NEDÎM-İ BENİ ÂDEM EVLİYÂ-İ Bİ RİYÂ

114 yıl yaşamış bir Saray Kuyumcubaşısı’nın ne altından hikâyeleri vardır. Kanunî’nin seferlerinden bilezikler, II. Selim’in fetihlerinden gerdanlıklar, I. Ahmed’in gazalarından küpeler yapmak her kula müyesser değildir.
Meyveyi dalında görmek gerek. Bakın, Kuyumcubaşı Derviş Mehmed Zıllî’nin mahdûmu Evliya Çelebi, hazine sandıklarının yanında nasıl gözleri kamaşarak büyüyor! Güğümcübaşı Mehmed Efendi’den hat, Derviş Ömer Gülşenî’den musikî, Keçi Mehmed Efendi’den Arapça gramer, Evliya Mehmed Efendi’den tecvid dersleri alıyorsa da aklı hazinelerdedir. Altında, gümüşte, yakutta değil, şiirde, kıssada, söz hünerinde. Babasının teberrüken ismini verdiği hocası Evliya Mehmed, onu yedi kıraat, on rivayet Kurân’ı okuyabilen Kurrâ’dan görmek isterdi belki de. Fakat yedi düvel makamında dolaşıp, bin bir rivayetle söyleşmeyi nasip etti Yaradan ona. 19 yaşında yaşadığı şehri keşfetmekle başlayan yolculuğu, 29 yaşında ilk defa onu İstanbul dışına attı: Bursa’ya. Bir ay sonra eve döndüğünde, “Gel bakalım Bursa seyyahı!”diye karşıladı Kuyumcubaşı oğlunu. Şaşırdı Evliya, habersiz gitmişti çünkü. Derviş Mehmed bu, dualar edip rüyaya yatmıştı da mahdûmunun Bursa’da olduğu âyan olmuştu ona. “Ol gece vakıamda(düşümde) seni gördüm ki, Bursa’da Emir Sultan hazretlerini ziyaret edip ruhaniyetinden istimdad ile seyahat rica edip bükâ ederdin(ağlardın) Ve ol gece bana nice evliyaullahlar rica edip senin seyahate gitmen için izin talep ettiler. Ben dahi ol gece cümlenin rızasıyla sana destur(izin) verip Fâtiha tilavet ettiler. Gel imdi şimden geri sana seyahat göründü. Allah mübarek eyleye…” diyerek şaşkınlığına şaşkınlıklar katmıştı oğlunun. Arkasından sular dökerek değil, öğütlerle uğurlamıştı: “Besmelesiz taam yeme!”, “Kötüye yoldaş olma!”, “İki kişi söyleşirken dinleme!”, “Sır arkadaşı ol!”, “İnatçılıktan sakın!”, “Haramdan kaç!”, “Evden eve söz taşıma!”, “İhtiyarlara hürmet et!”, “Evkat-ı hamseye (beş vakit namaza) müdavemet edip, salâh-i hal ile mukayyet olup ilmle meşgul ol…”

Kuyumcubaşı Derviş Mehmed Zıllî, evliyaullahı rüyasında görür de oğlu Evliya Çelebî, başta Kâinatın Efendisi, cümle yüce ervahı rüyasında görmez mi! 19 Ağustos 1630’da görülür o muhteşem rüya. İstanbul’da Ahi Çelebi Camii’ndedir, herkes orada: Peygamberler, sahabîler, sıddîklar, velîler ve on iki imam… “Kutlu ellerine haddim olmayarak dudak urup, görkeminden ‘Şefaat ya Resulallah!’ diyecek yerde hemen ‘Seyahat ya Resulallah!’ demişim.” sözleriyle anlatır Çelebi o müthiş ânı. Hz. Peygamber’in gülümseyerek, şefaati, seyahati ve ziyareti müjdelediğinden bahseder sevinçle. Bu duayı cemaat fatihayla mühürler de, Çelebi heyecanla karşılık verir öperek ellerinden. Ah o eller… “Ulu sahabeler Fatiha okurlarken, ben orada bulunanların hepsinin ellerini öpmekte idim ve her birinin hayır duasını alıp giderdim. Kiminin kutlu eli misk gibi, kiminin amber gibi ve kiminin de sümbül ve gül ve kimi reyhan, kimi seymeran, kimi menekşe, kimi de karanfil gibi kokardı. Ama aslında Peygamberimizin kokusu safran rengindeki gül kokusu idi. Kutlu sağ elini alıp öptüğümde sanki pamuk gibi kemiksiz, muhterem bir eldi…” Rüya görüldü ve sıra tabircilere geldi. Muabbir İbrahim Efendi, “Dünyayı gezen ünlü bir seyyah olacak, işini hayır ile tamamlayıp, Hz. Peygamber’in şefaatiyle cennete gireceksin!” derken, Kasımpaşa Mevlevihanesi Şeyhi Abdullah Dede, “On iki imamın elini öpmüşsün, dünyada her şeye erişirsin, aşere-i mübeşşere’nin elini öpmüşsün, cennete girersin. Çar yar-ı güzinin kutlu ellerini öpmüşsün, dünyada ne kadar padişah varsa sohbetleriyle şereflenirsin. Ol kim Hazreti Peygamber’in güzel yüzün görüp, ellerine sarılıp, hayır duasın almışsın. İki dünyada mutluluğa erişirsin. En son Sa’adü Vakkas’ın nasihati üzere en önce bizim İslambol’u, cennete benzer şehrimizi yazmaya çaba göster, varını yoğunu buna harca.” sözleriyle tütsülemişti bu garip düşü.

İşte Sultan IV. Murad’ın huzuruna çıkarıyor Çelebi’yi Köprülü Mehmet Paşa. Sultan’la geçirilen üç saatten sonra hayranlığını gizleyemiyor: “İlâhî Evliya! Berhudar ol, çok yaşa! Aceb yekpâre cevaplar verdin ki, her biri devletin işine yarar birer Süleyman merhemidir.” Ve Çelebi sürmeye başlıyor Süleyman merhemini; Azak Seferi’nde Bahçesaray’a, Girit Seferi’nde Hanya’ya. Erzurum Beylerbeyi’yle Erzurum’a, Şam Beylerbeyi’yle Filistin’e ve Şam’a. Murtaza Paşa’yla Sivas’a koşuyor, Melek Ahmed Paşa’yla Van’a. Buğdan, Eflak, Belgrad, Sofya, Dağistan, Hazar, Sakız, Sisam, Girit, Mısır sırada.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir