. Bir ütopyadır. İnsanlığın yakın geleceğinde de gerçekleşecek gibi görünmemektedir. Geçmişte, “ilkel” şekliyle gerçekleştiği ileri sürülmektedir. Bu durum, tarih-öncesinde yaşanmıştır. Komünizmin ideologları Marx ve Engels, bazı sosyolojik incelemelere dayanarak, tarih-öncesinde yaşanmış bu komünal hayata “ilkel komünal toplum” adını vermişler ve gelecekteki komünizm idealini buna dayandırmışlardır. Çünkü bu ilkel toplumda, kapitalizm, özel mülkiyet, devlet ve en önemlisi, bildiğimiz anlamda “aile” yoktur. Gelecekteki ütopik komünizm modelinde de benzer ama daha modern bir sonuç öngörülmektedir. Bu, aynı ideologların sunduğu, “toplumların gelişme yasaları” ile açık bir çelişki meydana getirmektedir.

Tarihteki en önemli komün denemelerinin başında, 1871 Paris Komünü gelmektedir ki, Marx ve Engels, bu oluşuma aktif biçimde katılmışlardır. Bundan başka, dünya üzerinde irili-ufaklı pek çok komün denemeleri olmuştur. 12 Eylül 1980’in hemen öncesinde Fatsa’da yaşanan olaylar da, “Fatsa Komünü” şeklinde değerlendirilmektedir. İncelendiğinde, Fatsa’daki deneyimin, Türkiye’de yaşanmış, komüne en yakın uygulama olduğu, rahatlıkla söylenebilir.

1917 Sovyet Devrimi’nin başlangıcında da, devrimin kargaşa günlerinde kurulan “Sovyet”lerin Türkçe karşılığı “Şûra” anlamına gelmektedir. Dolayısıyla bunların da sınıfsal tabanlı komünler olduğu söylenebilir. İşçi Sovyeti (Şûrası), Köylü Sovyeti (Şûrası) gibi…

PEKİ, ANLADIK DA, ÖZELLEŞTİRME OLMASIN MI ŞİMDİ?

Bir kere her ekonomik uygulamanın zamanı ve yeri var. İç ve dış ekonomik şartlar, sabit olarak yerinde kalmıyor ki… Özal dönemine takılıp da, hâlâ “Satarım, sattırmam” tartışması gütmek, Unakıtan’ın sevmediği en koyu komünistten, daha beter komünistlik değil de nedir? Sosyal politikaları düşünmeden, önüne gelen kurumu, sırf bunlar birer devlet iktisadî işletmesi diye haraç-mezat satıvermek, doğru bir tavır değildir. Kaldı ki, Bay Unakıtan’ın abarttığı gibi, “Özel teşebbüsün elinde bir tek berber dükkânları kaldığını” öne sürmek, kargaları güldürecek kadar komiktir.

Türkiye, henüz kendi burjuvazisini oluşturamamıştır. 1908 Meşrûtiyeti’nden beri süren çabalar, sonuç vermemiştir. Vermesi de hâlâ çok zordur. Çünkü Türkiye, Batılı ülkelerin geçtiği sosyal evrimlerin hiç birinden geçmemiştir, geçmesine de ihtiyacı yoktur. Türkiye, Karl Marx’ın tamamlayamadığı son eseri “Grundrisse”de incelediği “Asya Tipi Üretim Tarzı” ekonomik yapısına sahip bir ülke olma şartlarına önemli ölçüde uymaktadır. Sadece Türkiye’nin Güneydoğusu’nda yaşanan ağalık düzeni Avrupa tipi feodalizme uygun düşmekte, Türkiye’nin güney ve güneydoğu kesimlerinde halen devam eden göçebelik ise feodalizm öncesi dönemlerle benzerlik göstermektedir.

Halen ortak bir gelişme seviyesine erişememiş böylesine bir toplumda bunu yabancı ithal modellerle montajlamak ve Batılı gelişme çizgisine zorlamak yerine, kendi dinamikleriyle gelişmesinin yolunu açmak gerekmektedir.

21-24-26 Temmuz 2007

iks Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir