NO TÜRBAN NO CRY (ZEHİR ZEMBEREK AKP, ZEHİR ZEMBEREK YARGI)

Sağolasın Bob Marley (“No woman, no cry” isimli şarkısından nazire)… Fakat buradaki başlığı, “Türban yok, ağlamak da yok” şeklinde çevirmeyin. Doğrusu, “Hayır türban, hayır ağlama” olmalı. Bob Marley’in orijinal parçası da, yıllardır bu çeviri yanlışlığına kurban gidiyor. Marley’in “No woman, no cry”ı, “Kadın yok, üzülmek de yok” gibi anlaşılıyor. Oysa ki, Camayka’daki (Jamaica) ciddi bir sosyal sorunu, geçmişin köleci sömürü düzenini ve yansımalarını eleştiren Bob Marley, ülkesinin kadınlarına “Ağlamayın” mesajı vermek istemiş. Zira, Camayka siyahları ile melezlerinin, Afrika dilleri ile karışık konuştukları İngilizce’de, “Don’t” yerine “No” kullanılıyormuş. Yani şarkının gerçek yazılışı, “No, woman, don’t cry” olarak algılanmalı ve işaret edildiği gibi, “Hayır, kadın, hayır, ağlama” şeklinde anlaşılmalı.

“Türban” diye son derece YANLIŞ şekilde tarif edilen ve sosyal algılara adeta zorla kazınan bir kavramı, burada TERS-YÜZ etme niyetindeyim. Bu, aynı zamanda hem AKP’ye hem de Türk Hukuk Sistemi’ne karşı zehir zemberek bir eleştiridir.

Önce AKP’den başlayalım… 1994’deki yerel seçimlerin hemen öncesinde, Taksim Meydanı’nda konuşma yaparken gördüğüm Recep Tayyip Erdoğan, sonunda, o gün, arkasında yürüyen başörtülü genç kızlara verdiği sözü, gecikmeli olarak tuttuğu izlenimi vermektedir ama aslında ne başörtüsüne ne de öteki özgürlük meselelerine bir çözüm getirebilmiştir. Kısaca, başörtüsü de aslında özgür değildir, kadınlarımız ve hepimiz de… AKP, bugün, resmen, özgürlüklerimizi kendine oyuncak yapmakla kalmamış, sırf kendisine gelecek üç kuruşluk oy uğruna, meseleyi bir tür kedi-fare oyununa döndürmekten de kaçınmamıştır.

TÜRBAN VE BAŞÖRTÜSÜ ARASINDAKİ FARK

Türban denilen şey, şu resimde görüldüğü gibi, Hintlilerin de (daha çok Sihlerin) kullandığı bir sarık çeşididir. Gerçekte, bir kadın giysisi değildir. Bunu, Türkiye ve dünya moda-siyaset (!) literatürüne armağan eden ise YÖK ve ANAP’ın birlikte kurguladıkları, tamamen “Türk icadı”, isimsiz kahramanlığı hak eden bir zekâdır!

12 Eylül askerî despotluğunun, Kenan Evren Versiyonu’nun hüküm sürdüğü günlerde, üniversite öğrencilerinin “her türlü ideolojik argüman”dan arıtılmasını hedefleyen “operasyon”lar çerçevesinde, başörtüsü ile üniversiteye girilmesi, YÖK Yasası’nın meşhur “kılık-kıyafet yönetmeliği” ile engellendiğinde (öğrenciler, sakallı olarak da üniversiteye giremeyeceklerdi) oylarına göz dikilen muhafazakâr veya dini bütün ailelere mensup bayan öğrencilerin üniversiteye girmeleri için bulunan bir formülün adıydı türban… YÖK derebeyi İhsan Doğramacı ve ANAP’ın muhafazakâr kanadının ağır topu Mehmet Keçeciler’in ortaklaşa buldukları bu Hint giysisinden aşırılma formül, kimya deneylerine taş çıkartacak derecede çarpıcıydı (!) Keçeciler’in hanımı, bu sıkmabaş ile dolaşınca, ortada ideoloji filan kalmıyor, hatta, tam anlamıyla, sosyetik bir muhafazakârlık sergilenmiş olunuyor, böylece de başörtüsü yerine bu acaip “türban”ı ikame eden genç kızlarımızın “rejimi tehdit etmesi” gibi bir tehlike de başarıyla bertaraf edilmiş oluyordu. Elbette bu girişim, o acaip dar çevresinde kısıtlı kalarak uygulanmadı ama yanlış kullanılan her türlü kavramın üzerine atlamaya pek meraklı bizim basının (günümüzün medyası) pek bir rağbet etmesiyle “türban” kelimesi de son yirmibeş yılın siyaset ve moda literatürüne yerleşiverdi (Zaten siyaset ve modayı bir arada götüren bizden başka bir millet ve medya türü de dünya üzerinde yoktur).

Bakınız: Hürriyet Web Arşivi

Cahil ve taraflı, manipülatif medyamızın marifeti ile “türban”, böylece bir kez pompalanmış oldu mu, bundan sonra, ezberimizden asırlar boyu çıkmazdı nasıl olsa… Doğramacı-Keçeciler zekâsının ürünü bu muhteşem “türban” giyildiğinde, o muhafazakâr ailelere, sözümona “anarşi ve terörün artık temizlendiği” üniversitelere genç kızlarını gönül rahatlığı ile gönderecekleri ve “rejime sıkıntı vermeden”, “rejim bekçilerinin” gözüne batmadan (!) uslu uslu mezun olacakları müjdesi verileceği düşünülmüştü. Dolayısıyla söz konusu ailelerin de, kendilerine bu fırsatı veren ANAP Hükümeti’ne bu uygulamasından dolayı müteşekkir olup, oy verecekleri ince ince (!) hesaplanmıştı. Gelgelelim, o da ne?.. “Evdeki hesap” çarşıya uymayıverdi. Benzerlerine bütün Orta Doğu ve Güneydoğu Asya’da rastlanılan ve İhvan Hareketi ile yayıldığı sanılan, boynu baştan sona kapatan bir sıkmabaş (başörtüsü) türü, inatla üniversiteye devam eden genç kızlarımızda hızla yayılmaya ve üstüne üstlük, çökmekte olan komünizm tehlikesinin yerine koyabileceği yeni düşmanlar arayan “rejimin bekçilerinin” gözüne batmaya başlamasın mı? Hay bin kunduz!

Eh işte, o gün, bugündür, “Türban Sorunu”muz var da var! Medya, “Türban Sorunu” ile yatıyor, “Türban Sorunu” ile kalkıyor. İkide bir, temcit pilavı gibi bu “sorun” gündeme getirilerek, “rejimin tehdit içinde olduğu” mesajı ile “zinde kuvvetler” medya marifeti ile uyarılıyor. Kimse, kalkıp, “sorun” olan “şey”in “ne” olduğunu, neye benzediğini sorgulamıyor. Varsa yoksa, habire “Türban”…

Peki sorun olan “şey”, gerçekte, nedir? Öncelikle, nesnenin kendisinden başlayalım: 12 Eylül döneminden beri sorun haline getirilen üniversite öğrencilerinin giydiği “Başörtüsü”, aslında Türk (veya genel bir ifade ile Anadolu) kadınlarının giydiği, geleneksel başörtüsü değildir. Folklorik anlamda, çok renkli ve fes altına giyilen başörtüsü, zaten pratikte, tarihe karışmıştır. Yerleşim merkezlerine özgü eski örtünme (hicap) biçimi olan çarşaf çoktan kaybolmuştur ve bunun köylerdeki bozulmuş biçimi “ferace” de tarihe karışmak üzeredir. Her ne kadar bu ikisine halen şehirde ve köyde zaman zaman rastlansa da, bu giysilerin modern yaşam ile birlikte kaybolduğu gerçeği değişmeyecektir. Peçe, zaten sadece Kılık Kıyafet Devrimi ile değil, aynı zamanda modern pratik gerekçelerle de yok olmuştur.

İslâm toplumlarının yüzyıllarca kadını toplumsal hayattan gizleyen bu örtünme biçimleri ve kurallarının ne kadar Kur’an’a dayalı olduğunu tartışacak değilim. Bunlar, günümüzde fıkıh alanında hararetle tartışılmaktadır. Ancak şu kadarını zikretmek gereklidir: Başörtüsü, çarşaf veya uzun ve kapalı manto gibi giysilerin hiç biri, Kur’an’da tanımlanmamıştır. Giysi olarak geçen tek şey, “hımar”dır ve bunun ne olduğu da fakihler (fıkıhçılar) tarafından birlik halinde tayin edilememiştir. Kısacası, bu konuda, hâlâ, neredeyse her kafadan bir ses çıkmaktadır.

Anlamı bu kadar açık olan Kur’an’ın anlaşılması veya anlaşılamaması için harcanan bu çabalar, dikkatle not edilmelidir. Bu itibarla, Batı karşıtlığı temelinde yükselen günümüz İslâm toplumlarının anlayışı da, temelden sorgulanmalıdır. Zira gündelik hayatını “Onların yaptığını yapmama” üzerine kurmuş bir toplumun geleceği de, tamamen “onların” yani karşıt olduklarının insafına terk edilmiş demektir. “Ayna oyunu”nda, hızlı ve şaşırtmacalı hareketlerde, karşısındakinin yaptığı hareketin her zaman tersini değil bazen aynısını da yapmak, mümkündür.

İkinci olarak, kendisine vergi veren ve varlığının sebebi olan vatandaşının “ne giydiğine” karışan, “Şunu giyemezsin, sana emrediyorum, şunu giyeceksin” diyen, demeye hakkı bulunduğunu zanneden devletin varlığının, tümden, baştan aşağı sorgulanması gerekmektedir. “Çağdaş devlet” olma iddiasındaki bir “soyut varlığın” somut bir varlık gibi davranarak, hayatımızın en mahrem kısmına burnunu sokması, herhalde “çağdaş uygarlığın” gereklerinden biri değildir. Bu yüzden, oldum olası kendisini devletin sahibi gören “muktedir”ler, başörtüsünün “kamusal alanda” yasaklanmasından bahsetmekle yetinmekte, aslında ellerinden gelse, hayatın bütün alanlarında başörtüsünü veya “dinî simge” saydıkları ferace ve çarşaf gibi öteki “arkaik” giysileri de tümden yasaklayacaklarını hissettirmektedirler.

“Söz konusu nesne”, tam olarak, bu yüzden, “sorun” olmaktadır. İhvan Hareketi’ne özgü başörtüsü biçiminin, üniversitelerden başlayarak, giderek kamuda yer bulacak olmasının getirdiği endişe ile başlayan panik, 12 Eylül döneminde çıkartılan bazı kararlar ve kararnamelerle engellenmeye çalışılsa da, “sorunun nesnesi”, gitgide, kendisinin, bu siyasî hareketin bir parçası olduğunu daha fazla hissettirerek, yayılmaya devam etti.

İKİ CAMİ ARASINDA BEYNAMAZ KALDIK

Böylece “sorun”, aslında çoktan, kendisini birey özgürlükleri kapsamından, çıkarmış oldu. İleri dönemlerde, hâlâ, bireysel hakları için mücadele verdiklerini zannedenler, aslında Müslüman kadınların hakları için değil, kendilerine siyasî ve gündelik hayatta hemen hiçbir hak tanımaya niyetli olmayan sözümona Müslüman erkeklerin bir kısmının siyasî ikballeri için mücadele ettiklerinin ya farkına varmadılar veya varmak istemediler.

Her ne olduysa oldu… “Sorun”a özgürlükler kapsamından bakmayı bir türlü beceremeyen AKP ve başındaki, yeteneksiz danışmanlarının marifetiyle, bir söylediği, ertesi ay söylediğini tutmayan lideri sayesinde, bu “sorun”, iki parçalık anayasa değişikliği ile sözümona çözüleceğine, daha da beter düğüm oldu. Düğüm olan sadece başörtüsü değil, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına bir türlü nasip olmayan çağdaş özgürlükler ve yalpalamaktan kurtulamayan ekonomiydi.

Bir söz verdiysen, tutarsın. İster inançlı ol, ister olma. 22 Temmuz 2007 gecesi ne dedi bu adam, hatırlayan var mı? “Herkesin Başbakanı”ymış! “Herkesin Başbakanı”, daha bir ay geçmeden, Ağustos 2007’de gitti,“herkesin uyarılarına rağmen”, “kendi arkadaşını” cumhurbaşkanı adayı gösteriverdi. Hem de referandum ve halk oylaması kapısı açık iken. Haydi, onu da geçtik, 22 Temmuz’dan sonra tam 12 Eylül askerî vesayet anayasasının toptan sivil haklar ve özgürlükler bakımından genişletilmesini başarılı bir şekilde gündeme getirmişken, tuttu, bu hazırlıkları sümen altı edip, koskoca anayasa değişikliği meselesini, kendisine yerel seçimlerde oy sağlamasını umduğu sözümona başörtüsü sorununa tıkıverdi. Bunu da kör kör parmağım gözüne yaptığı için, her kesimden tepki aldı ve kendisine MHP stepnesine başvurmaktan başka çare bırakmayarak, yüzde 47’ye rağmen, “zavallı ve güçsüz” bir görüntü çiziverdi (E, “Milletimiz hangi AKP’yi seçti” başlıklı yazımı “taraflı” ve “haksız” bulanlar, bir önceki seçimlerde, yüzde 34 ile anayasayı tek başına değiştirebilecek güce sahipken, 22 Temmuz 2007’de yüzde 47 ile ancak 341 milletvekili çıkartıp anayasayı değiştirecek güçten uzaklaşan AKP’nin sözümona seçim başarısını küçümsediğimi zannetmişlerdi. İşte buyurun size, bu nasıl “başarı” ise? Adaletsiz seçim sistemini savunmaya devam edin siz “demokrat” faşistler!)

12 Eylül Esareti’nin bütün yıldırıcılığı ile yaşandığı 1980’li yıllardan bu yana, bu toplum, hak ettiği basit demokratik özgürlüklerinin kendisini her taraftan kuşatmış bulunan bu devlet tarafından, bir zahmet artık tanınmasını bekliyor! Bunu da ille de birilerine oy vermek için istemiyor, toplum da devlet de hak ettiği çağdaş normlara ulaşsın diye istiyor. Bunu sağlayacak olan, kör kör parmağım gözüne kendisinden sırıtarak oy bekleyenler değil, gerçekten bu meselede samimi olanlardır. Biraz mütavazı olup, sabretseler, toplumun kendilerini ödüllendireceğini de görebilirlerdi. Ne gezer! Büyük bir sabırsızlıkla, hemen her şeyi yeniden oya tahvil etmeye kalktılar. Niye acele ediyorlar? Hangi yangından kimin malını kaçırıyorlar, belli değil!

Ve bu toplum, artık kendisine sürekli esareti dayatan, sürekli olarak “Cısss, onu yapamazsın, bak sonra ağzına acı biber sürerim” diyen bütün dikta artıklarından bıkmış usanmış durumda. Bu itibarla, askerî-bürokratik vesayetçiler, kendilerinin toplum tarafından çok sevildiğini zannetseler de, bu, gerçekte, toplumu sürekli tehdit eden güçlere karşı bir korku gösterisinden başka bir şey değil!

ADALETSİZ YARGI!

Kalkmışlar, sanki çok adaletli bir adalet sistemimiz varmış, her gün vicdanları rahat şekilde adalet dağıtıyorlarmış gibi, zaten toplumu yeteri kadar esaret altına almış bir anayasanın belirsiz bir yerine atıfta bulunarak, siyasî parti kapatmaya kalkıyorlar! Kapatmaya çalıştıkları siyasî parti, gerçekten ama gerçekten, kapanacak olsa, neyse… Kapatılan partinin başka bir adla yoluna devam edeceği, kapıdan olmazsa bacadan gireceği, gün gibi aşikâr…

Bugüne kadar Kürt partileri kapatılmaktan yalama oldu. Her seferinde yeni bir isimle yeniden açıldılar. HADEP’ti, DEHAP’tı, DTP’ydi, sayılamayacak kadar çok isim değiştirdi. Ta 1990 yılında Anayasa Mahkemesi, TBKP’ni (Türkiye Birleşik Komünist Partisi) adında “komünist” var diye kapattı. Ee, ne oldu? Bugün TKP (Türkiye Komünist Partisi) seçimlere rahatlıkla giriyor, Türkiye’nin her yerinde örgütleniyor. Kapatıyorsunuz da, ne oluyor? Siyasal adaleti mi sağlıyorsunuz?

Hukuk bürokratları, hukukun kendisi gibi bu topluma tepeden indikleri için, bunun farkında değiller. Onlar, İsviçre’den, Faşist İtalya’dan kalma yasaları yorumlayarak, hukuk ürettiklerini sanıyorlar. Dünyada neler oluyor, ne bitiyor, umurlarında değil.

AKP’ye kapatma davası açan Yargıtay’ın savcısı, dönüp bir kendi kurumuna baksın! Yargıtay’a gönderilen en küçük bir temyiz davası, İKİ (rakamla 2, evet yanlış duymadınız, “iki”) YILDAN aşağı karara bağlanıp da çıkmıyor. Basit bir alacağınız için dava açtınız, dava iki sene filan sürdü, mahkeme sizin lehinize karar verdi, sonra karşı taraf karara itiraz edip Yargıtay’a gönderdi… Hoop, hadi bakalım, işin yoksa, iki sene daha bekle… Ne oldu? DÖRT (rakamla 4) yıl önceki alacağınız kuşa döndü mü? “E, faizini istersin canım”. Oldu, dört yıla kadar dayanıp canın çıkmazsa istersin! Bu nasıl bir adalet yahu?

Adalet kurumlarındaki rüşvet iddiaları da bezdiren bir başka dert. Özellikle Yargıtay’daki dosyalar için sık sık dile getiriliyor. Yargıtay’da, aleyhine karar alınmış davalıların, özellikle, rüşvet dağıtıp sonucu kendi lehlerine çevirmeye çalıştıkları dedikoduları, ayyuka çıktı. Dağlarca yığılmış dosyayı hâkimlerin bir an önce incelemesi ise zaten ayrı bir sorun.

Şimdi, böylesine yozlaşmış, adalet dağıtmaktan âdetâ acze düşmüş bir kurum, Cumhuriyet’in en temel değerlerini, yani “Yurttaşların anayasa ve yasalar önünde eşit olduğu” ilkesini, savunacak, öyle mi? Bu iddiayla, parti kapatma davası açacak! Kim inanır size! Kendinizden başka…

Aykırılık öne sürdükleri 1982 Anayasası’nın Geçici 15. Maddesi ise hâlâ yürürlükte… 17 yaşındaki çocukları idam ettiren, işkencelerde yüzlerce insanın ölmesine, kaybolmasına, sakat kalmasına yol açan ressam bozuntusu bir kanlı diktatör, bu “anayasal” madde ile resmen korunuyor!

Atatürk, size, Cumhuriyet’i bu halde mi emanet etti? Cumhuriyet değerlerini yozlaşmayla, rüşvetle, adaletsizlikle, faşizmle gölgeleyin diye mi sizi görevlendirdi?

Adalet, kendisini temize çıkarmadığı sürece, toplumun altını oyan bütün şâibeli kişiler ve işlerden de hesap soramayacaktır. Evet, mücadele ettiğiniz insanlar çok temiz değil. Ahlâken iyice düştükleri de ortada. Ancak, kara, size de bulaşmış durumda. Temizlik diyecekseniz, temiz olacaksınız.

Hâmiş: Tayyip Bey, hazır Baykal gibi bir “uzlaşma” profesörü bulmuşken, şu 12 Eylül Anayasası’nı, topyekûn çöpe atsanız, hani, giderayak bir hizmet yapmış olursunuz.

28-30 Mart-2-3-6-7 Nisan-5 Mayıs 2008

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir