ÖLÜ DİL







Ağzı var, dili de var. Ağlarken çırpınmıştı ilk kez, hâlâ çırpınıyor. Dünyaya gelmişti ve tek bir kelime bilmiyordu.

Ağlayarak anlattı her şeyi. Her anlama geliyordu bu yaralayıcı ses. Yeryüzünün bütün bebekleri aynı lisanı konuşuyordu: Acı su dili. Bir Eskimo bebeğiyle bir Arap bebeği, güneşin ve buzun dilini öğrenmeden önce acı su diliyle konuştular dünyayla. Ta ki bir gün dikkat kesilene kadar dudaklarına annelerinin. “Baba”yı ve “anne”yi telaffuz ettikten sonra “kar”ı öğrendiler ve “deve”yi. Otuz ayrı kelimeyle “kar”, yetmiş ayrı kelimeyle “deve”. Ne çok kar vardı kutuplarda, ne çok deve sahrada. Her kelime dilden hakkını istiyor. Fakat çok küçük onlar. Yarım yarım ödüyorlar lisana haklarını, tatlı borçlular. Büyüdükçe borçları da büyüyor. Haciz gelebilir dillerine. Yarım yarım konuşurken sevimlilerdi. Yarım yarım anlarken sevimsizler. Anneleri yanlarında değil. Söylediklerini düzeltecek birine ihtiyaçları var.

-Yalnızlar.

-Yalnız bile değiller.

-Yanlışlarını düzeltecek kimse yok yanlarında.

-Yalnız olsalardı kendilerini dinlerlerdi.

-Kendilerini mi?

-Akılları var. Ne diyor Molla Câmi, “Ağzını açtığın zaman aklın rehini ol!”

– Köle bir dil!

– Kes o halde ipini. Bakalım özgür uçurtman nereye takılacak.

Uçurtma Olympos dağına takılıyor. Aklı reddeden dil tarif edilemez çirkinlikte bir canavara dönüşüyor, yüz yılan kafalı Tifon’a. Yüz gırtlağıyla bağırıyor kayalıklarda Tifon. Yüz diliyle parçalıyor hakikati. Bülbüller çığlık çığlığa terk ediyorlar dünyayı. Göçmen kuş değiller ama göçüyorlar. Hint fakirleri yılanlarını dillerle değişiyor. Toprak çanağın içinden yükselen diller daha kıvrak. Daha sihirli. George Orwell, “1984” romanındaki “yeni dil” e öyle bir düğüm atıyor ki, yüz İskender’in kılıcını köreltiyor. Bedenin direğiydi dil. Öyle demişti Hz.Ali. Doğru olursa bütün vücut doğru olurdu. Mimarlara bak kahkahayla gülüyorlar, pisa kulesinin balkonundan bakıp halka. Bu çarpık çurpuk insanları hangi dil doğurdu!

-Sahip olamadığımız dil.

-Nasıl sahip olacağız?

-Ağzımızdan çıkan sözleri seyrederek.

-Sözler seyredilmez. Duyulur.

-Seyretmeyi dene.

-Görünür mü sözler?

-Khrysippos’un yalancısıyım. ” Sözler ağızdan çıkar. Bir şey diyorsan bu senin ağzından çıkıyor. Ve sen, bir at arabası diyorsun; şu halde senin ağzından bir at arabası çıkıyor.”

-Söz oyunu bu!

-Oynayalım. Ağzından çıkan her cümlenin resmini yap zihninde.

Tren, diyorum; ağzımdan bir tren çıkıyor dumanlarını savurarak. Irmak, diyorum; ağzımdan bir ırmak çıkıyor köpükler saçarak ve trenle beraber denize akıyor. Orman, diyorum; ağzımdan ağaçlar çıkıyor bir bir ve toplanıyorlar ırmağın kenarında. Ekmek, diyorum; ağzımdan ekmek parçaları çıkıyor ve yol alıyorum ormanda izler bırakarak. Ateş, diyorum; ağzımdan alevler çıkıyor ve soluğumla nara çeviriyorum ekmekleri. Toprak, diyorum; ağzımdan mezarlıklar çıkıyor cehennemden kaçan.

-Böyle düşünürsem konuşamam.

-Darbe mi yedin. Beyninin sol yanı hasar mı gördü?

-Afaziden değil bu!

-Ya neden!

-Her söylediğimi görürsem dehşete düşerim.

-Her söylediğini gör ve dehşete düş!

Hamlet, Horatio’yla mezarlıkta dolaşıyor sakin sakin. Ta ki türkü söyleyerek çalışan bir mezarcıyı görene kadar: “Yaptığı işin farkında değil mi bu adam! Türkü söylüyor mezar kazarken!” “Alışmış, umursamıyor artık.” diyor Horatio. Tam o sırada mezarcı bir kafatasını toprağın içinden çıkarıp atınca dayanamıyor Hamlet: “Bu kafanın bir dili vardı içinde, türkü söylerdi bir zaman. Herif nasıl kaldırıp atıyor şimdi yere… Belki de bir politikacının kafatası bu hayvan herifin fırlatıp attığı. Oysa adam sağlığında kendini Tanrı’dan daha akıllı sanmış olabilir, olamaz mı?”

-“Bu kafanın bir dili vardı içinde!” bile denmeyecek bizim için.

-Belki denir.

-Ne çıkar dense. Hem öldü Hamlet düelloda.

-Bu cümleyi değiştirelim istersen.

-Neden.

-Acıtıyor.

-Tamam değiştirelim: ” Bu dilin bir kafası yoktu yaşarken.”

Eskimolar otuz kelime bulmuşlar kar için. Araplar yetmiş kelimeyle anlatamamışlar deveyi. Zimbabve’deki Şona dilinde “gitmek” kelimesi iki yüz farklı kelimeyle söylenmiş. Demek Afrika’da “gitmek” her şeyden önemli. Demek kar otuz çeşit yağıyor kutupta. Demek yetmiş develik bir kervan var anlam yükünü taşıyan. Sürçü Lisan ettikse eğer “Lisan”ı anlatırken birkaç cümleyle. Affola.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir