Nükleer Krizde İran’a Baskı, Hindistan’a Alicenaplık

ABD Başkanı George W. Bush, Asya ziyareti kapsamında bulunduğu Hindistan’da 3 Mart 2006 günü bir nükleer işbirliği anlaşması imzaladı.

Anlaşmaya göre Hindistan ABD’den sivil nükleer teknoloji alacak ve buna karşılık da tesislerini uluslararası denetime açacak.

Tesislerin uluslararası denetime açılması için Hindistan mevcut 22 nükleer tesisinden 14’ünü sivil kullanım kategorisinde sınıflandıracak ve bunlar denetime tabi olacak. Geri kalan 8 tesis askerî kategoride olduğundan denetim dışı kalacak. Anlaşma kapsamında iki ülke arasında ticaretin gelişimine ilişkin hükümler de var. Anlaşmadan Hindistan’ın daha kârlı çıkacağı söylenebilir, çünkü bu anlaşma Hindistan’ın nükleer politikasında uzun zamandır karşı karşıya kaldığı uluslararası izolasyonun da sonu demek. Hele hele aynı türden bir anlaşmayı Bush’un Hindistan’dan sonra ziyaret ettiği Pakistan’dan, Pakistan’ın da bu yönde talepte bulunmasına rağmen benzeri bir anlaşmayı esirgediği düşünülünce Hindistan’ın kazancı daha da anlaşılır. Aslında Hindistan’la nükleer işbirliğine giden ilk devlet ABD değil. Bush’tan önce Yeni Delhi’yi ziyaret eden Fransa Cumhurbaşkanı Chirac da benzeri bir anlaşmayı 20 Şubat’ta Hindistan Başbakanı Sanjoy Majumder ile imzalamıştı. Dünyanın en büyük nükleer gücü olan ABD’nin böyle bir anlaşmaya varmasının Fransa’ya göre daha dikkat çekici olması normal. Belki de bu nedenle ABD-Hindistan anlaşması daha detaylı ve sonuçlanması daha güç oldu.

İran’a baskı, Hindistan’la anlaşma…

Önce Fransa’nın sonra ABD’nin Hindistan’la yaptıkları bu nükleer işbirliği, her iki ülkenin İran’ın nükleer programı konusunda ortak hareket ettikleri ve İran’dan nükleer faaliyetlerini durdurmasını istedikleri dikkate alınınca gerçekten manidar bir hal arz ediyor. Hatırlanacağı gibi 4 Şubat 2006’da Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nun (UAEK) yönetim kurulu, İran’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne rapor edilmesine karar vermişti. Karar 27’ye karşı 3 oyla alınmıştı ve 5 tane de çekimser vardı. Karşı oylar Venezüella, Suriye ve Küba’dan gelirken; Cezayir, Beyaz Rusya, Endonezya, Libya ve Güney Afrika çekimser oy verdiler. Rusya ve Çin, kararı Konsey’in marttan önce herhangi bir işlem yapmaması kaydıyla desteklerken, Fransa şartsız desteklemişti. Rusya ve Çin’in istediği üzere marta kalan mesele UAEK’nın 6-8 Mart tarihli toplantısında yeniden değerlendirildi. Kurum başkanı El Baradey’in raporunun sızan hüküm cümlesi “Kurum, şu aşamada İran’da beyan edilmemiş nükleer materyaller ve aktiviteler kalmamıştır sonucuna varacak halde değildir” dediği için, İran’ın UAEK ile tam bir işbirliği yapmadığı gerekçesiyle Güvenlik Konseyi’ne sevki hayli yüksek bir ihtimal. Görüldüğü gibi ABD’nin ve Fransa’nın, Hindistan’a ve İran’a tavırları aynı değil. Şüphesiz İran ve Hindistan arasında nükleer program bakımından farklar var. İran’a ve Hindistan’a takınılan tavırların farkını analiz etmeden günümüz dünyasında nükleer enerjinin kullanım rejimini hatırlamakta fayda var.

Günümüzde nükleer enerjinin kullanımına ilişkin iki uluslararası enstrüman var. Bunlardan birincisi 1956 yılında, zamanın ABD başkanının “Barış için atom” sloganıyla ifade ettiği, nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanılmasını sağlamak, nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla talep eden ülkelere yardımcı olmak ve bunu denetlemek için kurulan, adını son günlerde sıkça duyduğumuz Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK). İkincisi ise 1968 yılında imzalanıp 1970’te yürürlüğe giren Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması (NPT-Nuclear Non-Proliferation Treaty). UAEK çoğu uluslararası örgütte olduğu gibi devletlerin egemenliği ilkesine dayandığından, tek başına herhangi bir devlet üzerinde bir yaptırımı yok. Hatta denetleme ve yardım gibi işlevlerini de ancak üye devletlerin rızası dahilinde yapabilir. Yapabileceği tek yaptırım günümüz uluslararası düzeninin yegane yaptırım gücüne sahip olan kuruluşuna, yani BM Güvenlik Konseyi’ne, rapor etmek. İran konusunda da şimdilerde bunu yapıyor. NPT’ye gelince. Üç ayak üzerine inşa edilmiş bir sistem: Birincisi, nükleer silahların yayılmasının durdurulması, bu çerçevede nükleer silahların oluşumuna ilişkin her türlü alışveriş yasaklandı. İkincisi, mevcut nükleer silahların yok edilerek nihai bir nükleer silahsızlanmaya varılması. Üçüncüsü, nükleer enerjinin barışçıl kullanımının UAEK denetiminde en tabii hak olarak kabulü. Mamafih, NPT ancak imzalayan devletleri bağlıyor. Günümüzde 187 devlet NPT’ye imza koymuş durumda. İran, imzalayan devletlerden. İmzalamayan devletlerin başında İsrail, Hindistan ve Pakistan var. NPT dahilindeki ülkelerin sadece barışçıl nükleer tesisleri değil, askerî nükleer tesisleri de karşılıklı görüşmeler dahilinde bir tür UAEK gözetimi içinde. En azından nükleer silah kapasitelerini rapor etmek durumundalar. Bu nedenledir ki bugün İsrail’in nükleer silahlara sahip olup olmadığını kesin olarak bilmiyoruz. Genel kanı İsrail’in buna sahip olduğu yönünde. Her ne kadar İsrail henüz bir nükleer denemede bulunmamış ve NPT dahilinde olmadığı için UAEK’ya herhangi bir bilgi vermek durumunda değilse de nükleer silaha sahip olduğunu hiçbir zaman yalanlamadı. Pakistan ve Hindistan’ın nükleer silaha sahip olduğunu, gerçekleştirdikleri denemeler dolayısıyla biliyoruz. ABD, Rusya, İngiltere ve Fransa nükleer silaha en önce sahip olanlar ve NPT kapsamında olduklarından da bilinen nükleer güçler. Kuzey Kore önceleri NPT’ye taraf iken sonra imzasını geri aldı ve nükleer silaha sahip olduğunu ilan etti; ama henüz başarılı bir deneme gerçekleştirmedi. İran’ın şu anda nükleer silah teknolojisine sahip olmadığı açık. Hatta uzmanlar İran’ın nükleer silah teknolojisini elde etmesinin yıllar alacağını söylüyor. Öyleyse bütün bu gürültü nedir ve neden NPT içinde olan ve nükleer silah peşinde olmadığını, sadece enerji kaynaklarını çeşitlendirmek için nükleer enerjiye ekonomik olarak talip olduğunu beyan eden ve nükleer silah üretimini ve kullanımını en yüksek dinî lideri Ayetullah Ali Hamaney’in fetvası ile yasaklayan İran’ın üzerine gidiliyor da NPT’ye bile taraf olmayan Hindistan’a alicenaplık gösteriliyor?

Önce İran’ın nükleer programı konusunda biraz daha bilgi verelim. İran, UAEK ve NPT’ye en baştan üye olan devletlerden. Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımı uluslararası antlaşmalarda, örneğin NPT’nin 4. maddesine göre, devletlerin dokunulmaz hakkı olarak tanımlanıyor. Şimdilerde İran Devlet Başkanı Mahmud Ahmedinejad “nükleer enerji İran’ın en tabii hakkıdır” derken bunu kastediyor. İran’ın nükleer programı 1970’lere kadar gider. Şah Rıza Pehlevi ülke genelinde 20 tane nükleer santralın inşası için planların yapıldığını anons etmişti. Gariptir bu program ABD ve Avrupa’nın desteğiyle başladı. 1979 İran devrimine kadar ABD ve Almanya İran’a destek verirken, devrimden sonra Rusya ve Çin destek vermeye başladı. İran’ın nükleer enerji tesislerini inşa etmesi UAEK ile yaptığı emniyet tedbirleri (safeguards) dahilinde en tabii hakkıydı. Lakin, sorun 2002 yılında Natanz ve Arak’ta iki tane UAEK’ya beyan edilmemiş tesisin bulunduğunun ortaya çıkmasıyla başladı. Gerçi, İran fiilî nükleer işleme başlamadan santralların inşasını rapor etmek zorunda değildi; ama 18 yıldır sürdüğü anlaşılan bu projelerin gizlenmesi de biraz manidardı. Günümüze kadar uzanan kriz böylece başlamış oldu.

Çin’e karşı Hindistan’la denge kurmak adına…

ABD her fırsatta İran’a karşı baskı koydu. İran da UAEK ile tam bir işbirliği yapmış izlenimi vermedi. El Baradey İran’ın işbirliğinin yeterli olmadığını birkaç kez açıkladı. Lakin, UAEK, İran’ın NPT’yi ihlal ettiğini de hiçbir zaman söylemedi. İran, Ekim 2003’te İngiltere, Fransa ve Almanya ile vardığı anlaşma çerçevesinde gönüllü olarak uranyum zenginleştirmesine ilişkin bütün faaliyetlerini durdurduğunu ilan etti; ama 31 Temmuz 2004’te uranyum zenginleştirmesi için santrifüj inşasına başlayacağını söyledi. Bunun ardından ABD ve İran arasında günümüze kadar gelen kriz artmaya başladı.

Görüldüğü gibi bahse konu krizde, İran’ın sabıkası ve çelişkileri var. İki santralın 18 yıl gizlenmesi, UAEK ile tam bir işbirliğinin yapılmaması ve gönüllü olarak kendisinin durdurduğu faaliyetlerden dolayı tazminat talebi söylemleri gibi. Mamafih bütün bunlar UAEK altında karşılıklı görüşmelerle çözülemeyecek sorunlar değil. Böyleyken, önceki soruya dönersek, niçin İran konusunda gürültü ve Hindistan’a alicenaplık? Üstelik Hindistan, NPT’yi bile imzalamamış. Her ne kadar ABD ile varılan anlaşmada sivil tesislerin UAEK denetimine açılacağı üzerinde mutabakata varıldıysa da, sivil tesis-askerî tesis sınıflamasını Hindistan kendisi yapacak. Halbuki bunun, yürürlükteki kurallar gereği, UAEK ile görüşmeler çerçevesinde yapılması lazım. Yani Hindistan’ın da sabıkası var. O zaman ABD’nin Hindistan’la yaptığı anlaşmanın açıklaması tamamen politik. Yani Çin’e karşı Hindistan’la denge kurmak. Dolayısıyla ABD de sabıkasız değil. Örneğin NPT’nin 1. maddesi “herhangi bir alıcıya” nükleer silah ve teknolojisinin transferini yasaklarken, ABD ve İngiltere yer yer bu transferi yaptılar, maddenin nükleer silah sahibi olanlarla olmayanlar arasında geçerli olduğu bahanesiyle. Yine, antlaşmanın 5. maddesinde nükleer teknolojinin barışçıl kullanımı için transferinde ayrımcılık yapılamayacağı çok açık belirtilmişken ABD, Hindistan’la yaptığı anlaşmanın benzerini Pakistan’la yapmadı. Özetle, hem İran’ın hem de adı geçen çoğu devletin sabıkası var. İran üzerine böylesine varmanın hukukî nedenleri zayıf. Politik nedenler ise herkesin bildiği üzere, 1979 İran devrimi sonrası İran-ABD sürtüşmesi ve 11 Eylül sonrası Batı’da oluşan negatif İslam algısı. İran’ın NPT ve UAEK sistemi dahilinde nükleer enerjiye hakkı olduğu argümanına, ABD ve Batılı ülkeler İran’a “güvenilemeyeceği” şeklinde cevap veriyorlar. Çünkü, nükleer enerji için kullanılan yakıt, kolaylıkla nükleer patlama için de kullanıma dönüştürülebiliyor. El Baradey bir açıklamasında bugün dünyada 50’den fazla ülkenin, sahip olduğu nükleer enerjiyi nükleer silaha dönüştürme kapasitesine eriştiğini söylemişti. Bu durumda kim kime güvenecek?

DOÇ. DR. A. NURİ YURDUSEV
ODTÜ ULUSLARARASI İLİŞKİLER BÖLÜMÜ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir