Neyzen Teyfik Ney Hiç Aşk

Bu neyin sesi ateştir, hava değil; kimde bu ateş yoksa yok olsun
Mevlana

Gelenleri görüyor musunuz? Bir anne bir çocuk ve bir de şeker. Annesinin çocuğuna yolda uslu durması için aldığı şeker ne kadar da masum görünüyor. Halbuki o, birazdan tabiatı heyecanlandıracak, yarışlar, savaşlar, zaferler düzenleyecek. Birazdan, yani çocuk dengesini kaybedip yere düştüğünce olacak tüm bunlar. Annesi ağlayan çocuğunu yeni bir şeker alma vadiyle teselli ederken gerçekleşecek.
Yere düşen şeker karıncaları yuvalarından, böcekleri karanlıklardan, tozları rüzgardan çağırıyor. Birkaç dakika sonra nereden çıkıp geldiklerini anlamadığınız bir ordu işgal ediyor şekeri. Ondan daha çok pay isteyenlerle buna razı olmayanların arasında savaşlar yaşanıyor ve zaferlerle yenilgiler ortalığa saçılıyor.
Bakın, biraz önce yere düşen çocuk annesinin elinden kurtulup şekerini yerden almak için koşarak gelmiş, böceklerle karıncaların yeni mekanı olan şekerine bakıyor şimdi; iğreniyor, küçümsüyor sonunda da gülüyor… Bunca kavga bir şeker için mi?

Şimdi sıra sizde sayın okuyucular, yere düşen şekerin yanına yaklaşıp bir hokus pokus yapın ve şekeri dünyaya çevirin, üzerindeki karıncalara ve böceklere de hokus pokus yapın ve onları da insanlara çevirin. İyi bir sihirbazsınız. Şimdi de maharetli parmaklarınızı şuradaki çocuğa yöneltin; hokus ve pokus. Tebrikler onu da Neyzen Tevfik’e çevirdiniz.

İnsanların ölene kadar tırnaklarını etine batırmak için uğraştıkları dünyanın uzağında duran bir adama çevirdiniz çocuğu. Ne kadar doğru bir karar. Neyzenin yaşamını öğrenen bir ressam onun hayatını resmetmek isteseydi muhakkak yukarıda ki görüntüyü aktarırdı tuvale. Fakat onun hayatını anlayan bir ressam tuvaline hiçbir şey çizmezdi. Bomboş bırakırdı kağıdı. Aynı onun istediği gibi. Neyzen Tevfik = Hiç

Neyzenin yaşamını öğrenen ressamın gözlerinden

Neyzen Tevfik 24 Mart 1879 yılında Bodrum’da doğdu. Babası Rüştiye mektebinde öğretmen olan Hasan Fehmi Bey annesi Emine Hanımdı.

“..Ben bu iki aziz mahlukun sulbünden 1296 tarihinde Bodrum’da dünyaya geldiğim zaman, birisi çıkıp da kulağıma yeryüzünde beni bekleyen akıbetleri fısıldamış olsaydı belki derhal dönmeye yeltenir, fakat aynı zamanda iki tesir altında bundan vazgeçerdim. Birisi anamın ve babamın güzel yüzlerindeki riyasız, masum insanlık ifadesi, ikincisi de Ege denizinin, doğduğum andan itibaren bütün hayatımda ruhumu kucaklayan nazlı, feşafeşli yeşil enginliği..”

Çocukluk küçük bir kızın saçlarını süsleyen cafcaflı tokalar gibi Tevfik’in ilk yedi yılını süsledi. Gülümsemesi, oyunları, hareketleri onun diğer çocuklar gibi olduğunu fısıldıyordu. Yani gerçek öne görüntüyü iterek buğulu bir cam gibi davranmıştı.

“ Henüz yedi yaşındaydım. Bir yaz gecesi akşam yemeğinden sonra babamla beraber Tepecik kahvesi denilen ve Bodrum ayanının toplantı yeri olan deniz kenarındaki kır kahvesine gitmiştik. Burası etrafı gemi payandalarıyla çevrilmiş ve kaba hasırlarla döşenmiş bir meydancıktı… Bir aralık, oturduğumuz yere yaklaşan iki gölge – yüzlerinde (aşk-ı Huda) parlayan iki hayal-i garip – haziruni selamlayarak bir köşeye oturdular. Bunlardan biri biraz sonra (ney) üflemeye başladı. Yanındaki arkadaşı da yanık ve güzel sesiyle ara sıra gazel okuyordu.
Ben babamın dizi dibinde, çocuk ruhumun olanca kuvvetiyle dikkat kesilmiş, bu düdüğü dinliyordum. Dinledikçe de – Allah’u a’lem- bir daha aslıma rucu etmemek üzere benliğimi saran o lahuti sesdir ki; beni bugünkü derbeder, ne aradığını, ne istediğini bilinmez, bazen Eflatun’la boy ölçüşecek kadar akıllı, çok kere de tımarhaneye iltica edecek kadar bedmest Neyzen Tevfik yaptı”

Aşk’ın hareketlerini radarlarla tespit edemezsiniz. Onun ne zaman, nereye, neyi bahane ederek yerleşeceği bilinmez. Bazen bir kadını, bazen bir mürşidi, bazen sadece bir sesi kıyafet olarak üzerine geçirir. Muhatabını kralların, hırsızların yada çocukların arasından seçmekte hürdür. Tevfik’in karşısına üzerine ney sesini giyerek çıkar. Çocuğun kulaklarından içeriye akıp bedenindeki tüm koordinatların yerlerini değiştirir. Gözleri göz değil, elleri el değil, sesi ses değil, düşüncesi düşünce değildir artık. O bir hiçtir.
Tevfik o gün duyduğu sesi yeniden duyabilmek için bahçeden kestiği bir kamış parçasına sigara kağıdı sararak günlerce üfler. Ney’in düşüncesi onu aklın topraklardan kovar. Tevfik’in kendi tabiriyle “Akıl tahtalarını bağlayan çivilerden biri yerinden fırlar.” Doktorların bu teşhisinden sonra otoriter bir baba olan Hasan Fehmi Bey oğlunu içine koyduğu kat kat disiplin bohçalarının düğümlerini gevşetmek zorunda kalır. Annesi ise bu durumda her annenin yapacağını yapar. Oğlunu hangi tercihler mutlu edecekse – o tercihler ne kadar densiz olursa olsun- iyi bir ev sahibi gibi buyur eder.
Tevfik’in aklı dengesinin zarara uğramasının bir nedeni de gördüğü bir olaydır. Bir gün babasının elini tutmuş yürürken davul ve zurna sesi duyarlar. Tevfik için musiki tenin altında dolaşan kan gibidir. Babasını elinden sürükleyerek sesi takip eder. Musiki ve Tevfik sokağın ucunda karşılaşırlar. Kendisine tutkun olan çocuğu Musiki bu sefer iğrenç bir yüzle karşılar. Zurnaların, davulların, lavtaların eşliğinde kalabalığın tuttuğu on beş kadar sırık ve o sırıkların ucunda da kesik insan kafaları vardır. Kesik kafalardaki açık gözler çocuğa bakıyordur. Babası çocuğun taşlaşmış bedenini bir çırpıda yanlarındaki demirci dükkanına sokar. Fakat kafaların bakışları çocuğun beynine yapışmıştır. Eve titremeler, gerilemeler, ağlamalar içinde getirilen Tevfik yapılan tedavilere rağmen düzelememiştir. Gene onun söylemiyle “akıl tahtasının bir çivisi, demirci dükkanında düşüp kaybolmuştur”

Tevfik çocukluktan gençliğe uzanan halatı böyle bir ruh haliyle tırmanır. Götürülen doktorların reçeteleri, hocaların nefesleri onu “herkesleştirmeye” yetmemiştir. O başka olanların diyarına bir kere sefer düzenlemiş ve fetih ettiği bölgelere hayran kalarak yerleşmiştir. Onun hasta bünyesine bir zaman sonra sara hastalığı da eklenir. Babasının tayini Urla’ya çıkınca aile buraya taşınır. Kendisine pek karışılmayan Tevfik o esnada on üç on dört yaşlarındadır. Zaman teleskopunuzu ona yönelttiğinize Neyzen’in ne yaptığını görebilirsiniz. İşte bakın orada, dağları ve kırları dolaşıyor.

“Babam, son bir ümitle beni o zaman yeni açılan İzmir İdadisi’ne leyli olarak yazdırdı. Daha sınıfın kapısından girip bir sürü kalabalıkla karşılaşır karşılaşmaz, kendimi koyun ağılına kapatılmak istenen bir boğa durumunda görmüştüm. Dört duvar arasında ve bu kalabalık içinde kapalı kalmak, benim, mevcudiyetimi duyduğum andan beri Ege denizinin enginlerinde, dağ ve kırlarda başı boş kayıtsız yaşamaya alışmış ruhum için dayanılmaz bir eza hükmünde idi. Nitekim çok sürmedi sara nöbeti şeklinde kendini gösteren isyan, tekerrür ede ede müdürü de hocaları da arkadaşlarımı da bıktırmış ve bir ay içerisinde beni mektepten kapı dışarı ettirmişti…”

Tevfik on dört yaşında bir berber dükkanının önünden geçerken o ses tekrar kulaklarına akar. Delikanlının ayaklarına dolanarak ona dengesini kaybettirir, gözlerinin önünden geçerek görüşünü siyaha boyar. Genç önünü ilikler ve berber dükkanından içeriye girer. Berber Kazım Ağa’nın dudakları ney’in üzerindedir. Tevfik edeple ona doğru yürür ve kendisini talebe olarak kabul etmesini ister.
Kazım Ağa’dan aldığı dersler bir zaman sonra Tevfik’e yetmez ve genç evinden sevgilisini çekeninin altına saklayarak kaçar;. Nereye mi? İzmir Mevlevihane’sine. Fakat burada kalabilmesini için önce maharetini ortaya dökmesi, dökülen maharetin bin bir işve ile ustayı kandırması gerekmektedir. O da Mevlevihane’nin merdiven ayağına ilişip Şeyh Nurettin Hazretlerine korkarak hicaz peşrevini üfler. Şeyh Nurettin Hazretleri Tevfik’in nefesinde dolaşan aşk serserisini görür. Onu Ney’in uzun yollarından geçirmesi için kardeşi neyzenbaşı Cemal Bey’i hoca tayin eder. Böylece Tevfik tanınmış mütefekkirlerin, şairlerin, edebiyatçıların mekanı olan Mevlevihane’de saz ve söz meclislerine katılır. İlk başta misafirlere kahve taşırken görürüz onu, sonra kapı arasında sohbetleri dinlerken rastlarız, ardından sohbetlerin olduğu salona girmeye muvaffak olduğunu görürüz. Mevlevihane’de geçirdiği günler Tevfik’in geri kalan yaşantısının özrü gibidir. Üç yıl boyunca huzur onun kıvırcık saçlarında ince parmaklarını dolaştırmıştır. Bu zaman zarfında ney derslerinin yanında Türkçe Arapça Farsça dersleri de alan Tevfik bir gün dergahın kapısında babasını görür. Hasan Fehmi Bey oğlunun İstanbul’da medrese tahsili yapmasını istiyordur. Bu istek Tevfik’in sırtına cüppeyi giydirmiş, başına sarık taktırmış ve onu İstanbul’a doğru itelemiştir. Fethiye Medresesine yerleşen Tevfik, geldiği ilk gün oraya ait olmadığını anlamış ve ertesi sabah bıçakla kesilmiş gibi ayrıldığı İzmir’de ki atmosferi İstanbul sokaklarında aramaya başlamıştır. Galata ve Yenikapı Mevlevihaneleri on dokuz yaşındaki bu gence kapılarını açar. Fakat Tevfik kaybettiği huzuru bir daha asla bulamaz. Muhtemelen İzmir’e geri dönse de bulamayacaktı. Çünkü o artık Tevfik’likten Neyzen Tevfik’liğe yükselmişti. Neyin kaderi onun kaderine bulaşmıştı.

“Dinle bu ney nasıl şikayet ediyor, ayrılıkları nasıl anlatıyor
Beni kamışlıktan kestiklerinden beri feryadımdan erkek kadın.. herkes ağlayıp inledi”
Mevlana

İstanbul’da tam dört sene kalmıştır Tevfik. Onu bazen köşklerde saygın konukların arasında bazen de Beyoğlu’nun hayatlarına çamurlar yapıştırdığı insanların arasında neyine üflerken görebilirsiniz. Çoğunlukla sarhoş, kızgın ve muhalif bir tavrı vardır. Eğer onunla karşılaşırsanız size Abdülhamit’i ve istipdatı eleştirmesi muhtemeldir. Sonra da neyine dudaklarını götürür ve size bu öpüşmeden müthiş bir müzik ziyafeti çıkarır. Kıvırcık saçları insana saksısından taşan fesleğenleri hatırlatan bu adama İstanbul dar gelmeye başlar. Saçları gibi ruhu da daha geniş bir kap arar ve gözlerini Afrika’nın çöllerine çevirir. O gün insanlar Mısır’a giden bir vapurdan belli belirsiz ney sesleri duyarlar.

Tevfik bir vapurla gittiği Mısır’da tam yedi sene kalır. Kimi zaman saraylarda kimi zaman yer altındaki haşhaş çekilen odalarda karşılaşırız onunla. Ney’in içinde gezdirdiği o buğulu nefesi sayesinde her kapı önünde açılır. Ney’i ona istediğinde köşklerin istediğinde ara sokakların kapısını açan anahtardır. Dudakları kamış parçasını öyle inletmektedir ki bu sese ne insanlar ne de tabiat kayıtsız kalabiliyordur. Zenginlik ve fakirlik aynı anda hizmetine sunulmuş kölelerdir. Tevfik köleleri arasında asla ayırım yapmaz. Kuş tüyü karyolalarda uyumaya verdiği ehemmiyetle fakir ölülerin sarıldığı kaba hasırda uyumaya verdiği ehemmiyet aynıdır. Münevverlerle , prens ve prenseslerle, asil zadelerle görüldüğü gibi azılı sabıkalılarla, hırsızlarla, esrarkeşlerle de görülür. Yedi yıl boyunca Mısırı’ı omuzlarından tutup sarsar, hırpalar, sever ve sonunda da onu terk eder. Mısır’ı dizleri üzerine çökmüş bir halde arkasında bırakıp gerçek aşkına İstanbul’a döner. Mısır canını yakan Neyzen’in kendini terk etmesini kabul edememiş ve bu yüzden Tevfik oradan ayrılmadan kalbine çölün serabını atmıştır. Çölün serabını yani Lübnanlı bir bar yıldızını.

Onların nasıl tanıştıklarını, ruhlarının birbirlerine nasıl bulaştığını, kalplerinin onları hangi uçurumlardan aşağıya attıklarını bilmiyoruz. Bildiğimiz Lübnanlı bar yıldızının Neyzen’in üflediği neyi duyduktan sonra onun peşine takıldığıdır. Tevfik bir sihirbaz gibi neyiyle kendine köleler toplarken birden kölelerinin arasına katılan bir kadının kölesi olur. Ne kadar birlikte olduklarını, neler yaşadıklarını ve onları birbirlerinden ayrılmaları için bir Arap Bacı’nın eşiğine kimin getirdiğini bilmiyoruz. Belki de odası tuhaf tuhaf eşyalarla dolu bu kadının kapısını kendileri çalmışlardı. Ama ben bu ihtimale inanmak istemiyorum. Arap bacı kendilerine cinler musallat olmuş gibi aşk musallat olan gençleri önüne alır ve tütsüden geçirir. Arap Bacı’nın dudakları kıpır kıpır hareket ederken gençlerin de ruhları birbirlerinin içinden çıkar. Ve tütsünün tenlerine işleyen kokusu kaybolmadan ayrılırlar. Böyle bir hal yaşadıktan sonra insan ne yaşamın kollarına gidebilir ne de içinden çıktığı evrene geri dönebilir. Şimdi arada kalmanın Araf’ın zamanıdır. Lübnanlı bar yıldızı Araf’ın yollarını çıplak ayaklarıyla nasıl yürüdü bilmiyoruz ama Tevfik’in o günleri elimizde.
Neyzen Tevfik neyini kolunun altına alarak İskenderiye’deki metruk bir kalenin tepesindeki taş bir kavuğa sığınarak itikafa çekilir. Kuru bir hasır üzerinde geçen günlerin hesabını tutmadan yaşamaya başlar.

“O engin manzaralı kulede, içimde toplanmış ne kadar ıstırapve şehik-i hicran varsa; neyimin ucundan Akdeniz’e döktüğüm daha ilk gece, elbiselerimle cenaze hasırının üstüne uzandığım andan itibaren, hakikaten ‘kalıbı dinlendirmiş’ bütün maddi ve manevi yorgunluklardan silkinmiştim. Hayalimde, başucumda dikilen sual melaikesine, su katılmamış bir zahit tevekkülü ile başımdan geçenlerin hesabını vererek bir daha böyle bir şey yapmayacağıma; mahiyeti ve neticesi vahim aşk ve esrar alemine dalmayacağıma söz verdim. Bu sayede edebi istirahata gerçekten kavuşur gibi daldığım deliksiz uykudan uyandığım zaman, bütün günahlardan tenzih edilmiş bir faninin hafifliğiyle yerimden kalktım.
Hafızamda elem verici hatıralardan eser kalmamıştı. Ufukta henüz yükselmeye başlayan güneş, şahane bir çarşaf yahut platin bir tepsi güzelliğinde önüme uzanan deniz, hülasa gözlerimin üzerinde dolaşan her şey bana gülümsüyor gibiydi. Bu dünyayı pembe gösteren ruh haleti içinde o muhteşem manzaralı kavukta gamsız kaygısız hatta zevkli günler geçirdim.”

Neyzen İstanbul’a döndükten sonra hayatını hiç’in üzerine inşa etti. Kendisine teklif edilen memuriyetleri, iş olanaklarını geri çevirdi. Zengin muhitlerden aldığı tekliflere rağmen o içki ve esrarın evlat edindiği yerlerde kalmayı tercih etti. İstanbul’un bir ucundan bir ucuna tüm kahvehaneleri, izbe yerleri hane olarak kullandı.
Tevfik’in şiirleri güzelse de hiçbir zaman neyinin önüne çıkamamıştır. Hazır cevaplılığı, küfürleri, vurdumduymazlığı onun gerçek kimliğini saklayan birer kıyafet vazifesi görmüşlerdir. Bir türlü yaşama alışamayan Neyzen teneffüse çıkan çocuklar gibi hayata sık sık ara verip akıl hastanesine kaldırılmış ve uzun tedaviler görmüştür. Tevfik’i cebindeki paraları köpeklerin boyunlarına takarken, çingene çocukları onun hizmetinde pervane olurken, köşklerde aranan bir simayken, alkol komasına girmişken, tımarhanede tedavi olurken, şiir yazarken, önüne gelene küfür ederken, insanlara yardım elini uzatmışken ama en çok neyine üflerken görebilirsiniz. Neyine yani aşkına.

“.. Arif Bey’in evinde bir saz aleminde Tevfik’in neyle taksim ederken neyi çatlattığını bilirim.Karamürselli Tahir’in buna çok canı sıkıldı. ‘Ulan dedi ne vardı neyi çatlatacak kadar üfleyecek’ Neyzen güldü ‘Aman efendim! Ben o ney vazifesini boş bira şişesine de yaptırırım, sen o demleri, o nameleri o ahları kamış mı yapıyor zannediyorsun? Onları bu fakirin dudakları yapıyor.’
Masaya uzandı şişede kalan birayı bardağa boşaltıp yuvarladıktan sonra şişeyi eline aldı ve mükemmel bir taksim yaptı.”1
Dip not:Neyzen Tevfik, Hilmi Yücebaş L&M Yayıncılık, syf:39

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir