“Neokonservatiflerin” durumu ve perspektifleri

İran’daki nükleer ve sanayi tesislerine yönelik hava saldırıları şu anda Neocon’lar tarafından, Irak Savaşı sonrasındaki durgunluğu gidermek ve şiddet spiralini yeniden çevirmeye başlamak için favori opsiyon olarak görülmekte

ABD Başkanı Bush (baba) 1991 yılında Birinci Irak Savaşını, ordularının Bağdat’a girmeden yarı yolda bırakmasından sonra Neokonservatiflerin networkü ikinci raundu istemeye başlamıştı bile. 2000 yılı sonunda tasavvur edilebilecek en düşük fark ile Başkanlık makamına oğul Bush’un seçilmesi ile, Neocon’lar ne baba Bush’un ne de Ronald Reagan dönemlerinde olmadığı kadar hükümet pozisyonlarını ele geçirdiler. Özellikle Pentagon’daki kilit noktalar Neokonservatif’lerin eline geçti. Başta Savunma Balanı Donald Rumsfeld olmak üzere, yardımcıları Paul Wolfowitz ve siyasî devlet müsteşarı Douglas Feith gibi.


Bu yılın Mat ve Nisan aylarında yürütülen İkinci Irak Savaşı bu nedenle Neocon’ların bir zaferi ve bütün alanlarda yıllardan beri sistematikman yürüttükleri çalışmaların bir sonucu olarak değlendirilmelidir. Ancak bugün, savaştan bir çeyrek yıl sonra, Neokonservatif network stratejisinin çıkmaza girdiği ve aktörlerin açık bir şeilde çaresizliğe düştükleri tespit edilebilir.


Irak, Neocon’lar için ne amaçtı, ne de stratejilerinin son noktasıydı. Tam tersine, Irak bütün Yakın ve Orta Doğu’nun, özellikle tüm Arap bölgesinin Amerikan ve İsrail çıkarları doğrulusunda yeniden düzenlenmesinin ilk adımı olarak tanımlanmıştı. Neocon’ların açıklanan hedefi, belki Ürdün ve Türkiye istisna olarak, neredeyse bölgedeki bütün islam ülkelerinde “rejim değişikliği” idi.


Savaş süresinde ve ilk haftalarda, Amerikan Hükümetinin zafer sarhoşluğunun ABD’de bütün rasyonel tartışmaları boğduğu bir durumda, hemen diğer hedeflere, yani Suriye ve İran’a askerî saldırıda bulunacağı izlenimini doğmuştu. Neocon’ların karşıtı olarak görülen ve onlarca sürekli eleştirilen Dışişleri Bakanı Colin Powell’in de katıldığı provakatif talep ve tehditlerin olmadığı gün neredeyse yoktu.


Ertelenen Savaşlar


Savaştan bir çeyrek yıl sonra, ABD Hükümetinin Irak’taki siyasî ve askerî zorluklara bir de Suriye ve İran’da işgal görevini üstlenmek istemediği görülmekte. Ayrıca, ABD vatandaşları arasında yeni bir savaşa evet diyebilecek bir çoğunluk bulmak hayli zor olacak – en azından inandırıcı savaş nedenleri konstüre edilemediği sürece. Gerçi Amerikan kamuoyunda bu noktada şaşırtıcı bir eleştirisizlik göze çarpıyor, ancak Irak Savaşı için gerekçe olarak gösterilen yalnların ortaya çıkması da iz bırakmamış değil. Bugün güncel olarak hiç kimsenin Suriye veya İran’a karşı bir savaşı tasavvur edemediği konusunda – ki buna Neocon’lar da katılıyor – herkes hemfikir.


Neokonservatif’ler şu anda Fas’tan Pakistan’a kadar olan bir bölgeyi boyunduruk altına almaya ve yeniden düzenlemeye yarayan agresif bir stratejiyi savunan bir akım gibi görünmüyorlar. Gerçi Neocon-Network’ünden sayısız hiperaktif ajitatör bilinen basın ve internet araçlarında kişisel hevesleri için reklam yapıyorlar. Örneğin seksenli yılların İran-Kontra-Vakasının yorulmaz gazsi Michael Ledeen hergün yeniden “İran devriminin” geleceğini ilan ediyor. Ünlü danışma kurulunda neredeyse bütün önemli Neocon-İsimlerinin temsil edildiği karanlık “U.S. Committee for a Free Lebanon”un internet sayfalarında bulunan sahte “insider dedikoduları” ile Suriye’ye, Lübnan’a ve İran’a karşı Amerika’nın askerî saldırıları fantezi edilmeye devam ediyor, ancak halihazırda Neocon’ların Irak’taki etap zaferinden sonra, geniş hedeflerine devamla yönelecek olan büyük, planlı ve tutarlı bir çizgileri söz konusu değildir. Böylelikle bu gerçek, Neokonservatif’lerin bir etap yenilgisine ve “rejim değişikliği” stratejilerinin birinci sınıf cenazesine dönüşebilir. Ama bu bağlamda fazlaca optimizmden kaçınmak gerekir.


Neocon’ların güncel krizi, lider kuramcıları seviyesindeki Richard Perle’ün görevinden ayrılmasında kendini göstermekte. Perle, yetmişli yıllardan beri yumuşama politikasına ve silahsızlanmaya karşı mücadelede müthiş siyasî deneyim(!) kazanmış olan akıllı bir adamdır. Perle, uzun yıllardan beridir Paul Wolfowitz’in sıkı bir yol ve mücadele arkadaşı, hatta, Wolfowitz’in Savunma Bakanı Vekili olarak Neocon’ların agresif stratejilerini savunamaması dolayısıyla, borazanı durumundadır.


Richard Perle yirmi yıldan uzun bir süreden beri Neokonservatif’lerin, dikkati çekmeyecek bir şekilde arka plandan yönlendirici Gransenyörü olarak etkide bulunmaktadır. Bu durum 11 Eylül 2001’den sonra değişmişti. Ama tam, Aman medyası da dahil olmak üzere, dünya medyasında ipleri çeken savaş vaizi olarak dikkat çekmek üzereyken, ağır bir kariyer yenilgisi aldı. Siyasî etkisini danışman ücretleri ve rüşvete dönüştürmek gibi dizginsiz bir açgözlülükle hareket edince, kendi kendisini tökezletti. Siyaset ve ticaretin fazlaca çirkin bir şekilde içiçe geçmesi nedeniyle, Pentagon’un danışma organı olan “Defense Policy Board”ün başkanlığından ayrılmak zorunda kaldı. Daha da kötüsü: sözleri kamuoyunda tamamen kayboldu. Ve şu anda onun bu rolünü üstlenebilecek hiç kimse yok.


Richasrd Perle’ün ‘Comeback’ına büyük bir olasılıkla birgün tanık olmaktan kurtulamayacağız. Ancak onun aylarca ortalıklardan kaybolması, sadece para küreklerken yakalanmasının değil, Neocon’ların genel bir sorunu olduğu gerçeğinin bir sonucudur: Neocon’lar, son on yılda ve özellikle 11 Eylül’den sonra çok iyi organize olmuş ve çok etkili bir siyaset sergilediler. Ancak böylece de Network’leri – istemedikleri bir ölçüde – dikkatleri üzerine çekti.


Neocon’lar dizginsiz savaş taraftarları ününe kavştular ve İkinci Irak Savaşı için gerekçe olarak gösterilen yalanların çoğunluğunun yayıcıları olarak tespit edildiler. Daha da fazlası; Neocon’ların 1991 yılındaki Birinci Irak Savaşı’nda da önemli rol oynadıkları hatıralara geldi. Demek ki biraz sessiz kalma ve gazete başlıklarını başkalarına bırakma zamanı gelmişti.


Domino Taşları Düşmüyor


Irak Savaşı öncesinde Neokonservatif’ler ‘Domino Kuramı’nı kullanıyorlardı: Neocon’lar Irak’ın “kurtarılmasının” İran’daki demokratik muhalefet hareketine önemli derecede cesaret verici etkide bulunacağını ve Molla Diktatörlüğü’nün yıkılmasını hızlandıracağını iddia ediyorlardı. Ve böylelikle, İsrail ve Ürdün, Irak ve İran’ın Batı yanlısı olacak toplumları arasında sıkışan Suriye rejimi de ayakta kalamayacaktı. Bu kurama göre, dünya çapındaki ikinci derece önemli petrol yataklarına sahip olan Irak’ın işgali ile, Suudi petrolünün önemini azaltacağından, Suudi rejiminin yıkılmsı sağlanacaktı. Domino kuramcılarının görüşüne göre bir yan etki olarak, Filistinlilerin uluslararası desteği kaybetmeleri ile Yasser Arafat’ın görevden işbirlikçi siyasetçiler tarafından alınması ve Ariel Şaron’un isteği doğrultusunda bir “Barış” sağlanacaktı.


Richard Perle bu neokonservatif kuramı Die Zeit gazetesine verdiği bir söyleşide (5.12.2002) şöyle açıklıyordu: “Bölgenin her tarafında Failed States olarak anılan devletlerle, yolsuz iktidarlarla ve eksik demokrasilerle karşılaşıyoruz. (…) Bütün bölge Winds of change’in etkisinden korkacak. Saddam’ın alaşağı edilmesinin ve Irak’ın demokratikleştirilmesinin müthiş etkisi olacaktır, Suudi Arabistan üzerinde de. (…) Eğer ülkeyi (Irak) barışa götürmeyi ve stabil bir demokratik hükümet kurmayı başarabilirsek, diğer ulusları da özendirecek müthiş bir potansiyele sahip oluruz.”


Neocon’lara göre ABD’nin Arap bölgesindeki, artı İran’daki muhalif grupları propaganda ile cesaretlendirmekten ve maddî açıdan geniş bir şekilde desteklemekten başka bir işi kalmayacaktı. Bu Domino Kuramının tarihsel örneği, hazırlanışına Reagan döneminde Neocon’ların geniş bir şekilde katıldığı Sosyalist Sistemin ve Sovyetler Birliği’nin yıkılışı gösterilmekteydi. Bu gerçek bazı (Neocon’ların) Yakın ve Orta Doğu’daki gerçeklere bakış açısını biraz sislendiriyordu. Ama gene debelirli bir süre puan toplamaya yarayan psikolojik bir faktördü: Ne de olsa Neocon’ların ve silahsizlanma politikasının karşıtlarının tartışmalı çizgisi kendisini “doğru”, yani pratik olarak kanıtlamıştı ve gene tartışılan çizgileriyle Yakın ve Orta Doğu’da benzer sonuçlara ulaşmak olanaklıydı.


Bu pratikte hızlı ve açık bir şekilde yalanlandı. Başlangıcı, ABD ordularının, Neocon’ların aylarca söyledikleri gibi, Irak’lılar tarafından alkışlarla kurtarıcı olarak karşılanmamaları yaptı. İyi nedenlerden dolayı Saddam Hüseyin’in ve rejiminin yıkılmasını isteyen Irak’lılar dahi, Amerika’lıların ülkelerinde beş ya da on yıl boyunca kalmalarını ve ülkenin ekonomik kaynaklarını yağmalamalarını istememekte.


Bununla diğer bir nokta da açığa çıkıyor: Domino taşları düşmeyecek! Süresiz Amerikan işgali ve sömürge yönetimi altında Irak, komşu ülkelerde ve bütün Arap ve islam bölgesinde kendilerinin de Amerika’lılar tarafından “kurtarılmasını” istetecek ve ekonomik açıdan gelişen örnek bir demokrasi olmayacak. Tam tersine. ABD’nin Irak’ta bölgenin yapılandırılması yönünde sunduğu siyasî teklif son derece itici ve korkutucu olarak algılanmaktadır. Antiamerikan yaklaşımlar çoğalmakta ve daha da sertleşmektedir. İslamist köktendinciler, özellikle Pakistan ve Suudi Arabistan gibi ABD politikalarına esirvarî bir şekilde boyun eğen rejimlerin bulunduğu bölgelerde daha çok taraftar kazanmaktadırlar.


Neokonservatif’ler tarafından konstüre edilen “Sovyet İmparatorluğun” çöküşü benzerliği yanlışa yol açmaktadır. ABD hükümetinin o dönemlerde herhangi bir sosyalist ülkeyi yalan gerekçelerle askerî açıdan boyunduruğu altına almadığı ve Sovyet etkisi altındaki hiç bir ülkeyle reel savaşa girişmedği basit gerçeğinden başlanabilir. Ayrıca Amerikan politikası Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’ndeki toplumlarda hayalci bir sempatiyle karşılanırken, islamî ülkelerin hiç bir yerinde benzeri bir durumun olmaması buna eklenmeli. Kurtarma parolalarıyla kutsanan ABD stratejisi oralarda ne ise öyle görülmekte: Yakın ve Orta Doğu’nun boyunduruk altına alınması ve Amerikan ekonomik ve askerî çıkarları doğrultusunda yeniden yapılandırılması için yürütülen modern bir haçlı seferi olarak.


Bir diğer önemli nokta da:Televizyon ve internet çağında bütün Arap ülkelerinde ve İslam dünyasının büyük bir bölümünde Neocon’ların nasıl ABD hükümetinin politikasına etkide bulundukları, hangi parolalara sarıldıkları ve stratejik hedeflerinin ne olduğu görülebilmekte. Başkan George W.Bush Arap ülkelerinin kurtarılması safsatasından bahsederken, o ülkelerde satırlar arasında Neokonservatif’lerin, “militan İslam’a” karşı yürütülmesi gereken “DördüncüDünya Savaşı” parolası okunabilmektedir. Ve orada, Neokonservatif’lerin arasında İsrail’li sağcıların destekleyicisi olmayan tek bir kişinin bulunmadığı da bilinmekte.


Yangın Yeri Stratejisi


Neokonservatif’lerin sözüm ona iyi niyetli parolaları arkasında yatan gerçek stratejilerini açığa çıkarma vakti geldi. Onlar kendi Domino Kuramlarına, yani Irak’ın “kurtarılmasının” büyük bir istekli kopyalamaya yol açacağına, kendileri de inanmıyordu. Ne de olsa hiç biri naif hayalperestler veya sekterler değiller, tam tersine otuz yılı aşkın bir süreden beri siyaset sahnesinde yer alıyorlar. Onlar, vaaz ettikleri ve kısmen uygulanan agresif stratejilerinin, kamuya açıkladıklarının tam tersine yol açacağını: demokratik reform girişimlerini zayıflatıp, yok etmek ve köktendincileri güçlendirmek gibi sonuçları ve ABD’yi bütün bölgede giderek içinden çıkılmaz askerî çatışmalara sokacağını biliyorlardı.


Eski CIA şefi James Woolsey yıl başından bu yana “Dördünücü Dünya Savaşının” – Sovyetler Birliği’ne karşı kazanılan soğuk savaşı Neocon’lar Üçüncü Dünya Savaşı olarak nitelendiriyorlar – başladığını toplantılarda anlatmakta. (Woolsey) bu savaşınBirinci ve İkinci Savaş’tan çok daha uzun, yani onlarca yıl süreceğini söylüyor.


“Dürdüncü Dünya Savaşı” kavramı ilk defa Eliot Cohen tarafından 11 Eylül sonrasında 20 Kasım 2001 tarihli Wall Street Journal’daki yazısında kullanıldı. Baba Bush döneminde Pentagon’un siyasî planlama ekibi çalışanı olan Neocon Cohen1991’Den 1993’e kadar Birinci Irak Savaşı hakkındaki resmî belgenin hazırlanmasını yönetti.”Dürdüncü Dünya Savaşı”nın geniş bir kuramını ise Norman Podhoretz, sağcı-siyonist American Jewish Committee’nin teorik yayın organı olan Commentary’nin Şubat 2002 sayısında tanıttı. Podhoretz, 60lı yılların solculuğundan dönme ve neokonservatif Network’ün merkezi kişisi olarak İkinci Dünya Savaşı benzetmesini yapan ilk kişi: Nasıl ABD zamanında demokrasi getirmek için Almanya ve Japonya’yı askerî olarak yenmek ve işgal etmek zorunda kalmışsa, bugün de Arap dünyasını kurtarmak için önce boyunduruğu altına alması gerekiyormuş.


Neokonservatif cephede çok sevilen bu benzetmenin sayısız esasî ve metodik hatası bulunmakta. En önemlisi ise: İslamî ülkeler ABD ile savaş halinde değil ve görülen güç dengeleri karşısında da böylesi bir savaşa katılma yatkınlığını hiç bir şekilde göstermemekteler. Kaldı ki yarım da olsa birleşik bir savaş karşıtı potansiylinde bile değiller. Bu da, “Dördüncü Dünya Savaşı”nda yenilmesi gereken düşmanın önce ABD’nin provakatif ve askerî uygulamaları ile sunî olarak konstüre edilmesi gerekir anlamını taşımaktadır.


Böyle bakıldığında Neocon’ların Domino Kuramı, irreal kurtarma retoriğini bir yana bırakıp, gerçek içeriği ile okunduğunda, gerçekten de planlı bir strateji içerdiği görülür. Yani çatışma ve askerî şiddetin zincirleme reaksiyonunun başlatılarak, Yakın ve Orta Doğu ile Kuzey Afrika’nın Amerikan askerî işgali ve sömürge yönetimi altında yeniden yapılanması için yıllarca, hatta onyıllarca sürecek bir yangına yol açma hedefi.


Bu stratejinin sınırı çılgınlıktır, en azından kalküle edilemeyecek rizikoları içermekte ve ABD için amortizasyonu şüpheli olan süresiz müthiş giderlerle bağlıdır. Pentagon daha şimdiden Afganistan’daki işgal giderleri için bir milyar Dolar ve Irak işgali için dört milyar Doları aylık giderler olarak açıklamakta. Giderlerin tandansı artan direnişle daha yukarı çıkıyor. Neokonservatif’lerin – şimdilik mutlak ve açık söylememekle birlikte savundukları –başka ülkelerin boyunduruk altına alınması planları sadece giderlerin patlamasına değil, ABD ordusunun önemli ölçüde insan gücü açısından sayısının artırılmasına yol açacak.


Bu perspektifin Amerikan ekonomi cephesinde şüphe ile karşılanması şaşılacak bir şey değil. Neokonservatif’lerin stratejileri görüldükçe, Irak savaşına gerekçe olan yalanlar ortaya çıktıkça ve yangın yeri stratejisinin sonuçları, özellikle Irak’ta belirginleştikçe, ABD’de ve dünyada bu stratejiyi devam ettirme zorlukları o denli artacaktır.


Umut için acele etme nedeni yok: Birleşik Devletler’de yapılan aktüel anketler, ABD hükümetinin, Tahran’ın atom silahları yapmaya çalıştığını inandırıcı bir şekilde ispatlaması durumunda, İran’a askerî saldırı yapmak için çoğunluk elde edebileceğini göstermekte. İran’daki nükleer ve sanayi tesislerine yönelik hava saldırıları şu anda Neocon’lar tarafından, Irak Savaşı sonrasındaki durgunluğu gidermek ve şiddet spiralini yeniden çevirmeye başlamak için favori opsiyon olarak görülmekte


Knut MellenthinÇeviri: Murat Çakır

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir