Nükleer Sığınak Mars – Hacı Ahmed Kayhan Dede Anlatıyor-

Bu yazıyı Baki Günay Bey’in Anka Kuşu’nun sırrı isimli yazısıyla birlikte okumanızı öneririz.
Aşağıdaki yazı, Ahmed Kayhan Dede’nin Ruh ve Bedeb isimli kitabından alınmıştır.


BARIŞA DAVET III


1. NÜKLEER SIĞINAK: MARS


Nükleer bombayı icad eden, geliştirip, yaygınlaştıran insanoğlu Dünyayı yoketme aşamasına gelmiştir. Tarihindeki bu en büyük soruna köklü bir çözüm bulmakta geciken insanlık ümitsiz ve çaresizdir. Bu durumda teknoloji ve maddi olanağa sahip olanlar, olanaklarını en sonuna kadar kullanarak, yeryüzünden başka mekanlar bulup, dünyamız ateş topu haline gelmeden oralara taşınma, oralarda yaşamanın yollarını aramaktadırlar. Onlara sorarız: Üzerinde yaşadığımız dünyanın insan hayatı için mükemmel yaşam şartlarını, doğal olarak içerisinde barındırdığı hava, su ve toprağını hangi gezegene götürebilirsiniz?


Yirmi yıl önce Viking 1 ve Viking 2 uzay araçları ile başlayan Mars’ın fethi, Pathfinder ve robot Sojournur ile tamamlanmıştır. Mars’ın atmosferi, topografyası, haritası, toprağının ve taşlarının bileşimleri artık büyük ölçüde bilinmektedir. Önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde taş toprak örnekleri getirecek araçlar yollanacaktır. Dünya’dan kontrol edilebilen robotlar, insana hiç gerek kalmadan istenilen bütün bilgileri insandan daha iyi bir şekilde elde edebilmektedir. Bütün bu gelişmelere rağmen, insanoğlunun Mars’a insan indirme kararlılığında olduğunu görüyoruz. Önümüzdeki yüzyılın başında eğer Amerikan kongresi onaylarsa 20-30 Milyar ABD doları bütçeli, insanlı Mars yolculukları başlıyacak ve Mars kolonileri kurulacaktır. Ikiyüz milyon kilometre ve yedi ay uzaklıktaki bir gezegende gönüllü mahkumlardan oluşan bir koloni planlanmaktadır.


Dünya’dan bu kaçışı zorunlu kılan sebep nedir? Bu arayış ilahi bir hükmün mü gereğidir, yoksa daha çok, ’benden sonra tufan’ dedirten ve insana yakışmayan bir tutumun ürünü mü?


Söz konusu gezegenler arası keşif, daha önceki keşiflerden çok farklı özellikler taşımaktadır. Bilimsel araştırmaların amacı topluca insanlığa hizmet etmek olmalıdır ve genellikle öyle olagelmiştir. Yeryüzünde daha önceden bilinmeyen toprak parçalarına, kıtalara yönelik keşiflerin amacı, zenginlik ve güç elde etmek, yeni olanaklar aramak, hatta macera aramaktı. Ay’a erişmek iki süper güç arasındaki üstünlük yarışının sonucunu belirleyecekti.


Ya Mars’ın keşfi? Bu yolculuğun oraların zenginliğinin, doğal kaynaklarının, ilminin, medeniyetinin Dünya’ya taşınması veya yeryüzü yönetimlerinin, devletlerin kendilerine bağlayacakları yeni topraklar elde etme amacına hizmet ettiğini ya da bir güç gösterisi, bir yarış, bir ideal olduğunu savunmak zordur.


Bu keşif çabalarının amacı, Mars’ın nükleer bir sığınak haline getirilmesidir. Ve bu girişimin, Dünya, atom bombası dediğimiz kıyamet silahlarıyla ateş topu haline dönüşmeden önce sonuçlanması gerekir.


Atmosferi %95 oranında karbondioksitten oluşan, atmosfer basıncı dünyanın atmosfer basıncının %1’i kadar olan, bir günde sıcaklığın 20 ile 120 santigrad arasında değiştiği, kozmik ve ultraviole ışınlarına karşı korumasız olan Mars’ta yaşamak, Dünya yörüngesinde dönen uzay istasyonlarında yaşamak gibidir. Mars’ta yalıtılmış ortamlarda yaşayacak olan insanın, bu ortamlardan dışarı çıkarken uzay istasyonlarında olduğu gibi özel elbiseler giymesi gerekecektir. Yer çekiminin Dünya’dakinden üçte bir oranında az olması insanın metabolizmasını da olumsuz yönde etkileyecektir. Insanın beş duyu organından sadece gözleri işe yarayacaktır ki bu işlevi uzay araçları ve robotlar insandan çok daha iyi yerine getirmektedirler. Dolayısı ile ’Mars’ta nükleer sığınak’ hedefine ulaşabilmek için koşulların çok zorlanması gerekecektir.


Nükleer silahların sorumsuzca kullanılacağı bir Dünya savaşında insan ne denizlerin kilometrelerce altında ne de Dünya yörüngesindeki uzay istasyonlarında sağ kalamaz. Yörüngelerdeki uyduları yerden vuracak laser topları üretilmiş denenmeyi beklemektedirler. Mars toprağı canlıların temel ihtiyaçları olan karbon ve nitrojen açısından zengindir. Ayrıca toprakta kimyasal olaylar olmaktadır. Bu önemli özellikler Ay toprağında yoktur. Bu nedenle Mars nükleer bir sığınak olarak, Ay’dan daha elverişlidir.


Mars’taki nükleer sığınağa kapağı atan, en iyi ihtimalle, bir kaç yüz kişi bu gezegende ne yapacaklardır? Milyarlarca insan yeryüzüyle birlikte yok edildiğinde, Mars’taki bu insanlar “biz kurtulduk” diye sevinecekler midir?


Yeryüzüne geri dönme, geri dönünce yaşanacak bir ortam bulma imkanları kalmayacağına göre bu keşifler neye hizmet edecektir? Uzaydan bizleri kurtaracak, savaşa çözüm bulacak, mahvedilen dünyayı onaracak bir ilimle, teknolojiyle mi dönülecektir?


Eğer insan uzaya ilim, teknoloji ve medeniyet taşıyorsa, (ki o gezegenlerde bu hizmeti taleb eden yoktur), niçin hemen burada, dünyada bu hizmetleri bekleyenlere çare olmuyor? Bunu görebildiğimiz, düşünebildiğimiz halde, niçin hala bu dünyayı aklı selimle imar etmek yerine yakıp yıkmaya çalışıyoruz?


2. KIYAMET SİLAHLARI: NÜKLEER BOMBALAR


Nükleer araştırmalar macerasının başlangıcında —hemen her bilimsel buluşta olduğu gibi— iyi ve kötü kullanım olanağı birbirine eşit ağırlığa sahiptiler. Iyi ve kötü yanyana duruyorlardı. Üreten, kullanan ve talep edenler açısından bu ikili kullanım olanağı zaman içinde birlikte geliştiler ama bu keşfi önce karanlık ve kötü yüzüyle tanıdık. Hiroşima ve Nagazaki’de insanların kobay olarak kullanıldığı toplu katliamların peşinden “madde enerjisinin keşfi” gündemi yavaşça işgal etti. Bu keşif, daha sonra enerji (tehlikeli de olsa), sağlık, ulaşım alanlarında insanlığın hizmetine sunuldu. Ama atom enerjisinin esas işlevinin yıkım ve ölüm olduğu gerçeğini kimse unutmadı. Bu buluşun karanlık yüzü aydınlık yüzüne her zaman baskın çıktı.


Yüzyılımızın son dönemlerindeki caydırıcılık stratejilerinin neden olduğu bir silahlanma yarışı içinde başını alıp giden atom silahı üretimi, dünyayı defalarca yokedebilecek bir kıyamet silahları stoğu oluşturdu. Şu anda yeryüzünde bilinebildiği kadarıyla 21.000’nin üzerinde kıyamet silahı var. Bu Hiroşima’daki patlamanın neredeyse 500.000 katı patlama gücüne eşittir.


Dünyanın siyasal yapısının tek kutuplu bir nitelik kazanmasıyla, insanlığın önünde barış için bir umut ışığı belirdiği düşünülmeye başlanmıştı. Fakat ne yazık ki dağıldı dediğimiz süper güçten canavarlar doğdu. Denetimsiz atom silahları ve bu silahların yapımında kullanılan uranyum, plutonyum ve cihazlar silah tacirleri tarafından satılır duruma geldi. Sonuç olarak, artık yeryüzünde yalnızca devletlerin kendilerince sorumlulukları altına aldıkları kıyamet silahları yok. Terör örgütlerinin, yasadışı çıkar gruplarının ellerinde de kıyamet silahları var. Ve taraflar artık birbirini denetliyemez duruma gelmişlerdir. Çok yakın bir gelecekte, herhangi bir yerde ve herhangi bir zamanda kıyamet silahları çıkar grupları arasında pazarlık meselesi haline gelebilir. Artık topyekûn yıkımın başlangıcı olabilecek ilk kıyamet silahının tetiğine kimin, hangi sebeble, nerede ve ne zaman basacağını kimse bilmiyor. Şüphe yoktur ki bunun sonuçlarıyla bütün taraflar ve tüm insanlık yüzyüze gelecektir.


Güneşe, galaksilerdeki tüm yıldızlara güç veren enerji, bu kez, aklı durduran bir felaketin emrine koşulacak, olanca şiddetiyle yeryüzüne salınıverilecektir. Ilmimizi kullanarak yarattığımız gerçek, işte budur.


3. TAŞ DEVRİ Mİ, UZAY ÇAĞI MI?


Öyleyse, ilk bakışta anlamsız gibi görünse de, sorabiliriz: İnsan bugün, Uzay Çağı’nda Taş Devri’ndekinden gerçekten daha mı ilerde? Bu soru, Ay’a ayak basan, Mars’a, Güneş’e araç gönderen, diğer gezegenleri ziyaret etmeye hazırlanan, bilimin ve tekniğin zirvesindeki insanın, insanlık özelliklerinde, barışseverlik ve ahlakta, bir arpa boyu bile yol almamış olduğuna işaret ediyor. Bilim adamları ve tarihçiler, dünyanın son 5400 yılının yalnızca yüz yılında barış yüzü görmüş olduğunu hesaplıyorlar. Uçaklar ve uzay araçları ile göklere tırmanan Uzay Çağı insanı, Taş Devri insanının yalnızca traşlı ve kravat takmış biçimidir, diyebiliriz. Üstelik hemcinsini ve geri kalan dünyayı yok etme olanağı olmadığından, mağara insanının zorunlu bir masumiyeti vardı; Taş Devri insanları arasındaki çatışmalar, yalnızca çatışmakta olan taraflara zarar verirken, günümüzde bu çatışmalar milyonlarca masum insana ve onların yaşam alanlarına ciddi bir biçimde zarar vermekte. Uzay Çağı insanı sahip olduğu teknolojisi kadar insan olma irfanını ve ahlakını edinmediğinden, çok daha yıkıcıdır.


Oysa Uzay Çağı insanı bu irfana ve ahlaka her zamankinden daha yakın olma şansına sahiptir.


4. GÜNEŞ, SU, TOPRAK


Uzaydan bakıldığında, toprak ayrımsızca birbirine karışmış olarak bütün atalarımızı içinde barındırır. Her türlü coğrafya ve kültür sınırları yiter giderler. Şimdiye kadar derin bir unutkanlıkla gözardı ettiğimiz gerçek, Uzay Çağı insanı olarak, gözümüzün önünde apaçık bir fizik gerçeklik olarak, artık unutamayacağımız kadar yakınımızda.


Gezegenimiz ve üzerindeki yaşamı var eden güneş, su ve toprak da hiç durmaksızın bize birliğimizi işaret ederler. Güneşin ışık vermesinde, ısıtmasında, suyun yaşatmasında, arındırmasında, toprağın taşıyıcılığında, nimetlendiriciliğinde hiç bir tür ayrım gözetme bulunmaz; Güneş, su ve toprak, dil din, ırk ve benzeri hiçbir ayrım gözetmeksizin tek bir kardeşlik olarak hepimizi kucaklar. O halde biz ayrımları düşmanlığa dönüştürme hakkını nereden aldığımızı sanıyoruz?


Topyekünüz. Ve bu topyekünün yaşamından da insan sorumludur. Bu da insanın insanlığına nakşedilmiştir.


Eğer insan bu topyekünü koruyamazsa, o zaman doğa unsurları, insanı ve gezegenimizdeki canlı yaşamı ölümde birbirlerine bağlayacaktır; rüzgar ve su, iki ülke arasındaki ufak bir sürtüşmeden bile doğacak zehirli bir serpintiyi, bu ülkelerin sınırlarının çok ötesine taşıyacaktır. 1986 yılında Çernobil atom santralındaki kazanın etkilerini Kanada, ABD ve Japonya’da gördük. Biliyoruz ki, tek bir atom silahı bile, bir atom reaktörünün uğrayabileceği en kötü kazanın yol açtığından çok daha geniş bir alanda yaşamı tehdit edebilecektir.


Şunu da biliyoruz; tek bir atom silahı bile kalsa, tüm gezegenimizde yaşam tehdit altındadır ve önlemler yerküresel olmalıdır. Bu da hemen, şimdi olmalıdır. Çünkü gezegenimiz anbean insanoğlunun sorumsuzca ve büyük para ve emek yatırımları ile inşa ettiği “kıyamet makinası”nın tehdidi altındadır.


Hiroşima’dan bu yana hep aynı yol ayrımındayız: Insanlık, ya topyekûn yaşamın sorumluluğunu edeple taşıyarak, yaşam hazzını gelecek nesillere de bağışlamayı öğrenecek, ya da hiçbir şey öğrenmemiş olarak, gezegenimizle birlikte yokoluşa gömülecektir.


5. YENİ DÜNYA YA DA KIYAMET ÇAĞI


İlk atom bombasının patlatıldığı 1945’ten bu yana yeni bir dünyada yaşadığımızı söyleyebiliriz. Hiroşima insanlık tarihinin belki de en önemli dönemecidir. O dönemeçten beri insanlık yokoluşunu kendi iradesinde taşıyor. 52 yıldır da çocuklarımız kendi ellerimizle açtığımız Kıyamet Çağına doğmakta.


Kutsal bir söz, “İnsanlar kıyameti kendi elleriyle koparacaklardır,” der. Dehşeti söze sığmayan bir sona gittiğimizi biliyoruz, konuşuyoruz ve hiçbir şey yapmıyoruz. Yani, güneşimize, galaksilerdeki tüm yıldızlara güç veren enerjinin bu kez yokoluşumuzun emrine koşulacağını, olanca şiddetiyle yeryüzüne salınıvereceğini biliyoruz, konuşuyoruz ve hiçbir şey yapmıyoruz.


Sanki kıyamete maruz kalan insanlar değil de algıları ve becerileri ancak kendi bedenlerini yaşatacak kadar çalışan, yalnızca özbenliğini düşünecek kadar akıllı iki ayaklı bir takım yaratıklar.


Bu cennet dünyamıza kendi ellerimizle son vereceğiz gibi görünüyor. Insan akıl ve vicdan ile donanımlı yaratıldığına göre kıyameti koparan eller artık insana ait sayılamazlar. Ve çılgınlığın böylesini henüz hiçbir yaratıkta görmedik. Işte topyekûn ölümümüz ve arkamızda bırakacağımız bir damla göz yaşı bile olmayan boşluk.


Bilge bir halk deyişi vardır: “Kendim ettim, kendim buldum, kime ne?”


6. ÇOCUKLARIMIZI ATEŞE BIRAKIYORUZ


Çocuğumuzu bir odaya bırakacağımızı düşünelim: bir tarafta ateş var, bir tarafta su. Odanın hangi yanına bırakırız çok sevdiğimiz evladımızı. Geleceğimiz için, çocuklarımız için ateşi söndürelim, işi suya bırakalım istiyoruz. Çocuklarımızı kendi ellerimizle ateşe atmayalım istiyoruz.


Eğer, Birleşmiş Milletler topluluğu olarak bizler, aklı selim ve vicdan hissiyle bu tehlikeye son veremezsek, çocuklarımız bu gücü nereden bulacak? Birleşmiş Milletler platformu bu tehlikeye tatmin edici bir çözüm bulamıyorsa, başka ne işe yarar; varoluşunun amacı nedir?


Ve eğer insanlar, insanlığa ve kendilerine acımıyorlarsa, hiç değilse dünyanın hayvanlarına, bitkilerine, Adem’le Havva’dan bu yana insanlığın yükünü taşımış olan bu masumlara acısınlar.

Gelişmiş ülkelerin silah üretim ve satışları, 100 milyarlarca dolarla ifade edilmektedir. Bu silahların sebebiyet verdiği ölümlerden, katliamlardan, bu silahları üreten ve satanların hiç mi sorumlulukları yoktur? Silahlara yatırılan paranın küçük bir kesri, nice fakir ülkeyi açlar listesinden silmeye yetecek seviyedeyken, 1997 yılında sadece Afrika kıtasında milyonlarca insan açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır.


Bir tek canlıyı, örneğin karaya vurmuş bir balinayı kurtarmak için gösterilen takdire değer çaba ve hassasiyeti niçin çocuklarımız ve insanlık için de göstermiyoruz.


7. İKİNCİ TUFAN


Bir su tufanı olan Birinci Tufan, Hz. Nuh’un gemisinde bulunmayan bütün canlıları yok etmişti. Bu açıdan Hz. Nuh’a Ikinci Adem diyebiliriz.


Bu kez bir ateş tufanı ile karşı karşıyayız. Su tufanı, dünyaya ve onun hayat barındırma yeteneğine zarar vermediği halde, ateş tufanı her şeyi yok edecek, yerküreyi küle çevirecektir.


Gerçeği gözardı etmenin yararı yoktur. Bütün Dünya devletleri, gerçeğin, şeytani hatanın farkındadırlar. Insanlık dünyayı yakmaya, üzerindeki insan, hayvan ve bitkileriyle beraber ateşe ve küle çevirip, yok etmeye hazırlanıyor.


Bu cehennem azabının sorumluluğunu kim yüklenecek? Bu evrensel acının, insanlığın ve yeryüzündeki hayatın katledilmesinin hesabını vermeye kim kendini hazır hissediyor? Bu sorunu biz çözmeyeceğiz de, Dünya dışından geleceğini sandığımız insanüstü varlıklar mı çözecek? Insanlar yalnız ben merkezci akılla mı, yoksa geneli, bütün insanlığın faydasını düşünen selim akılla mı hareket etmelidir?


Bizleri hareketlere sevk eden sözlerimize ve beyanlarımıza dikkat edelim. Yetkili kişinin tek bir sözü nükleer savaşları başlatabilir. Unutmayalım ki, bir söz herşeyi yok eder, bir söz herşeyi var eder.


8. ÜÇÜNCÜ ADEM


Üçüncü Adem kim olacaktır? Dünyadaki Ateş Tufanı’nı terkedip, uzayda yaşam şartları oluşturulmuş yeni nükleer barınağından, kıyamet oyunu seyredecek olan Üçüncü Adem’in kimliğinin ve milliyetinin kendisi için bile bir önemi kalmayacaktır.


Üçüncü Adem’in yeni barınağı neresi olacaktır? Mars mı?


Görünürdeki tek yaşanabilir yer, üzerinde olduğumuz gezegendir. Onbeş milyar ışık yılı uzaklığa, evrenin sınırlarına bakan bilim adamları, henüz dünyaya benzeyen tek bir gezegen keşfedememişlerdir.


Insanoğlunun nükleer bir savaş sonucu, bir uzay istasyonunda ya da başka bir gezegende en fazla beş yıl yaşayabileceğini varsaysak bile, buraya sığınanlar tekrar dünyaya dönmek zorunda kalacaklardır. Oysa dünyadaki radyasyon artıklarının etkisinin geçmesi için binlerce yıllık bir süre gerekecektir.


Bütün bunlar ayağımızın altında çiğnediğimiz alçak gönüllü toprağa biraz daha dikkatli, biraz daha düşünceli ve saygılı olmamız gerektiğini söylemiyor mu?


9. SORUNUN ÇÖZÜMÜ


Dünyayı tehdit eden nükleer felaket için kısa vadede ne yapılacağı açıktır: Bütün nükleer ve termonükleer silahlar en kısa zamanda yok edilmelidir. Ancak uzun vadede bu da bir çözüm değildir. Nükleer bir bombanın yapılabileceğinin 1939 yılında farkına varılmış, 6 yıl gibi bir süre içerisinde büyük teknolojik zorluklar aşılarak, 1945 yılında ilk nükleer bomba üretilmiştir. Dünyadaki bütün silahlar mucizevi bir şekilde bir anda yok olsa, insan bugünkü bilgi birikimi ve sahip olduğu teknoloji ile bu silahları birkaç hafta içinde tekrar üretebilir. Teşhisi iyi koymak lazımdır. Dünya’yı yok olmanın eşiğine getiren görünüşte nükleer silahlar, özünde ise insandaki kin, nefret, hırs, gurur gibi yıkıcı ahlak özellikleridir. Gerçek tehdit budur.


Yüz binlerce yıldır Dünya üzerinde yaşayan biz insanlar için artık bıçak kemiğe dayanmıştır. Ya merhamet, şefkat, sevgi gibi insanî özelliklerle donanarak Dünya’ya barışı indireceğiz, ya da bozguncular ve kan dökücüler olarak kıyameti kendi ellerimizle koparacağız.


10. ATEŞ YERİNE SU


Nefret, nefretle sönmez. Nefret, hoşgörü, merhamet ve nihayet sevgiyle söner. Ateşi ateşle söndüremeyiz; ateşi söndürmek için su lazımdır. Bugün, insanlığın herşeyden çok suya ihtiyacı vardır: Hayat suyu, Barış suyu. Açıktır ki, varlığımızı sürdüremezsek, bütün diğer ihtiyaçların da anlamı kalmayacaktır.

11. ÇIKIŞ YOLU


Yok oluş eşiğindeki insanlık, birliğinden ve özünden ayrı düşmenin acısını yeterince çekerek, tecrübe kazanmıştır. Insan aklı ve kalbi bir türlü yaşayamadığı birliği ve sevgiyi çoktan beri aramaktadır. Yaratılmışların en şereflisi olan insanoğlu peygamberlerin bize getirdiği ahlakla ahlaklanmaya çalışmalı, Alemin birliğini idrak edebilmelidir.


Tüm insanlığa sesleniyoruz:


Tek bir birlik olarak insanlığımızın çoktan yitirdiğimiz özünü yeniden yaşatalım. Bunun için de sahip olduğumuz dört büyük kitaptan; Tevrat, Zebur, Incil ve Kuran’dan yararlanalım. (Diğer bütün dinsel yazılar, doğrulukları ölçüsünde bunların şerhi, yorumu ya da açıklaması olarak düşünülebilir.) Ilahi emir mahiyetindeki bu dört kitaptan hangisi bütün insanlığın maddi ve manevi huzurunu tatmin ediyorsa onu kendimize önder yapalım. Bundan alacağımız güçle ateşe karşı su üretelim. Insan aklını ve kalbini hükmü altına almış olan nefsani ve şeytani dürtülerden arınalım.


Dünyamızı yok etmeye değil, onu insanca, aklıselimle, kalemle, tıbbın ve tekniğin şimdiki zirvesinden imar etmeye çalışalım.


Insan başta olmak üzere, insana yardımcı olan bitki ve hayvan alemleri ile birlikte, bütün dünyaya karşı biraz merhamet duyalım.


Kararı dünya liderlerine ve bütün insanlığa bırakıyoruz.


Bu dünyayı yaratanımız olan Allah’tan bir hediye olarak almış bulunuyoruz. Yerküre bize bir armağandır. Aklıselim ve vicdan ile, bu mekanı, bize emanet etmiş olan Allah’a iade edelim.


Maddi ve manevi insanlığı


son karıncasına kadar bütün hayvanlarıyla,


en küçük çiçeğine kadar bütün bitkileriyle dünyayı,


ulvi bir vicdan hissiyle seven; aklıselim sahibi;


Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı,


Ahmet Kayhan

Ruh ve Beden Shf .437

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir