Neden Böyleyiz?

Sık sık şikayet ederiz. İnsanlarımızın dogmatik düşündüğünden yakınırız . İdeolojik kamplaşmalarla ülkemizi geri bıraktığımız yetmiyormuş gibi,

huzur ve mutluluğumuzu da kendi ellerimizle dinamitliyoruz. Meselelerimizi bilgiyle ve akılla çözmek yerine, çoğu zaman kaba kuvvete yönelme eğilimindeyiz çünkü. Bizden farklı düşünenleri dinlemek, bu fikirlerden istifade etmek varken, onları yoketmeyi daha doğru buluruz. Peki neden böyleyiz?

Bu konuda çok şey yazılıp söylenmiştir elbette. Ama bugüne kadar üzerinde pek durulmayan bir konu var: Eğitim sistemimiz, bir başka ifadeyle John Dewey faktörü. Peki kimdir Dewey? Onu daha iyi tanımak için, aşağıdaki pasajı dikkatlerinize sunuyorum:

“….Burada, onun insan anlayışının kötü yüzü, Mao yönetimi altında gerçekte şeytani bir uygulamaya dönüştürüldü. Russell’ın talep ettiği üzere ailenin parçalanması (çocukların da Klasik öğretileri – Batılı veya Çinli – izleme suçunu işledikleri için ebeveynlerini kınamaya zorlanması); Dewey’ın “yaparak öğrenme” talimatına uyarak okulların kapatılıp öğrencilerin “köylülerden öğrenmek” üzere kırlara gönderilmesi suretiyle Malthusçu doğum kontrol politikaları izlenmesi; “anti-otoriteryen” bir gazaba sürüklenmiş gerçekten milyonlarca gencin kitleler halinde ülkeyi dolaşıp kitapları ve sanat eserlerini yoketmesi, diledikleri kişilere işkence etmesi yahut öldürmesi.”

Dewey’in çifte işlevi vardı: bir gazeteci olarak ve Çin’in yağmalanmasını yürüten bankacılık kuruluşlarının (özellikle de House of Morgan’daki dostlarının) politikalarının reklamcısı olarak.

Kritik 1919-1921 döneminde Çin’de olan Russell ve Dewey, ikisi birlikte, 4 Mayıs Hareketi’ni Dr. Sun Yat-Sen’in cumhuriyetçi ilkelerinden saptırma çabalarına öncülük ettiler. Her ikisinin de yazıları zaten 1910’larda tercüme edilmiş, Çin’e yayılmıştı bile. Onların Pekin ve Şanghay’daki derslerinden, komünist bir hareketin çekirdek lider kadrosu ortaya çıktı.

Sun Yat-Sen, hem Çin-Konfüçiyen hem de Batı – Hristiyan kültürünün en iyi hümanist geleneklerine dayanmış, bir yandan da Batı Aristoculuğu ve onun Çin’deki muadili Legalizm ve Taoizmin oligarşik geleneklerini reddetmişti. Russell ve Dewey ise tam da bunun tersini yaptı. Konfüçyanizm ve Hıristiyanlık, Çin’deki geri kalmışlığın sebebi olarak gösterildi. “

YARIN GAZETESİ 1. SAYI (Mayıs 2002)

Yukarıdaki bilginin Türkiye ile ne alakası var, diye düşünebilirsiniz. Ancak sözkonusu kişinin 1922 ve 1927 yıllarında ülkemize geldiğini ve milli eğitim politikamızın oluşmasında önemli roller aldığını söylersek, konu daha iyi anlaşılır. Biraz daha yakından tanımak gerekirse; John Dewey 1859 yılnda A.B.D. de doğdu.. Vermont Üniversitesinde felsefe okurken meşhur İngiliz evrimci T.H. Huxley’in fikirleri ile haşir-neşir oldu. 1879 yılnda mezun oldu ve çeşitli Amerikan üniversitelerinde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Bu süre içinde Hegel’in fikirlerinden çok etkilendi. 1952 yılında öldü.

Dewey, pragmatist eğitim sisteminin öncüleri arasında yeraldı. Epistemoloji olarak bilinen Bilgi Teorisi üzerinde çalışmalar yaptı. Darwin’in türlerin evrimi düşüncesini eğitime uyguladı. Böylece rölativizmi ve pozitivizmi ön plana çıkardı. Rölativizm mutlak gerçeği inkar eder. Tanrı mutlaktır. Tanrı kelimesi mutlaklığı öğrettiği ve evrimi kabul etmediği için dini reddeder. John Dewey, bu konuda Karl Marx ve Stalin ile aynı parelelde hareket etti. Tek bir ahlak sistemi yerine, göreceli değerler. “Bana göre” ile başlayan değer yargıları. Farklı namus telakkileri vb. ..

Dewey, Hümanist Manifesto’yu izleyenlerin başında geliyordu. Hümanizme göre insanlar kendilerinin tanrıları olacaklardı. Amerika’da aydınlar, Dewey’in okullardaki etkisinden rahatsız oldu ve bu sistemin değişmesi için büyük mücadeler başlattı Geçmişte yaşadığımız sağ-sol kamplaşmalar, anarşizm ve okullarımızda görülen Satanizm gibi sapık cereyanlar tesadüfen ortaya çıkmış değiller.Bunların hepsi Dewey’in fikirlerinden beslenip ortaya çıkmışlardır.

Engels der ki: “İnsanları kökünden koparırsanız, kolayca istediğiniz noktaya getirebilirsiniz.” Dini inançların unutulduğu ve çocukların, sadece ekonomik sistemin çarkı olmak üzere yetiştirildiği bir eğitim sisteminden başka ne bekleyebilirsiniz?

Tanrı inancı, aile ve ülke sevgisi yerine, yeni dünya düzeninin elemanları olmak daha önemli. 1920’lu yılların sonlarında Dewey bu yeni teorilerini Pekin Üniversitesinde ve Türkiye’de öğretti, doktrinlerini ustaca eğitim sistemine enjekte etti. Bundan sonra, Karl Marx’ın felsefesinin Amerikan versiyonu olan Hümanist Manifesto’yu yazdı. Dewey’e göre, Rusya ve Çin gibi sosyalist ve kollektif toplumlar bireycilikten daha önemliydi. Bu fikirler yayıldıkça insanların Karl Marx’ın sosyalist fikirlerini benmimsemesi kolaylaşıyordu.

Nitekim Dewey’in etkisiyle, Harvard üniversitesinde bir profesör şöyle diyordu: Öğrenciler anaokuluna hasta olarak geliyorlar. Ailelerinden onlara bulaşan sevgi, aile değerleri, milli duygular ve seçilmişlere bağlılık gibi hastalıklar…. Öğrencilerin farklı bir eğitime tabi tutması ve böylece aileden gelen bu hastalıktan kurtulmaları ve yeni ekonomik düzenin parçası haline gelmesi gerekiyor.

Dewey’e göre insan, alet yapan hayvandır. Aletçilik (Instrumentalism) teorisine göre düşünceler ve kelimeler, insanların olayları anlamada kullandıkları aletlerdir. İşte bal gibi ideoloji ve fanatizm. Böylece ideolojilerin esiri haline gelen insanların sağlıklı düşünmesi, farklı görüşlere tahammül etmesi ve ahlaklı olması nasıl beklenebilir?

Kemal Çiftçi e-mail: [email protected]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir