Nükleer Gereklilik Ve Türkiye

Petrol ve doğalgaz fiyatlarının sürekli arttığı ve buna karşın rezervlerinin azaldığı dünyamızda her ne hikmetse hala enerji politikasını düzenlememiş bir ülke var; Türkiye. Ülkemiz net bir enerji ithalatçısı durumunda. Enerji gereksinimimizin % 70’inden fazlasını ithal etme durumundayız.

Özellikle Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru hattından sonra enerji koridoru olma yolundaki gelişmelerle stratejik açıdan tedarik sorununu bir bakıma garanti almış isek de bu enerjinin ulaşımı ve tedarikinin, ciddi bir savaş durumunda ne hal alacağı da ayrı bir soru işaretidir. Ayrıca halen elde ettiğimiz elektrik enerjisinin halka yansıtılan fiyat düzeyi son derece yüksek olduğu gibi, sanayimizin rekabet gücünü de olumsuz olarak etkilemektedir. Söz konusu sorunlara cevap verip, çözüm olabilecek nükleer enerji yaklaşımı ise dünyanın 20 büyük ekonomisinden biri olan Türkiye’ye hiç yakışmamaktadır.
NÜKLEER ENERJİ VE DÜNYADA KULLANIMI
Dünyada halen değişik teknolojilerde elektrik üretimi yapan 440 adet nükleer reaktör vardır. İnşa halindeki yeni santral sayısı 24 ve planlanan reaktörler de 37’dir. Ayrıca bu teknolojinin, dünyadaki elektrik enerjisi gereksinimini karşılama oranının halen %16 olduğu göz önüne alındığında çıkan sonuç önemlidir. 103 adet nükleer reaktör sahibi olan ABD elektrik gereksiniminin % 19.9’unu, 59 adet reaktörü olan Fransa ise % 78’ini nükleer santrallerden elde etmektedir. Ayrıca Fransa nükleer enerjiye dayanan bir enerji ihracatçısıdır ve Orta Avrupa ülkelerinin çoğunun elektrik gereksinimini karşılamaktadır. 53 reaktörü olan Japonya, halen iki adet inşa halinde ve 13 adet sipariş etmiş olduğu nükleer reaktörle de enerji kaynaklarının fakirliğini telafi etmeye çalışmaktadır.
YENİ ÇALIŞMA VE GELİŞMELER
Günümüzde temiz ve güvenli nükleer enerji için ciddi çalışmalar yapılmaktadır.Bu bağlamda çeşitli uluslararası anlaşmalar yapılmış, nükleer enerji elde edilirken bununla ilgili teknoloji ve malzemenin illegal yollardan terör gruplarının eline geçmemesi için önlemler alınmıştır. Teknolojinin gelişmesiyle sürekli üzerinde çalışılan yeni uygulamalar ve özellikle 12.000 reaktör/yıllık teknik deneyimle ciddi güvenlik parametreleri tesis edilmiştir. Bu çalışmalarla da nükleer enerjinin maliyetinin sürekli düşürülmesi gerçekleştirilecek ve enerji sağlama alanında rakipsiz konuma ulaşması söz konusu olacaktır. Esasen bugün bile nükleer enerji fosil yakıtlardan birçok ülkede daha ucuzdur ve reaktör dizaynlarının giderek azalmasıyla daha da ucuzlayacaktır. Sorun olan, nükleer atıkların depolanması konusunda yapılan yeni çalışmalar ve alınan önlemler de giderek çevrecileri tatmin eder hale gelmektedir.
Bütün bu gelişmelerin ışığında, çevreci endüstri ülkeleri nükleer enerjiye tekrar bel bağlamaya ve bu yönde ciddi politika değişikliklerine gitmeye başlamıştır. Bu bağlamda, dünyanın en büyük elektrik ithalatçısı ve nükleer santralsiz tek büyük Avrupa ülkesi İtalya nükleer enerjiye geçme çalışmaları yaparken Polonya’da da böyle bir yaklaşım belirmiştir. ABD ve Japonya bugüne dek göreceli olarak hafife aldıkları nükleer enerjiyi daha ön plana çıkaracak girişimlerde bulunmaktadır. Doğalgaza giderek bağımlılığı artmakta olan İngiltere de nükleer enerji yaklaşımına ağırlık vermeyi milli politika haline getirmeye hazırlanmaktadır. Güney Afrika, Fransa ve Finlandiya yeni tip reaktörlerin inşası için girişimde bulunmaktadır. Ciddi su kaynakları bulunan Brezilya, hidroelektrik santrallerin yanı sıra uzun vadede nükleer enerjiyi de ön plana çıkaracak çalışmalarda bulunmaktadır. Rusya da iç ve dış pazara dönük olarak nükleer endüstrisini geliştirme çabasındadır. Daha da önemlisi, dünya nüfusunun %40’ını temsil eden Çin ve Hindistan’ın dünyanın en iddialı iki nükleer programını geliştirmeye başlamasıdır. Her iki ülke bu yüzyılın ortalarında en az 250 nükleer santrale sahip olmayı hedeflemiştir.
DÜNYA URANYUM REZERVLERİ
Uranyum günümüzde ve görünen gelecekte nükleer enerji üretimi için en akılcı yol olarak gösterilmektedir. Dünya Nükleer Haberler Ajansı’nın verilerine göre, dünyadaki mevcut uranyum rezervi, üretim maliyeti kg başına 40 Doların altında 1.2 milyon ton, 80 Doların altında ise 3.4 milyon tonun üstündedir. Maliyeti 80 Doların üstünde olan rezervler düşünüldüğünde ise, günümüzdeki tüketim miktarıyla, 100 yıldan fazla bir süre uranyum tüketimi karşılanabilecektir. Keşfedilmemiş veya az güvenilir rezervlerle toplam miktarın 10 milyon tonun üstünde olduğu tahmin edilmektedir. Ayrıca nükleerden elektrik enerjisi üreten tesislerde elektrik enerjisi üretim maliyeti içindeki yakıt maliyeti katkısı son derece azdır ve %10-17 düzeyindedir.Yine uranyum fiyatlarının günümüzde düşük seyretmesi, halen uranyuma olan talebin devamını kaçınılmaz kılmaktadır. Ayrıca, nükleer santrallerin bir özelliği de taze yakıtın kolayca depolanabilmesidir. Böylelikle uzun süre yakıt üreticilerine bağlı kalmadan enerji üretimi mümkündür.

TÜRKİYE VE NÜKLEER HAMMADDE KAYNAKLARI
Dünyadaki enerji yaklaşımları ve gereksinimler, Türkiye’nin sanayileşmesi ve geleceği için nükleer enerji santralleri kurmasını kaçınılmaz kılmaktadır. Son 20 yılda ciddi sanayileşme başarısı göstermiş G. Kore’nin 19, Hindistan’ın 14, İspanya’nın 9, küçücük bir ülke olan İsviçre’nin 5 reaktörü olduğu düşünülürse, sanayileşme yolunun ucuz ve dışa bağımlı olmayan enerjiden geçtiği açıktır. Ayrıca, G. Kore’nin 1 adet inşası devam eden ve 8 adet de sipariş vermiş olduğu reaktörler de göz önüne alınırsa, çağdaş ve hızlı sanayileşmede ucuz ve istikrarlı enerjinin önemi bir kez daha ortaya çıkar.
Dünyanın en pahalı elektriğini kullanan ülkeler arasında olan Türkiye’nin giderek artan petrol ve doğalgaz ithalatı ve bunun stratejik açıdan sakıncaları ortadayken, bugüne kadar bu konuya önem verilmemesi bir ihmal veya art niyet midir sorusunu da bu noktada akla getirmektedir. Bağlantısı yapılan pahalı doğalgaz ve petrol ile boru hatlarının çoğalması konusu tartışılması gereken hususlardır. Kaldı ki ülkemizde nükleer enerji elde etmek için doğal kaynaklar olması da bizim bu enerji türüne yönelmemizi ekonomik ve stratejik açıdan zorlamaktadır.
Ekonomikliği bugün için sorgulansa bile uranyum ve toryum açısından yerli kaynaklarımızın varlığı gelecekte nükleer enerji kullanımında ülkemiz için bir güvencedir. Nükleer enerjide yakıt maliyetinin toplam üretim maliyeti içindeki yerinin çok az (yaklaşık %10-12) olması ve dünyadaki uranyum stoklarının ve rezervin fazlalığı nedeniyle görünür gelecekte yakıt maliyetinde fazla bir değişim ve artışın beklenmemesi de, ithal uranyum ile bile nükleer enerjiye geçebilmemiz için bizi özendirecek özelliklerdir.
Yerli kaynaklarımız içinde yaklaşık 9000 ton olan düşük vasıflı uranyumun ekonomik gözükmese yakıt olarak kullanılması, ulusal kaynak olması bakımından değerlendirilmesini söz konusu edebilir. Ayrıca, zaman içinde geliştirilebilecek yeni teknolojilerle sahip olduğumuz bu düşük değerli uranyumun yakıt olarak daha ucuza mal edilmesi de olasıdır. Yine, ülkemizde 380.000 ton tenör ortalaması düşük (yaklaşık %0,2) toryum bulunmaktadır. Türkiye sahip olduğu rezerv ile 1 milyon 306 bin tonluk rezerve sahip Brezilya’dan sonra dünyada ikinci sırada yer alıyor. Toryum nötron ile tepkimeye girdiğinde bölünme ihtimali yok denecek kadar düşüktür. Bundan dolayı günümüzde halen ticari olarak kullanılmamaktadır ve dünyada toryuma dayalı kurulmuş nükleer enerji santrali henüz yoktur. Ancak yakıt çevrimi ile ilgili ABD, Rusya Federasyonu, Almanya, Kanada, Kore ve Japonya’da yürütülen araştırmalar son aşamasına gelmiştir. Japonya, elinde hiç toryum bulunmamasına rağmen, toryumla çalışacak nükleer enerji santrallerine yönelik çalışma yapan ülkelerden biridir. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu’nun da 1980’lerde fosforik asitten uranyum elde edilmesi için yapmış olduğu çalışmalar da üzerinde durulması gereken bir olgudur. Bu tür ve nükleer yakıt elde edilmesi yolundaki çalışmaları yapabilecek bilgi ve birikimin Türkiye’de büyük ölçüde olması, gelecek için öz kaynaklarımız açısından hazırlıklı olduğumuzun ve enerji açısından başka seçeneklere sahip bulunduğumuzun işaretini vermektedir.
Bu bağlamda, halen, pilot proje çalışmalarını yapan TAEK’e bağlı Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi’nin 1 MW’lık, çalışması 1977’de durdurulan TR-1 Araştırma reaktörü ve 1995’te çalışması durdurulup halen 300 KW’lık çalışma izni olan ve yeniden işletmeye alınma sürecindeki 5 MW’lık TR-2 Araştırma reaktörleri vardır. Ayrıca İTÜ Enerji Enstitüsü’nün işletmede olan 250 KW’lık TRIGA MARK II Araştırma Reaktörü vardır.
YENİLENEN NÜKLEER SANTRAL HEVESLERİ
Bütün bunlardan anlaşılacağı üzere nükleer enerjiye dönük bir yaklaşım çok gerçekçidir ve bunun bu güne kadar gerçekleşememesini ekonomik krizlere de bağlamak olası değildir. Çünkü Türkiye’de son yıllarda hortumlanan ve sokağa atılan veya dışarıya faiz olarak ödenen paralarla onlarca nükleer santralin inşası gerçekleştirilebilirdi. Yine bu konuda, deniz kirliliği ve ormanların yok edilmemesi gibi önemli konularda başarısızlıkları ortada olan çevreci örgütlerin ülkemizde, CO2, SO2 ve NOx emisyonlarına neden olmaması bakımından çok daha temiz kabul edilen bu enerjiye engelleyici bir tavır koyabilmiş olmaları da düşünülemeyeceği gibi, böyle bir tavır gerçekçi de olmaz.
Enerji Bakanlığı’nın ifadesine göre, 2015’lerde tüketimimizin % 8-10’unu sağlayacak üç adet nükleer santral kurulması planlanmaktadır. İnşaatı yılan hikayesine dönen Akkuyu enerji reaktörünün faaliyete geçirilememesinin yanı sıra, 2000 yılındaki ekonomik krizle beraber yatırım olanaklarının azalması ve buna karşın kısa vadede daha çabuk enerji elde edilmesi için politika değişikliğine gidilmesi, ülkemizi ağırlıklı olarak doğalgaz seçeneğine yöneltmiştir. Böylelikle kısa dönemde, çok hızlı ve göreceli olarak ucuz gibi gözüken bu yatırımlarla, kritik düzeye gelen elektrik enerjisi sağlamada başarılı olunmuşsa da, basında sürekli şekilde izlediğimiz üzere yapılmış olan kötü anlaşmalarla Türkiye’ye uzun vadede çok daha pahalıya mal olacağı anlaşılan doğalgaz dönüşüm santralleri kurulmuştur. Maalesef böylelikle hem halkımız hem de endüstrimiz dünyanın en pahalı elektriğini kullanma durumunda bırakılmıştır. Bu nedenle inşaatı planlanan ve 2015’lerden itibaren 4500 MW’lık nükleer enerji üretmeyi hedefleyen yaklaşım olumlu bir gelişmedir.
Nükleer enerji karşıtı bazı çevrecilerin iddialarının aksine, nükleer santrallerin çevre ve insana zarar verme riski, günümüzde kullandığımız diğer enerji üretim yöntemlerine göre yok denecek kadar azdır. Bir nükleer santralin çevresinde yaşayan insanlara yüklediği yıllık doz doğal radyasyonun çok altındadır. Ayrıca, bu santraller CO2, SO2 ve NOx emisyonlarına neden olmaz, atık kül üretimi gibi bir sorun da yaratmaz. Her şeyden önemlisi son günlerde basında yer aldığı üzere, insanlarımızın ve çocuklarımızın sağlığına zarar verecek asit yağmurlarına da neden olmaz.
NÜKLEER GÜÇ VE ASKERİ AMAÇLAR
Enerji sağlamanın dünyamızda giderek vazgeçilmez yöntemlerden biri olacak nükleer enerji teknolojisinin bir diğer önemi de nükleer güç konumuna gelmede sağlayacağı yararlardır.
Bugünkü kitle imha silahlarının(KİS) erişmiş olduğu düzeyle silahlanma yarışının ulaştığı tehdit edici boyut bir bakıma geçmişteki dünya savaşları benzeri faciaların oluşmasını engellemiş olması yönünden olumlu ise de yarattığı potansiyel tehlike hala süregelmektedir. Küresel güç olan ABD ve eski küresel güç Rusya’nın yanı sıra bölgesel güç konumundaki bütün ülkelerin nükleer güce sahip olmaları üzerinde önemle durulması gereken bir konudur. Günümüzde bölgesel güç olan veya olma iddiasında bulunan bütün ülkelerin nükleer edinimlerinin olması bunun bir gereklilik mi yoksa rastlantı mı olduğu konusunu gündeme getirmektedir. Kuzey Kore’den başlayıp, Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Pakistan gibi birbirine sınırdaş olan ülkelerin nükleer güç edinim kapasiteleri, ilerde İran’ın da nükleer güç olması durumunda sınırlarımıza kadar uzanan bir “Nükleer Kuşak”ı oluşturacaktır. Bu nükleer kuşağın uzantısı olmaması halinde, 75 milyonun çok üstündeki nüfusuyla, çevresel birçok düşmanlığa açık ve geleceğin olası iklim savaşlarının üstesinden gelmesi gereken bir Türkiye’nin 21. yüzyılda sıkıntıya girmesi ve bölgesel rolünü de oynayamaması söz konusu olabilecektir. Nükleer güç ve caydırıcı bir nükleer korunma şemsiyesi edinimi artık bölgesel güçler için bir koşuldur düşüncesi bizi Türkiye’nin de bu potansiyele erişmesi gereğine inandırmaktadır.
Ayrıca dünyadaki nükleer envanter ve dünyada büyük askeri gücü olan bütün ülkelerin bu konudaki yaklaşım ve edinimleri bu gereğin önemini arttırmaktadır. 2004 yılı itibariyle dünyada toplam 19500 nükleer bomba vardır.
Bu bombalara sahip olan ülkelerin hemen hepsi bölgesel ve küresel güç olarak ciddi büyüklükte ordulara sahip olan ülkelerdir. Bir kısmının askeri gücü Türkiye’nin çok altındadır. Yaklaşık 800.000 kişilik bir orduyu besleyen Türkiye bunu bir zorunluluktan yapıyorsa, dünyada bu düzeyde ordu besleyen bütün ülkelerin nükleer güç sahibi olduklarının gerekçelerini araştırmalıdır. Bizi bu boyutta bir konvansiyonel güç tutmaya zorlayan nedenler, taktik ve stratejik nükleer edinimleri de gerektiriyor demektir.
Nükleer santralleri kurarak, askeri nükleer bir güç olma yolunda adım atma olanağını yakalayacak Türk Devleti’nin, son günlerde sevinerek izlediğimiz uzay teknolojisine dönük çalışmalarının yanı sıra nükleer güç olma konusunu da planlayarak bunu Milli Güvenlik Siyaset Stratejisine dahil etmesinde yarar vardır diye düşünüyoruz. Yine bugün başlasak gerçekleştirilmesi yıllar alacak bu çalışmaların yanı sıra, edinilebilecek bir nükleer gücü taşıyabilecek ve yine caydırıcılık açısından sağlanması kaçınılmaz platformların da geliştirilmesinde, elimizdeki ATACMS(160 km menzilli) taktik füze sistemlerini, 300km. menzille bizi sınırlayan (The Missile Technology Control Regime)anlaşmalarını zorlayarak ve hatta bu sistemleri stratejik platformlar haline getirerek geliştirme çalışmalarına başlanmasında yarar vardır. Böylelikle disiplinli ve dinamik bir orduya sahip bir büyük askeri güç olan, ancak; Doğu, Güney ve Kuzey’ indeki komşularının uzun menzilli balistik füzelerine savunma/caydırma amacıyla cevap verecek bir uzun menzilli balistik füze kabiliyetine sahip olmayan ülkemizin bu yeteneğe kavuşması sağlanmış olacaktır.
Ulusal bütünlüğe karşı yabancı ülkeler tarafından geliştirilen dış tehditlerin boyutlarının genişlemesi ve ülkemizde oluşabilecek olası baskıların hafifletilmesi ve hatta engellenmesi için caydırıcı bu tür mekanizmalara gerek vardır. Güney Amerika ülkesi Brezilya bile hiçbir çevresel tehdidi olmamasına karşın geleceğin nükleer güçleri içinde gösterilmektedir. Özellikle son günlerde, bütün eski müttefiklerimiz diye düşündüğümüz ülkelerin, parlamentolarında Sözde Ermeni Soykırımı ile ilgili kararlar almaları, Kıbrıs konusunda Türkiye’nin iyi niyetli politikasına ve kendi tutulmamış sözlerine karşın alabildiğine hala üzerimize gelmeleri, kötü niyetlerinin ve Sevr paralelindeki amaçlarının kesin belirtisidir. Türkiye karşıtı böylesi kötü emellilere karşı ülkemizi savunmanın daha etkin yolu, yalnız ve yalnız kendimize güvenmemiz, enerji gereksinimimizi daha milli ve devamlılığı olan akılcı kaynaklardan sağlarken bunla entegre olarak, üzerimizde oynanan oyunlara verilebilecek yanıtların çeşitliliğinin misliyle olabileceği mesajıyla çoğaltmamızdır.

Ali KÜLEBİ – TUSAM – BAŞKANVEKİLİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir