ÖMER LÜTFİ METE BAKLAVASI

Gazetecilik bitti. Haddini bilmez düzenbazlar, bir zafer daha kazandı. Şimdi oturup, onun ardından baklavalarını zehir zıkkım oluncaya kadar yesinler, tıka basa yesinler.. Yiyin efendiler yiyin, aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yiyin, Ömer Lütfi Mete, artık yok!

Gazetelerde ve televizyonlarda, Türkiye’de bir daha görülemeyecek bir manzara, hepimizin gözünden kaçırıldı. Adeta gizli bir sansür kokusu etrafı sardı. Böyle muhteşem bir cenaze töreni, kendisini böylesine seven bunca, binlerce insan… Üzerine toprak örtüldükten sonra dahi onu yalnız bırakmak istemeyen mahşeri bir kalabalık… Alın size “Ömer Lütfi Mete baklavası”… Gördünüz mü baklava dediğiniz böyle olur işte… Sizin böyle bir cenaze töreniniz olacak mı? Eski bakanlar, kendini matah bir şey zanneden eski bakan yeğenleri ve gazeteciden çok, kendisine “bakkal”lık yakışan eski yazı işleri müdürleri… Yiyin şimdi on yıl önce dağıttığınız Ömer Lütfi Mete baklavanızı… Zehir zıkkım oluncaya kadar yiyin!

***

1999 Temmuz’unda, gazetecileri işsizlikle terbiye edeceklerini zannedenlerin yol açtığı, kimbilir kaç yüzüncü kriz ortamında, Namık Kemal Zeybek’in patronluğunda çıkacak Ayyıldız Gazetesi’nin Genel Yayın Yönetmenliği’ne getirilen Ömer Lütfi Mete ile görüştükten sonra, nihayet o gazetede işe başlayabilmiştim. Kendi ekibinde bana yer vermesi, sadece bir jest veya incelik değil, aslında daha önce kendisinin de uğradığı haksızlıklara karşı bilinçli bir tercihti. Ayyıldız’ın vizyonunu sorgularken, bunu hissetmiştim: Ayyıldız, basit, milliyetçi veya ırkçı bir sembol müdür? Hayır, ayyıldız, Osmanlı’ydı, Osmanlı’ya kadar gelen tarihî çizginin ta kendisiydi, ayyıldız, basitçe, bizdik ama “onbin yıllık biz”dik…

Yaklaşık on kişilik bir ekip, 1999 Temmuz’unda, yaz sıcağının ortasında, gazetede harıl harıl çalışıyordu. İnternet bağlantısı yoktu, e-mail yoktu, herhangi bir haber ajansı bağlantısı yapılmamıştı. Evimdeki modemden internete erişerek topladığım bilgileri gazeteye getirip İngilizce’den çeviriyor, dış haberler sayfalarını yapmaya çalışıyordum. Bir gazete çıkarmak için gerekli ekipmandan ve işgücünden yoksunduk ama bu gazetenin çıkacağına inancımızla çalışmaya devam ediyorduk.

Ömer Lütfi Mete, “Sağın neden bir Cumhuriyet’i yok” diyordu. Sağ eğilimli gazeteler, hep cafcaflı, renkli, gereksiz boya cümbüşü içinde mi çıkmak zorundaydı? Görsel vizyonu olan gazeteciler biliyordu ki, Cumhuriyet, hem içeriği, dili ve habercilik anlayışıyla, hem de en önemlisi, “tasarımı” ile öncü ve Türkiye’de eşi olmayan bir konumdaydı. Cumhuriyet, gazetenin başında bulunanların ideolojisi açısından örnek alınmasa bile bu özellikleri açısından, her görüşten gazetecinin örnek aldığı, saygın bir günlük yayındı. Oysa sağ eğilimli gazeteler, içeriği, dili ve tasarımı hiç önemsemedikleri için, bir süre yaşasalar bile sonunda hep kaybediyor, tarihte iz bile bırakmadan kaybolup gidiyorlardı. Cumhuriyet, sadece dayandığı rejimin değil, aynı zamanda sağlam içerik ve tasarımının, ayrıca 1980’lerde kendini yenileyebilmenin başarısıyla yetmiş yıldır yayınlanıyordu.

Derken gazete, Florya’dan Seyrantepe’ye taşındı. Namık Kemal Zeybek açısından gazete, o noktadan sonra, “uçmaya” başladı. Ayyıldız, bütün Türk Dünyası’na hitap edecek, hatta gerekirse, Rusya, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan’ ve Tacikistan’da da basılarak dağıtılacaktı. Bu yüzden gazetede geleneksel “dış haberler” yerine “Avrasya” sayfaları yer alacak ve sadece bu bölgeden haberlere yer verilecekti. İşim, bir hayli zordu. Gazeteye Avrasya’dan (Kazan’dan, Bakü’den, Aşkabat’tan) yazarlar yazı gönderiyor, hatta rahmetli Cengiz Aytmatov ile Bahtiyar Vahabzade bile Ayyıldız’ın yazar kadrosunda yer alıyordu ama bölgeden gerçek anlamda hiçbir haber alamıyor ve dolayısıyla, Avrasya sayfalarına yansıtamıyordum. Gazete, Avrasya bölgesinde herhangi bir muhabir görevlendirmeyi akıl edememişti veya buna imkân bulamamıştı. Bir yandan da, gazeteciliğin sadece yazarlarla yürüdüğünü zanneden bilgisiz bir zihniyetin varlığını hissediyordum.

Avrasya haberlerini iğneyle kuyu kazar gibi bulup gazeteye yerleştirmek, yine bana kalmıştı. İnternet sitelerinden, üye olduğum e-posta gruplarından derleme yapmaya çalışırken, nihayet gazeteye internet bağlanabildi. Ardından, Anadolu Ajansı ve Reuters Ajansı’nın alıcıları geldi, dünyadan ve Türkiye’den haber ve görüntü akışına ulaşabildik. Ancak ajanslardan dahi, gazete formatının gerektirdiği, istenen Avrasya haberlerine ulaşmak mümkün olmuyordu. Esasen, Rusya ve diğer Türk Dünyası ülkelerinde, özellikle Çeçenistan, Kırgızistan ve Tacikistan’da devam eden silahlı çatışmalardan kaynaklanan koyu bir sansür de egemendi. Oralardan muhabir bulunsa dahi, herkes Türkiye’ye haber geçmekten korkuyordu.

Ayyıldız’ın tasarımı, gerçekten Cumhuriyet benzeri bir format ile nihayet karşımıza çıktı. Ömer Lütfi Mete, gazetenin tasarımından içeriğine kadar bütün ağırlığını koymuş, sağ basının “makus talihi”ni yenmeye çalışıyordu. Her gün gazete gerçekten çıkacakmış gibi hazırlık yapıyor, baskıya yetişme saatine kadar ciddi bir koşuşturma ve stres yaşanıyor, sayfa çıkışları alındıktan sonra, Ömer Lütfi Mete, herkesi toplayıp eleştirilerini yapıyor, gazetenin piyasaya çıkışına kadar hataları düzeltmeye gayret ediyordu.

Derken, 17 Ağustos Büyük Marmara Depremi’ni yaşadık. İstanbul’da herkesin başına bina yıkılacağından korktuğu bir zamanda, ailelerimizi bırakıp, gazeteye koştuk. Depremin ilk haberlerini takip ettik. Ömer Lütfi Mete, bizzat kalkıp deprem bölgesine gitti, izlenimlerini yazdı.

Ayyıldız, nihayet, üç aylık büyük hazırlık ve prova baskılardan sonra, 10 Eylül 1999 tarihinde piyasaya çıktı. Ön sayfasında, Cengiz Aytmatov’un büyük bir resmi ve yazısının anonsu vardı. O sırada, Rusya’nın büyük şehirlerinde patlamalar oluyor, yüzlerce insan hayatını kaybediyor ve Putin, Çeçenistan’a son darbeyi indirmek için hazırlanıyordu.

Gazete daha birkaç gündür piyasaydı ve sonunda, özlediğimiz gazeteyi, elimizde tutabiliyorduk. Fakat “Bakan Bey’in yeğeni”, gazetede kıskançlık turlarına başlamış ve Ömer Lütfi Mete’yi atlayarak, sayfaların orasına burasına dokunmaya, karışmaya, istediği değişiklikleri yaptırmaya başlamıştı. E, ne de olsa, parayı veren akrabası olduğundan, düdüğü de o çalacaktı! İşi bilmesi, bilmemesi önemli miydi? Hem biz de kim oluyorduk? Kendileri olmasa, işsizlikten sürünecek, aç kalacak bir sürü serseri… Bizim yerimize, her an, istediği ekibi oraya getirip atar, monte eder ve gazetesini “istediği şekilde”, en kitsch haliyle, çıkartırdı. Belki de, gazetenin yanında, plastik çiçek vermek gibi dahice (!) promosyonlar bile düşünüyordu.

Ömer Abi, bunlara sesini çıkarmıyordu ama dişlerini gıcırdatmaya başlamıştı. Nihayet, 18 Eylül 1999 günü, sayfalarımı hazırlamış, film çıkışını almış, evime gitmeye hazırlanırken, çıngar çıktı. Ne yazık ki, ister istemez, fitili ateşleyen olmak zorunda kalmıştım.

Bakan Bey’in dahi yeğeni, sayfamda bir hata (!) keşfetmişti. “Dış basından” diye bir bölüm açmış, bazı Avrupa gazetelerinden haber ve makale iktibas ederek kısa özetler halinde kutucuklara yerleştirerek sayfalara koymuştum. Kutucukların üst kısmında, alıntı yapılan gazetenin adı ve alıntılanan haberin tarihi yer alıyordu. “İki veya üç gün önceki Avrupa basınında çıkmış haberlerin orada ne işi varmış” efendim! Neden günlük olarak (!) o haberleri almamışım. Saçmalığa bakın! Bütün dünyada, dış basın alıntılarının formatı budur. İlle de aynı gün veya bir gün önceki haberi alıntılamak zorunda değilsiniz. Zaten o gazeteler, Türkiye’ye anında ulaşmıyor ve kimse de anında okumuyordu. Üstelik, o gazetelerde kıyıda köşede kalmış haberleri öne çıkartıyor ama Bakan Bey’in “yiğenine” yaranamıyorduk. Bu saçmalığa cevabım, “Ben gazeteciyim, bu iş dünyanın her yerinde böyle yapılır ve bu işi de ben biliyorum” oldu. “Ben biliyorum, sen değil” dedim. Adam, yüz derisinin bütün hücrelerine yayılan bir morlukla, hemen, “Çantanı al git” deyiverdi. Patronun yiğeni ya, bu yetkisi de varmış meğerse…

O ana kadar masasında sessizce oturan Ömer Lütfi Mete, herkesin ortasında, yazı işlerinin gözü önünde cereyan eden bu olaya daha fazla dayanamayıp, ayağa fırladı ve “dahi” yeğene kükreyerek, “Bana bak… Sen benim adamımı kovamazsın” dedi: “Bu gazeteyi yönetmek, senin gibi ilkokul mezunlarına kalmadı, ya sen gidersin, ya da ben!”… Bir an, derin bir sessizlik ortalığa çöktü. Bakan Bey’in yiğeni, korkusundan dudağı titreyerek, usulca, “Sen git” diyebildi. Ömer Abi, hemen toplanarak, “Ben gidiyorum, kimse arkamdan gelmesin” diye tembihledi ama başta zaten kovulmuş olan ben olmak üzere, yazı işlerinden, yazı işleri müdürü ve editörler dahil 20 kişi, anında arkasından yürüyerek, yaşanan bu saygısızlığı da protesto ettiğimizi açıkça söyleyerek, Ayyıldız’ı terk ettik.

Bu oyun esasen bir süredir tezgâhlanıyormuş. Perde arkasında yaşanan gizli oyunlardan haberimiz olmadığı için, bilmeden insanî tepkimi ortaya koymam dahi, bu düzenbazlar için mükemmel bir fırsat olmuş, Ömer Lütfi Mete ve ekibini ekarte etme fırsatını yakalamışlardı. Ömer Abi, kendisine yakışır cesur bir tavırla, ekibini korumuş ve misyonuna zarar vermemişti. Elbette bütün bu oyun, gazetenin piyasaya çıkışından beri ortalıkta gözükmeyen ve Ankara’da olduğu söylenen Bakan Bey’in bilgisi dahilindeydi.

Bu oyunun içinde, Hukuken Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olan “zat-ı muhterem” de varmış. Hatta oyunun sahneye konulmasında en önemli rolü de bu şahıs üstlenmiş. Sonradan öğrendiğimize göre, biz Ayyıldız’ı terk eder etmez, bakkallıktan başka işe yaramayacak olan bu şahıs, arkamızdan baklava dağıtmış. Grafik bölümündeki operatörler, dağıtılan baklavanın sebeb-i hikmetini sorunca, bu şahıs, sırıtarak, “Bu, Ömer Lütfi Mete baklavası” demiş…

Şu işe bakın ki, Sultan Süleyman’a kalmayan bu dünya, ona da kalmadı. Baklava dağıtan müdür, çok kısa süre sonra benzer şekilde ekarte edilip ayrılmak zorunda kalmış ve onun da arkasından, “kendi ismiyle müsemma baklava” dağıtılmış…

Ekibini arkalarından baklava dağıta dağıta heba eden Ayyıldız, görev süresi dolmakta olan Süleyman Demirel’i yeniden cumhurbaşkanı seçtirmek için basit bir araca dönüştürüldü. Her gün gerekli gereksiz koca koca Demirel resimleriyle basılan gazete, giderek Türkiye’nin ve Türk Dünyası’nın gündemini yakalamaktan uzaklaştı. Cengiz Aytmatov ve Bahtiyar Vahabzade, bu saçmalık âbidesini çoktan terk etmişti zaten. Bakan Bey’in Türk Dünyası’ndaki titri, her nedense onları geri getirmeye yetmedi.

Bugün, kaybettiğimiz o değerli insanları, arkasından baklava dağıtılan Ömer Lütfi Mete’yi (asıl aile adı, “Meto”) ve saygın gazetecilik yapmak için riske giren herkesi, minnetle ve saygıyla hatırlar ve anarken, baklava dağıtanları, hatırlamıyoruz bile. Ayyıldız ise daha 1999`un sonunu göremeden, zamanın tozlu sayfalarına gömülüp gitti.

Mozart’ı herkes tanıyor ama Miloş Forman film yapıncaya kadar Salieri’yi kimse hatırlamıyordu… Kıskanç insanlar, yetenekli ve vizyonu olan beyinleri yendiklerini (!) zannetsin daha…

Ömer Abi, biz, burada, “Hacı Yağı ile Parfüm Arasında” bir yerlerde olacağız, merak etme… Biliyorum ki, ben olmasam dahi, senden feyz alan binlerce öğrencin, bu kıskançların küçük dünyalarını bu büyük ülkede kurmasına izin vermeyecek.

Allah rahmet eylesin.

Not: Ömer Abi, bu olayları yazmamı istememişti. Ama ben tarihe bir not düşme sorumluluğunu hissediyorum. Affola…

21 Kasım 2009

iks Yayınları

(iks Yayınları sitesi yeniden yayında)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir