NUREDDİN TOPÇU’DA DİN MEFHUMU

Merhum Nureddin Topçu (1905 – 1975) her ne kadar bilinen anlamıyla düşünce sistemi kurucusu bir filozof değilse de idealizmi olay ve varlıkları derin kavrayışı ile değerlendirme ve yaklaşımlarıyla kendine has ahlaki, felsefi ve estetik bir düşünceye sahip olduğundan biz kendisini bir filozof addediyoruz.

Felsefi gelenek içerisinde onu yerleştirebileceğimiz akım, 20. yüzyılın önde gelen sistemlerinden ‘hareket’ (action) felsefesidir.

Onu bize daha yakın ve sevimli kılan yanı ise içe dönük yaşam döngüsünü de Mevlevi meşreplerin semaları gibi döne döne en merkeze yakınlaştırmış olmasıdır.

Bu yakınlaşma akli deruniliği gönül ve sevgi zenginliğine dönüştürmüş, 20. yüzyılın en teşkilatçı kadroları ile ortak bir nefesle NEY üflemesini sağlamıştır.

Çıkan ses ve sedalarsa bu alınan nefesin vücudun hangi ruh dilimi üzerinden işlem gördüğü ile yakından alakalıdır.

Öncelikle Nureddin Topçu’nun bağlı olduğu Hareket Felsefesi’ni ve bu felsefe çerçevesin
de bazı değerlendirmeleri sunarak onun din felsefesine bir zemin hazırlamaya çalışalım:
Kendisinin bağlı olduğu Hareket Felsefesi’nin kurucusu Maurice Blondel L’action(Hareket)
adlı eserinde insan hareketlerinin aile,toplum,devlet ve insanilik basamaklarından geçerek Allah’a doğru ilerlediğini belirtir ve dinin hayatımızdaki diğer sistemlerden ayrı olmadığını bel
ki bütün hayatımıza ait bir hareket sistemi olduğunu açıklar.Blondel akıl ile inancın sahalarını birbirinden ayırmazken her şeye imanla ulaşmanın mümkün olduğunu söyler.Bu yönüyle salt aklın kuraklığıyla inançtan uzaklaşıp buhranlara düşen insanlara deva olmuştur.Din ile felsefeyi birbirine yakınlaştıran Hareket Felsefesi 18. yy’dan beri batıda gelişmiş olan pozitivist-materya list akımların karşısında ahlaki değerlerin bayrağını yükselten ruhçu bir felsefedir.

Nureddin Topçu bu felsefenin çerçevesinde,onun kavram ve metodlarını kullanarak,düşünce
lerini ortaya koyarken kendi milletinin buhranlarına milli bir yaklaşım sergilemiştir.İçe dönük bir tavır ve esefle geçmiş günlere hasret duymak yerine yeni bir iman hamlesi ve hareket ile yepye
ni bir dünya kurmak idealindedir.Kurulacak olan bu yeni dünyanın temeline “Ahlak Davası” nı yerleştirir.Ancak,sadece metafizik boyutla yetinmediğinden ve her sosyal davada bulunması gere ken insan-tabiat-iktisat sacayağını da ihmal etmez.Ve bu davayı da “İsyan Ahlakı” olarak isimlen
dirir.Ancak ismi sizi korkutmasın;anarşi,kaos ve kötülüğün menbaı,düzenin ve uyumun düşmanı
olarak görmeye alıştığımız “isyan”a başka bir açıdan bakar,insanı düşmekten koruyan bir değer olarak görür ve isyanı insanın vazgeçilmez bir parçası haline getirir.İsyan iradenin mevcut şartla
ra başkaldırmasıdır.Bu kavramın zıddı ise uysallık-konformizm,boyun eğmek,şartlara teslim olmak ve ferdiyeti ortadan kaldırmaktır.Bir toplumda ahlak o toplumu öne sürdükleri ile sınırlan
dırılır ve ferde buna uyması dayatılırsa bu da vazife addedilirse ferdi şuur körleşir bu da uysallığı
doğurur.Toplumumuzda “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” şeklinde formülleştirilen bu zihniyet iyi ve namuslu insanı da düşünmeden vazifesini yapan kişi olarak tanımlamış olur.

N.Topçu ahlak meselesinin temeline menfi anlamda değil,müsbet anlamdaki sorumluluk kavramını yerleştirmiştir.Müsbet anlamda sorumluluk hareketin sonunda duyulan vicdan azabı değil(ki bu bir nevi pasifizmdir) ,gerçekleştirilecek hareketten önce düşünmektir(araba devrilmeden önce yol göstermektir)Yani sonuç değil sebebtir.

İsyan Ahlakı ise iradenin sonsuz olana ulaşması gayesiyle her türlü menfaat ve tutkuya fani iyilik ve mutluluğa başkaldıran bir sorumluluktur.Bu noktada şu vurucu sözlerini paylaşmak istiyorum sizlerle: bize, bir lutüf gibi saadet bağışlayan değil,bizde mesuliyet şuuru yaratan insan lazımdır. saadet, bizdeki iradenin yarattığı deruni bir aydınlık olmalıdır. bize, kin ateşi içinde kuvvetle hak kazanan değil, hakikat aşkıyla hakkını yaşatan insan lazımdır. bize “firdevs-i aladan ve bunca sevdadan” vazgeçmiş hak aşıkları lazımdır. hakiki saadet ve hak (birinin) elinden alınır bir meta değildir.
Bu anlamda mutluluk fayda gibi tutkular insanın esaret biçimlerinden biridir(onun derviş yönünü de keşfediyoruz) , hür olmak için bu zincirleri de kırmak gerekmektedir.Kendi zincirlerinden kurtulan insan içinde yaşadığı toplumu da bu isyana davet etmelidir:
“ferdin boyun eğmek zorunda kaldığı bir baskı unsuru olarak toplum, zorbalık ve zulme kanat germekte, bu şekilde esirliği ve esaret derecesinde uysallığı yaratmaktadır. o, böylelikle ferdin iradi güçlerini öldürmektedir. oysa toplum tam aksine, ferdi haraketin özlem duyduğu, atıldığı bir ideal, yani merhametin ve isyanın eseri olan ideal olmalıdır. insanlıkta inançların tesirli bir şekilde yayılması, gerçekten, toplumun ve medeniyetin yaratıcısıdır. işte bu yayılmadır ki, her birimizi gücümüz nisbetinde birer asi, yani birer ahlaki varlık haline getirir. biz, bütün insanlığın selametini bu inançların yayılması olgusunda aradık.”

Ancak önemli bir noktayı ihmal etmemek gerek: her hareket,her başkaldırı bir isyan değildir!
Topçu’ya göre her hareket ancak “kendinden daha üstün bir düzene yönelirse” isyan adını alır.
Bu yüzden Rousseau,Schopenhauer,Nietzsche ve Stimer’i gerçek isyancı saymaz.Sırf isyan için isyan bir anarşidir ve isyanın inkarıdır.
Bu genel çerçeve içinde Nureddin Topçu da din mefhumu konusunu bir sonraki hasbihalimize bırakıp o zamana dek isyan ahlakı ve müsbet sorumluluk kavramları üzerine düşünmeya ve bunları sindirmeye davet ediyorum sizleri

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir