NEREYE GİDİYORUZ?

22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP’nin yüzde 47 (gerçekte yüzde 46.6) oy almasının fazla abartılmaması gerektiğini yazdığım “Milletimiz hangi AKP’yi seçti” başlıklı yazım, Netpano’nun manşetine taşınınca, o günlerin zafer sarhoşluğundan sıyrılamamış taraftarlarından, bazı hücumvarî eleştiriler almıştım. Demek ki, bazı bağlı gözlerin açılması için yaklaşık iki yıl geçmesi gerekiyormuş…

AKP, aldığı yüzde 47 ile neden bir önceki dönemden daha az milletvekili çıkarıyordu? Bunu hiç kimse sormuyordu. Bu işte hiç mi gariplik yoktu? Bu kadar yüksek bir destek alan parti, neden aldığı oy oranında temsil edilemiyordu? Bunu, AKP’nin kendisi de pekâlâ bal gibi biliyor.

3 Kasım 2002 seçimlerinde, yüzde 34.8 oranında oy ile 368 milletvekilliği kazanılmasını garipsemeyenler, elbette 22 Temmuz 2007’de, yüzde 47 ile 341 milletvekili kazanılmasını da garipsemeyecektir. Alınan oy oranları ile temsil arasındaki bu “uçurum” farkları doğru algılamak ve düzeltilmesi için gerçekten çaba harcamak için, öncelikle “demokratik temsil”i iyice sindirmiş olmak, yani “gerçek bir demokrat” olmak gerekir. AKP’yi temsil eden şahısların hiç biri, maalesef, bu sınavdan geçememiştir. Boşuna dil döküp “neden yenildik” analizleri yapmaya kalkmasınlar. Seçimleri futbol maçına çevirdikleri yeter artık. “Bu demokratik sonuca saygı duyacağız” deme cesaretini göstermek yerine, “Mesajı aldık, kaybedilen yerlerde bundan sonra hizmet filan olmaz” demeye getiriyorlar.

Belediye seçimleri, gerçek temsil oranlarını olabildiğince doğru biçimde yansıtıyor. Çünkü belediye seçimlerinde baraj yok! Dolayısıyla, barajı geçemeyen partilerin oyları, en çok oy alan partinin hesabına yazılmıyor. Doğrusu ne ise o…

Seçim sistemindeki bu adaletsizliği, bu açık haksızlığı düzeltmek için kılını kıpırdatmayan, “Nasıl olsa hep bize yarar” zannıyla hareket edenler, bu belediye seçimlerinden de gereken dersi çıkartmayacaktır. Mütevazı hareket etmenin, geldikleri yeri her zaman hatırlamanın faydasını unutanlar, “Yüzde 47 aldık, yüzde 50’nin de üzerine çıkarız” böbürlenmesi ile Türkiye gerçeklerine aykırı atıp tutanlar, bu temsil çarpıklığını düzeltecekleri yerde, alttan alta veya açıktan açığa, tehdit savurmaktan geri durmuyorlar.

Yüzde 47’ye güvenip cumhurbaşkanı seçenler, şimdi eğri oturup doğru konuşmalıdır. Belediye seçimlerindeki düşüşün ve genel oy kaybının en büyük sebeplerinden biri, o cumhurbaşkanlığı seçimidir. Üstelik, cumhurbaşkanını halkın seçmesi için referandum yapılmış ve kabul edilmiş iken, halk tarafından seçilmeyen cumburbaşkanını, beş yıl süreyle kabul etmemiz istendi. Halk, cumhurbaşkanını kendisi seçmek isterken, bunun önüne geçip, “Hayır beş yıl daha benim istediğim kişiyi kabul edeceksin” demenin anlamsızlığı ve anti-demokratikliği açık değil mi? Üstelik, o kişi, konumunun getirdiği “sınırsız sorumsuzluk” çerçevesinde, geçtiğimiz iki yıl boyunca gerçekleştirdiği icraatlarıyla, yeteri kadar tepki toplarken…

Oysa, Avrupa Birliği’nin ayağına gidip hemen sorgu sandalyesine kurulması, Ermenistan’a hiçbir önkoşul olmadan gitmesi, Irak ziyaretinde sarf ettiği öne sürülen sözleri ve Rasmussen konusundaki aceleci yumuşak tavrı, kendisine değil, AKP’ye yazılıyor.

Yol yakınken, beş yıl beklemeden istifa edip, derhal cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidilmeli!

Cumhurbaşkanlığına varıncaya kadar her tarafın AKP tarafından işgal edilmesine karşı hoşnutsuzluk, sadece asker veya bürokrat kesimine yani vesayet demokrasinin baş aktörlerine has bir durum değil. Toplum, bu yeni konumlandırmayı içine sindiremedi. AKP, kasıtlı olarak, kendi cumhurbaşkanı adayının vesayetçiler tarafından istenmediği propagandası yapsa da, 2009 seçim sonuçları, durumun böyle olmadığını, açıkça ortaya koyuyor.

Toplum, cumhurbaşkanlığında daha tarafsız, daha siyasî dengeleri gözeten ama en çok da “adaletli” kararlar alacak birini görmeyi istiyor. Zannedildiği gibi, bir “başkomutan”dan ziyade, bu tip kişiliği oraya daha çok yakıştırıyor.

“Devleti koruma refleksi” ise MHP’nin barajı aşıp Meclis’e girmesinin en önemli sebebi. 2002’de, eski koalisyon hükümetine duyulan tepkiden ötürü, bu refleksin temsili, geçici olarak AKP’ye geçmişti. Ancak, AKP, izlediği miyop politikalar yüzünden bunun farkına varamadı. Geçen süreçte, MHP, hem de giderek sivil topluma yayılarak, oylarını arttırdı. 2009 belediye seçimlerinde, 1999’da hükümet ortağı olmasına yol açan oy düzeyine hemen hemen yaklaştı. AKP’nin bu konudaki miyopluğu devam edecek olursa, gelecek seçimlerde, oyunu daha da yükselteceğine şüphe yok. MHP’yi, adından ötürü, “milliyetçi ve Türkçü bir marjinal parti” olarak görmeye alışmış elit kesimler, şoke olmasın ama MHP’nin izlediği politikanın asıl odak noktası, “devleti koruyuculuk”tur. Özellikle söz konusu olan, “Son Türk Devleti” ise… Dolayısıyla, sivil toplumda gelişimini sürdürüp yeni hayat alanları bulması kaçınılmaz olduğu sürece, bir gün MHP’yi AKP’nin aldığı oy oranları ile birlikte anmak zorunda kalacak olanların, bu ihtimale göre hazırlık yapmalarında fayda var.

Başbakanın 2007 seçimlerinden hemen sonra Diyarbakır ve İzmir’i istemesi ile başlayan uğursuz süreçte, PKK’nın hain saldırıları sonucu şehit olan askerlerin cenazeleri arttıkça, toplumdaki devleti koruma refleksi de, her geçen gün iki ile çarpılarak artmaktadır.

Bu refleksin karşıtı ise DTP tarafından temsil edilen “Kürt kimliği” siyaseti. Bu siyaset, 2007 seçimlerinden sonra, DTP’nin Meclis’te grup kurmasından sonra daha da hızlandı. Her iki siyaset de, karşılıklı bir etki-tepki meselesinden doğuyor gibi gözükse de, “Kürt kimliği” siyasetinin öyküsü, aslında çok daha farklı. Gerçekte, “Kürt kimliği” siyaseti, 1975’den sonra bölgede artmaya başlayan ve o dönem Türk sol siyasî hareketleri içinde kendisine yer bulan, çoğunlukla da Kürtçe dil ve eğitim gibi taleplerle ortaya çıkan bir sürecin geldiği son noktadır. PKK’dan çok daha önce de var olan bu siyaset dolayısıyla, PKK’nın silahlı eylemlerinin, gerçekte “Kürt kimliği” siyasetine hizmet etmediği çok açık. PKK, sürekli olarak bu süreci terörize ederek, hem bu siyasete zarar veriyor, hem de kendi küçük “Kızıl Kmer Krallığı”nı kurmakta basit bir araçmış gibi hoyratça kullanıyor. Tıpkı bölgenin gençlerini sonuçsuz bir macera uğrunda hoyratça kullandığı gibi…

Fakat bütün bu elmalar ile armutların birbirine karışmasının asıl sebebi, 12 Eylül ve cuntanın, korkunç Diyarbakır zindanlarıdır. Bu dönemden hesap sorulamadığı ve o dönemin sorumluları, insanlık dışı bütün eylemlerinden ötürü yargılanamadıkları sürece, ne PKK’nın bölge gençlerini taşıdığı bu uğursuz macera sona erecek, ne de Kürt kimliği ile ilgili açılımların samimiyetine, bölgede güven duyulabilecek… Öyle, “Ahmet Kaya’nın mezarını getirelim, Dicle’nin suyunu temizleyelim” gibi yapmacık siyasetlerle, havuç göstermelerle bu derin ve ciddi sorunların çözüleceğini sanmak için anca, gözlerin kör, yakın tarihten bihaber ve gerçekten bulunduğu konumu her şeyden yüksek zannetme hastalığına yakalanmış olmak gerekir.

Bölge sorunlarının, özellikle insan hakları meselelerinin çözümü açısından, SHP’ye bir zamanlar duyulan güvenin sarsılması ile devam eden paranoya süreci, bölgenin, yerel seçim sonuçlarında ortaya çıktığı gibi, zaman zaman Türkiye ekseni ile kırılmalar yaşamasına yol açıyor. Bölgede her şeye rağmen var olabilen AKP’nin, sırf liberal ve paracı çözümler sunarak bölgeden oy toplama siyasetini bırakması ve daha sosyal çözümler üretmesi gerekiyor. Özellikle, çukurlardaki kemiklerin bulunması ile başlayan sürecin, insan hakları adaletini çabucak sağlayıcı yönde güven verici adımlarla ilerlemesi, bu yönde en önemli gelişmelerden biri olabilir. Elbette bunu da, küçük oy hesapçılığına dönüştürmeden, insanlığa karşı görev bilinciyle yapan, kazanacaktır.

Görüldüğü gibi, MHP ve DTP, karşılıklı olarak radikal milliyetçiliği temsil etmekten ziyade, bölgesel toplumsal taleplerin temsilcisi konumundalar. Her iki siyaseti de basit milliyetçi eksenden gören miyopluk, AKP çevresinde bulunan yazarların en büyük hatalarından biridir. Sözümona, bu karşılıklı milliyetçiliğin arasını, “AKP’yi merkeze çekerek” bulacaklarını, böylece iyi bir akıl hocalığı yapmış olacaklarını sanıyorlar. Aslında, bu miyop politikalarla, daha da güven sarsıcı ve paranoyak bir süreci tetiklediklerinin bile farkında değiller…

CHP’ye gelince… Sanılmasın ki, CHP’nin sürpriz yükselişi, Ergenekon Davası’na duyulan tepki veya “Gandi Kemal”in kişisel karizmasına bağlı… Gözlüksüz yazan miyop yazarlarımız, CHP değerlendirmelerini de futbol maçı saplantısı ile yazdıklarından, gerçekleri görmekten yine uzaktalar.

CHP, her şeyden önce, “sol” bir parti değil. “Devleti koruma refleksi”nin bir kısmı, bugün CHP’de tezahür etmesine rağmen, CHP, MHP gibi bunu absorbe etme yeteneğine sahip değil. Zaten, CHP’ye yönelişte, bu faktörün payı daha az. Yükselişin birinci sebebi, DSP’ye rağmen, CHP’nin, siyasette bölünmüş Atatürkçü (liberal jargonda Kemalist) kesimleri, nihayet bir araya toplayabilmesi. Karayalçın ve Yeni SHP’nin CHP’de erimesi, DSP’nin de eninde sonunda CHP’ye katılması ile sonlanacak süreci yakalayarak başlatmış olması… Yalnız, DSP ile CHP analizini yaparken, dikkat edilecek en önemli nokta, Ecevit’in DSP’nin kuruluş felsefesinde sık sık vurguladığı, elitizm ve halktan üstün görünme hastalığının tedavisi olacaktır. CHP, Ecevit ilkelerine ne kadar yönelip, kendini yenilerse, CHP-DSP birleşmesi ve dolayısıyla yükselişi de o kadar hızlanacaktır. Bunu boşuna söylemiyorum. Meselâ, Üsküdar ilçesinde CHP adayı Sema Barlın ile DSP adayı Levent Kırca’nın aldığı oylar birleştiği takdirde, AKP’nin oyuna eşitleniyor ve hatta bu durumda, Üsküdar ilçesinde, sandıktan CHP veya DSP’nin ortaklaşa adayının çıkması şansı, artıyor. Elbette, DSP tabanına dikkatli yaklaşmak gerek. Sanırım, artık Ecevit gibi bir liderlikten yoksunluk, giderek bu tabanı da CHP’ye yaklaştıracaktır. Yeter ki, CHP’de “doğru düzgün bir lider” olsun.

Bu noktada, CHP yükselişinin ikinci sebebine değinmek gerekiyor. Din konusundaki açılım, dinî değerlere karşı CHP’deki eski bağnaz tutumun değişmesi, yükselişin en önemli sebebi aslında. Yine de bunu ikincil sebep saymakta fayda var. “Gandi Kemal” ile İstanbul teşkilâtının açılımı, kısa sürede etkili oldu. Zira, AKP’nin miyop ve dediğim dedikçi siyasetinden sıkılan, ekonomik sıkıntıdan kavrulanlar açısından, bu açılım, her zaman güvenli bir liman demektir. Boşverin CHP’nin kaşarlanmış elitlerinin olumsuz yaklaşımlarını… Doğru yolu bulduktan sonra…

DSP-MHP-ANAP dönemindeki hataların hâlâ sonuçlarını çeken DSP de, kesinlikle bir sol parti değildir. CHP ile DSP’nin her ikisi birden, örneği bir çok Üçüncü Dünya ülkesi ile Latin Amerika ülkelerinde görülen birer popülist partidir (Halk Partisi, Parti Popular). Elbette bütün popülist partilerin temelindeki en önemli sorun olan siyasî kayganlık, bu partileri de etkilemekte, zaman zaman siyasî elitlerin ve gerçekte halka düşman olan kesimlerin kontrolüne girmesine yol açmaktadır. Her iki partinin bu dönemlerine dikkat etmek gerekmektedir. Zira, bundan sonra, yapılan hatadan dönülmeye çalışılmakta, halkın geleneksel değerlerine saygılı olmayı vurgulayarak veya yapmacık dinî açılımlara yer vererek, elitlerin kontrolüne geçtikleri dönemlerdeki günahlarını affettirmeye uğraşmaktadırlar.

AKP’ye bir konuda haksızlık da yapılmamalıdır. Bir şehrin il merkezinin veya bir büyükşehirin kazanılması, bütün bir ilin o parti tarafından kazanıldığı anlamına gelmemektedir. Örneğin, Çanakkale Belediye Başkanlığı ile Adana Büşükşehir Belediye Başkanlıklarına bakalım… Buralarda, şehir merkezlerinde AKP kaybetmiş. CHP Çanakkale belediye başkanlığını, MHP Adana Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı almış. Yani il merkezleri kazanılmış. Gelgelelim, haritalarda, koskoca bir ilin tamamını, o partiler almış gibi gösteriliyor. Seçim gecesi yapılan bütün televizyon yayınlarındaki haritalarda, hep böyle gösterildi. Gazetelerin yayınladıkları haritalar da, keza, öyle… Hürriyet’in harita örnekleri, aşağıda…

Haritalarda, il belediye başkanlıklarının kazanıldığı yerlerdeki bir çok yerde, il genel meclisi seçimlerinde, AKP, önde. Çanakkale, Balıkesir, Manisa, Uşak, Isparta, Eskişehir, Zonguldak, Bartın, Karabük, Sinop, Ordu, Giresun, Gümüşhane, Artvin, Tunceli, Adana, Şanlıurfa ve Ağrı’da, AKP; ilgi genel meclisi üyeliklerinin çoğuna sahip. Yani, buralarda, il genelinde, kazanan, muhalefet partileri değil! Zaten il merkezlerinin veya büyükşehir belediyelerinin “mücavir” alan* sınırları, bütün il sınırlarına ulaşmıyor. Yanı sıra, komik ifadeler de duyuyoruz: “Sakarya Belediye Başkanlığı, Kocaeli Belediye Başkanlığı” gibi… Yok ki, böyle makamlar! Adapazarı Belediye Başkanlığı, İzmit Büyükşehir Belediye Başkanlığı… Şehir merkezi isimleri ile il merkezi isimleri, her zaman aynı değildir ve olmayacaktır da…

*Mücavir alan, belediye sınırlarına komşu olup kentin ilerideki gelişmesi bakımından gerekli görülen ve imar mevzuatı bakımından belediyelerin kontrol ve mesuliyeti altına verilmiş olan alanlardır. Bakınız: Vikipedi

3-4-6-12 Nisan 2009

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir