OBAMA DOLMUŞU

Obama’nın niye geldiği anlaşıldı. Ermenistan, Irak, Patrikhane ve Kürt meselelerinde, hazır Türkiye’de taviz vermeye dünden razı bir iktidar varken, bir an önce bizi yolarak, ABD’de ve Orta Doğu’da prim yapmak istiyor. Bu itibarla da bizi bir takım süslü cümlelerle kandırarak, Meclis’te gözümüzün içine bakıp, dolmuşa bindirdi. Milletin vekili sıfatını taşıyan onca kişi de, buna bir güzel inandı. Obama’ya bundan sonra “Mandrake” lakabı daha yakışacak!

Kendisinin Müslüman köklerini hatırlatıp, sözümona İslâm dünyasına atıfta bulunarak barış mesajları vermeye çalıştı ama kendi Hristiyanlığını da ustalıkla gizledi. Obama ile Malcolm X’i birbirine karıştıranlara önemle duyurulur!

Fakat Obama, bir taraftan da ilginç bir şekilde gözümüzü açtı, sağolsun. Hakkını yemeyelim şimdi. Ermenistan ile Türkiye arasındaki görüşmelerde taviz noktasına ne kadar yaklaştığımızı fena halde ortaya çıkardı. O kadar ki, Azerbaycan’ı bile satacak noktaya gelmişiz de haberimiz yok!

Ermenistan ile Türkiye arasında bir süredir görüşmeler yapıldığı biliniyordu. Bu görüşmeler, şüphesiz, bunca yıldır 24 Nisan Sendromu yaşamaktan bıkmış, usanmış ve bunalmış olan devletlilerimizi, rahatlatacak. Fakat, millet olarak, bir an önce bu dertten kurtulmak sevdasına, daha da büyük açmazların içine düşmemiz işten değil.

Esasen, bu konuda kurulan tuzağı anlamak için yakın geçmişi şöyle bir film şeridi gibi gözümüzün önünden geçirmemiz, yeterli. AKP iktidarı döneminde, özellikle Avrupa parlamentolarında ardı ardına patlayan soykırım yasaları ve metinlerinin, Türkiye’yi kasıtlı olarak köşeye sıkıştırmayı hedeflediği, artık anlaşılıyor. Obama’nın, ayrıca seçim kampanyasında soykırım konusunda söz vermiş olması da, köşeye sıkışmışlık sendromunu, ikiye katlamış durumda. ABD ve başkanları, zaten uzun yıllardır, her 24 Nisan tarihi yaklaştığında, bu tehdidin ucunu gösterip dururdu. Şimdi ise, Obama hazretleri, bize altın bir tepsi içinde, bu dertten kurtulmak fırsatını bahşediyor! Eh, iktidara geldiğinden beri, Batı’ya göz kırpıp her türlü tavizi vermeye hazır olduğunu belli eden, sürekli “Yan cebime koy” mesajları veren devletlilerimiz başta oldukça, başka ne bekliyorduk ki?

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmek için her türlü taklayı atacağını göstere göstere ilân eden devletlilerimizi görünce, Batılı hınzır zevat, durur mu!.. Hazır fırsatını bulmuşken, bizimkilere bir Karaman’ın koyunu oynamak zevkini kaçırmayacaklardır elbette… Zaten 12 Eylül 1980’den beri “Nazizmin (Faşizmin) yeni kalesi” gibi görülen Türkiye’ye böyle bir kazık atmaya da hakları olduğunu düşünüyorlar. Dokuz sene “Asmayalım da besleyelim mi” diyen, onlarca kişiyi idam ettiren, binlerce kişiyi işkence tezgâhından geçiren, yüzlerce kişinin kaybolmasından sorumlu olan, yüzbinlerce kişiyi sorgusuz sualsiz işinden eden, her türlü özgürlüğü yasaklayan ve kısıtlayan, saçma sapan gerekçelerle Kürtçe konuşmayı bile engelleyen üniformalı ressamın (Hitler’e de bu kadar benzerlik olmaz ki) idaresinde kalan; ardından seçim sonuçlarına hiç aldırmadan azınlık olduğu halde kendini cumhurbaşkanı ilân etmiş Bushların yakın dostunun idaresine geçen; hemen ardından da “Demokrasi havarisi” ilân edildiği halde, ülkede iç karışıklıkları sürekli körükleyen, bankaları adamlarına ve yeğenlerine yağmalatan, özgürlükleri bir kez daha kısıtlamaya kalkan 28 Şubat paşalarına yaranmak için elinden geleni yapan, ülkeyi yeniden bir diktatörlük havasına sokan “Baba”nın idaresini tadan; sonunda da askerî-bürokratik vesayetin en koyu kişisi olarak, hukuk adına, hukuku katleden, takdirini özgürlükleri genişleten yasalar yapmaktan yana kullanacağı yerde, şekle sıkı sıkıya bağlı kalarak özgürlükleri kısıtlayıcı yasalardan yana kullanan eski Anayasa Mahkemesi üyesinin idaresinde ekonomik kriz şartları altında yedi yıl daha inleyen bir ülkeyi, kendi birliğine üye olmaya kalkmış Avrupalı’nın nasıl görmesini bekliyordunuz?

Adamlar, onca yıl Faşizm, Nazizm ve Sovyet hegemonyasını tatmış, diktatörlerin sebep olduğu savaşlarda milyonlarca insanını kaybetmiş ve bir daha bu olaylar yaşanmasın diye Avrupa Birliği’ni kurmuşlar. Biz kalkıp, hem yıllarca modası geçmiş diktatörlükleri taklit edeceğiz, hem de bizi, diktatörlüklere karşı olma temelinde bir araya gelmiş Avrupalı’nın birliğine alın diyeceğiz! Şimdi de, ellerine böyle bir Türkiye geçmiş olan liderlerimiz, insan hakları temelinde demokrasiyi inşâ etmek yerine, ucuz yoldan tavizler vererek, Türkiye’yi pazarlamaya kalkıyorlar. Demokrasinin inşâsı zor çünkü… Ağır sorumluluk istiyor.

Bay “Mandrake” Obama da, kendisinin seçilmesinin, ABD’nin uzun insan hakları ihlâl zincirinin sonunu getirdiğini iddia ediyorsa, yanılıyor. ABD’de, özellikle Güney (Dixie) eyaletlerinde, bugün, oranı azalmakla birlikte siyah-beyaz ayırımcılığı hâlâ devam ediyor. Kızılderililer, hâlâ kendi topraklarına sahip değil, rezervasyon bölgelerine tıkılmış biçimde, müzelik süs eşyası muamelesi görüyorlar. Dillerini ve geleneklerini neredeyse unutacaklar. İspanyol asıllılar, ABD’deki suç zincirinin en büyük sorumlusu kabul edildikleri için her yerde horlanıp, gettolara mahkûm ediliyorlar. Müslümanlar ve Asyalılar, 11 Eylül Sendromu ve İslâmofobi paranoyası altında sürekli tâciz ve saldırıya mâruz kalıyor, devlet görevlileri tarafından güvenlik gerekçesiyle, sürekli itilip kakılıyorlar. ABD’de ayırımcılık, asıl olarak zengin-fakir ekseni üzerinde tezahür ediyor. Amerikan şehirlerinde fakirlik büyük oranlara ulaşıyor, evsizlerin ve işsizlerin sayısı giderek artıyor. Adalet ise sadece zenginler için var. Parası olan, en ağır suçlardan bile kendini kurtarırken, parası olmayan, çoğu kere de suçsuz yere yıllarca hapis yatabiliyor. Bu da, ABD’deki suç oranının daha da artmasına bir çarpan olarak katkıda bulunuyor.

ABD’nin daha yakın dönemde Irak’ta ve Guantanamo’da işlediği insanlık suçları ortada dururken, Bay Obama, acaba “hangi geçmiş ile yüzleşmekten” bahsediyor?

ABD, kendi geçmişi ile yüzleşmiş mi de, kalkıp burada, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni Hitler dönemi Reichstag’ı ile özdeşleştirip, bize akıl vermeye kalkıyor? Batılı’nın aptal oryantalizminin “Türkiye’yi Ermeni ve Kürt soykırımcısı” gibi görme miyopluğuna bu kadar kapılmak için anca bizim tavizkâr devletlilerimiz kadar pazarlamacı olmak gerekir. Ama yok, Obama, bizimkilerden bir gömlek daha akıllı…

O, aralık bırakılan kapıya ayağını koyup ev sahibinin bir türlü kapatmasına izin vermeyen kapı önü satıcısı gibi… Çene kuvvetiyle, mutlaka elindeki malı satacak. Satar da…

Yarım ağızla Kızılderililerden bahsetmek olmaz! Kızılderililerin nasıl biyolojik savaş ile çökertildiğini açıklayabilir mi Bay Obama?

ABD’nin gizli silahlarının nasıl siyah, beyaz veya Kızılderili ayırd etmeden, insafsızca kullanılmasıyla ilgili, nasıl bir “yüzleşme” düşünüyor acaba? Vietnam, Kamboçya ve Laos’da “Agent Orange” isimli kimyasal silah ile yüzbinlerce sivilin nasıl öldürülüp sakat bırakıldığını, o bölgede bugün bile çocukların sakat doğmasının sebeplerini nasıl izah edecek?

Yarı siyah, yarı beyaz bir başkan olmakla, ABD’nin insanlık suçları, boyacı küpüne sokulup çıkarılır gibi, aklanmıyor!

Aynı ikiyüzlülük, Avrupa’nın ırkçı başkanları, başbakanları için de geçerli! Hepsi, Türk tehlikesi ile Hitler’den beter birer faşist ve ırkçı kesildi. Şu bizim canciğer kuzu sarması olduğumuz Rasmussen’in Danimarka’daki ırkçı uygulamalarına, o ülkede hiç uğruna can veren masum Türklerin sayısındaki artışa, Türkofobik ve İslâmofobik ırkçı yasal düzenlemelerine bakın da, böyle bir nâşerifden, nasıl olup da “özür” bekleyebildiğinize şaşırın biraz!

Obama’nın, Ermenistan açılımının arka yüzü, sanıldığından çok daha önemli. Ermenistan, en son Rusya’dan sınırlarını koruması için daha fazla asker yollamasını istemişti. Rusya, zaten Sovyetler Birliği döneminden beri Ermenistan’ın Türkiye ve Azerbaycan sınırından askerlerini hiç çekmedi. Ermenistan’ın son isteği, Gürcistan’da Rusya’nın hamlesi dolayısıyla, Kafkasya’da iyice zayıflayan ABD’ni telâşlandırdı. Öte yandan, Orta Asya’da da işler iyice karışık. Özbekistan, ABD üssünü kapattı, Kırgızistan’da ise Batı yanlısı yönetim, her an devrilebilir. Kısaca, Doğu Avrupa, Kafkasya ve Orta Asya’da, Soğuk Savaş, geri döndü. Ancak bu İkinci Soğuk Savaş, birincisinden farklı olarak, kısa sürede alevlenip sıcak savaşa dönüşebilir. ABD’nin bölgede tutunmak isteyebileceği son kale Afganistan ise son derece güvensiz bir yapı ve coğrafya arz ediyor. Obama’nın İran politikası, nükleer silah sorunundan ziyade, Afganistan’da, muhtemel bir Taliban yönetimini önlemeye yönelik. Bu ihtimali önleyebilecek bölgesel tek güç, İran. Zira, İran ile Taliban, zamanında savaşın eşiğine gelecek kadar birbirlerine düşman. Dolayısıyla, Obama, İran ile bir şekilde anlaşmak zorunda. Yoksa, bölgedeki bütün dayanak noktalarını, şiddetli bir deprem yaşıyormuş gibi kaybedecek. Irak’tan da çekilmek zorunda olan ABD, bölgeden tamamen silinmek üzere. Bu itibarla, hele bu ekonomik kriz ortamında bölgede tutunmanın en ekonomik yolu, Türkiye’ye ABD’nin dublörü görevi verip, bölgeye sürmek olacak. Bunun için de, Türkiye’nin bölgesel bütün sorunlarını çözümleyip, bir an önce “Yeni Yeşil Kuşak”ın öncülüğünü yapması gerekiyor. İşte Obama’nın içi dışı belirsiz, sihirli “Model Ortaklık” çözümünün sırrı bu!

6-7-8 Nisan 2009

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir