Ömer Lütfü Mete ile Hz. Mevlâna Filmini Konuştuk

Hazreti Mevlâna ismi filmin mütevazı bir yapım olmasını engelliyor. Büyük bir yapım olması gerekli…

Öncelikle Ömer Lütfi Bey röportajımızı kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ediyoruz.

Sağolun, estağfurullah.

Son zamanlarda yerel basında ve ulusal basında Hz Mevlâna’nın filminin senaryosu ile ilgili bir gündem oluştu. Bu çalışma olması gerek şekilde ses getirdi bu filmin senaryosunu yazmak bir çok senaristin hayalidir. Filmin senaryosunu yazmaksa size nasip oldu bizim öncelikle öğrenmek istediğimiz çalışma size teklif edildiğinde neler hissettiniz?

Sevinçle beraber bir endişe ister istemez. Yani sevinç zor bir işin adayı olma sevinciydi. Endişe de böyle çetin bir görevin üstesinden gelebilecek havayı bulup bulamama endişesiydi. Şöyle bir kaygım yok. Yani herhangi bir konuyu, senaryoyu gerek tamamen gerek kurgu olarak bana ait olsun, gerek ısmarlanmış olsun layıkıyla yapamayacağım gibi bir özgüven sorunum yok. Ama burada bu havayı bulmak Hazreti Mevlâna’nın 10 verebileceği bir senaryo yapmış olmak son derece zor bir iştir. O yüzden endişe ile sevinci bir arada yaşadık. Gurur tabirini pek uygun görmüyorum bu işin ama, hakikaten sevinçti. Böyle bir öneriden dolayı sevinçle beraber bir endişe halen devam ediyor. Mümin zaten korkuyla endişe arasında olmalıdır ayeti misali biz de endişe ile ümit arasında çalışmaya devam ediyoruz.

Peki daha öncesinde Hz. Mevlâna’nın hayatı ve misyonuyla ilgili belli çalışmalarınız olmuş muydu ?

Hayır. Şöyle ama yani ortalamanın biraz üzerinde bir meraklı sayılabilirim. Aslında normalde Mevlâna mesela diyelim ki ( la teşbih) benzemez ama İngilizler için Sheakspeare ise Türkler için de Mevlâna o olmalıdır. İngiliz eğitiminin kademelerinde her eğitim derecesi için bir Sheakspear versiyonu vardır. Sheakspear den her yaştaki çocuğun anlayacağı şekilde onlara öğretilir. Sheakspear dehasıyla tanışırlar, o onlara İngiliz tarihini sevdirmiş olur. O onlara İngilizliği sevdirir o onlara İngiliz insanını sevdirir. O onlara İngiliz insanını büyük gösterir. İngiliz vizyonunu dahiyane bir vizyon olarak aktarır. Dolayısı ile normal bir toplum olsaydık biz aklı ile yaşayan bir toplum olsaydık zaten bizim her birimizin bütün eğitim görmüş insanlarımızın muhakkak suretle İngilizlerin Sheakspear’ı tanıdığı kadar bizim de Mevlâna’yı tanımamız gerekirdi. Okullarımızdan böyle bir şey gelmez. Ne kalıyor geriye. Sizin tasavvufla ilgili merakınız varsa bir parça o zaman ister istemez bütün zamanlar için kutuplardan birisi olan Hz. Mevlânaya merakınız oluşur ve onu bir şekilde bir parça öğrenebilirsiniz. Mesele budur, yani benim merakım bu şekilde. Görünürde bir müritlik teşkil değil. Bu bir muhiplik bir Mevlâna muhipliği, yani bir sevda diyemem, sevda olsa Mevlâna’ya dalıp kaybolursunuz. Mevlâna’dan bir parça bir şeyleri öğrenmiş olan bir kişinin Mevlâna’ya aşık olduğunu söylemesi komik olur. Biz aşk demiyoruz zaten. Biz ona meraklı olduk vaktiyle, sevdik, sevmeyi öğrenmeye çalıştık. Kolay değil Hazret-i Mevlâna gibi bir insanı hakkıyla sevdiğin zaman Mevlâna’nın yoldaşı olursun, onun gibi aynan olduğu zaman onun gibi şiir söylemek lazım, biz şiiri çok zor söylüyoruz.

Peki böyle bir senaryo çalışması olmasa bile ileri ki dönemlerde kendiniz böyle bir çalışma yapmayı düşünür müydünüz?

Daha çok ben Hazreti Mevlâna ile ilgili başkalarının içinden bir senaryo çıkarabileceği bir roman yapmayı hayal edebilirdim. En sevdiğim iş budur. Senaryo yazmaktan ziyade roman yazmayı seviyorum. Ama senaryo daha rahat geçim sağlıyor. Maddi açıdan biraz daha iyi imkanlar sunabiliyor.

Roman ise okunmuyor. Türkiye’de insanlar okumuyor. En azından benim okurum olması gereken kesimdeki muhafazakar insanların okuma alışkanlığı yok. Ben mesela solcu olsaydım romanlarım da çok iyi bir şekilde beni geçindirebilirdi. solda ortada bir yerde okuyor. Ya da en azından kitabı satın alıyorlar ama bizim kesimde insanı doyuracak kadar kitap okuru yok. Yani meslek olarak senaryocu olmaktan hoşnut değilim. Şöyle olsa hobi olarak 2-3 tane film senaryosu yazmayı arzulardım . kariyerimde böyle bir şey bulunsun diyebilmek için. Ama özellikle senarist olmak için hayata atanmış değilim Roman yazmak için en iyi yapabildiğim işin roman yazmak olduğunu düşünüyorum.

Bir röportajınızda, Türkiye’de sineması yoktur İran sineması vardır hatta Suriye sineması vardır ama Türk Sineması yoktu sebebi çok basit. Türkiye’de sinema yapanların % 99 u dünya vatandaşıdır.Türkiye insanıyla bağlantısızdır şeklinde bir söyleminiz olmuştu. Size göre Türkiye’de sinemanın olmadığı bir dönemde sinema tarihimiz için bu film bir milat oluşturacak mı? Bunu mu hedefliyorsunuz?

Şimdi tabi bu filmin böyle mütevazı bir film olması mümkün değil. Hazreti Mevlâna ismi onun mütevazı bir yapım olmasını engelliyor. Büyük bir yapım olması gerekli. Dolayısıyla büyük bir yapımın senaryosunun da iyi olması lazım. Burada senaryonun iyi olması, iyi bir seçim yapmak demektir.Çünkü senaryo zaten muazzam bir şekilde yazılmış. Hazreti Mevlâna bunu hayatıyla yazmış zaten, burada yapacağınız seçim isabetli olursa iyi bir işçilik yapmış olursunuz. Benim bu senaryoyu yazmam creative bir çalışma değildir yani, üretken, yaratıcı bir yanı bulunacak ama bu aslında bir işçiliktir, zanaatkarlıktır. İyi bir zanaatkarlık olması lazım. Yani varolan bir malzemeyi bir araya getirip, ben bir mimari grubu ortaya çıkarmayacağım. Bir mimari şaheserin içinden görüntüler seçeceğim ve bu görüntüleri mümkün olduğu kadar organik bir şekilde, seyirciyi Hazreti Mevlâna ile tanıştıracak şekilde seçmem lazım. O yüzden bu işin senaryosu zor olmakla birlikte daha zor olanı bu hayattan keseceğimiz kesitleri perdede görkemli bir şekilde yansıtmak. Bu görkemi bir yandan da, ki senaryocuya bu anlamda iş düşecektir.bu görkemi üretirken, yansıtırken televizyona bir Mevlâna estetiği daha doğrusu Anadolu – Türk – İslam estetiği damgası da taşıyabilmek lazım . O zaman hakikaten bir üslup oluşturma adına özel bir yeri olabilir. Çünkü bu filmde şu mazeret olmayacak . Para yetmedi de şunu yapamadık mazereti olmayacak. Ya yapılmalı, 4-4 lük bir bütçeyle yapılmalı ya da yapılmamalı hiç yapılmamalı. Çünkü kötü bir şey yaparsanız, daha iyisinin yapılmasını ertelemiş olursunuz. Uzun süre ertelemiş olursunuz. Bunun 4-4 lük bir iş olabilmesi için iyi çalışılması lazım. Herkesin çok dikkatli olması lazım. O zaman şu çıkmalı ortaya… senaristin, yönetmenin, müzisyenin ki ben müziği kimin yapacağını henüz bilmiyorum. Kimin yönetmen olacağını henüz bilmiyorum. Daha doğrusu bu bana sorulursa kimi önereceğimden emin değilim. Hasb-el kader senaryocu belli ama bakarsınız o da olmaz, bir başkası alır götürür, o tamamlar. Yani bizim yazdığımız beğenilmez. Bir başkası yazar ama ümit ederim ki inşallah böyle bir şey olmayacaktır. Bir senarist olarak bunu söylemeye hakkım var mı. Yok. Yapımcı kime yönet derse yönetir, kime müziği yaptırırsa yaptırır.Ama benim içim gider. Biliyorsunuz film, sanat eseri olarak telif hakkı olarak 3 kişinindir. Müzisyenin senaristin ve yönetmenindir. 3 kişinin kolektif ürünüdür. Bu yüzden bu çözümün olacağını düşünüyorum. İnşallah bu 3’lü ortak bir dil.. ki benim şu anda hayal ettiğim, ucundan gördüğüm ve gerçekleştirmeye çalıştığım yerel ve evrensel sinema filminin tadını yönetmenle benimsendiği takdirde ortaya bir şaheser çıkabilir. Çıkmayacaksa zaten hep söylüyorum olmaz.

Yani çıkarsa da bir milat oluşturacak diyorsunuz.

İnşallah

Hz.Mevlâna’yı bir çok insan sizin kaleminizin ve gönlünüzün buluştuğu eserle tanıyacak. Hz. Mevlâna’nın neyi arıyorsun sözünden hareketle Ömer Lütfi Mete’nin bu filmde aradığı nedir? Hz. Mevlâna’nın hayatının anlatıldığı filmde izleyicilerin aradığı ne olmalıdır?

Film biliyorsunuz büyük bir prodüksiyon isteyen bir iştir yani siz roman yazarsınız beğenmezler atarlar çöpe biter. Ama bir filmin başarısızlığı çok büyük bir fiyaskodur. Çok büyük zarardır. O yüzden bu filmin gişe yapması lazım . Niye harcanan parayı geri getirmek için değil film iyi olmuşsa gişe yapar, gişe yaparsa içerdiği mesajı insanlara ulaştırır. Yok eğer dolabımızda saklamak için bir film yapıyorsak masrafa ne gerek var. Film, kitleleri cezbedecek bir ağırlık taşımalıdır. Yani bu özellik olmalıdır. Bir sanat, bir festival filmi olamaz bir mistik film de olamaz. Ama Hazreti Mevlâna dünyanın en büyük mistiklerinden biridir ama bu film mistik film olmamalıdır. Bu film biyografik bir film olmalıdır. Ama sadece biyografik olmamalıdır, bu film aynı zamanda tarihi bir filmdir ama sadece tarihi bir film değildir. O yüzden bunun Hz Mevlâna’yı tamamıyla anlatması, Hazreti Mevlâna kendisi yaşadığı anlattığı halde az anlaşıldığı halde bir filmin haddine mi. Bu filmde benim ne anladığım ve önerdiğim senaryoyu onaylayan heyetlerin ne anladığı olacak, yönetmenin ne anladığı olacak, seyircinin ne anladığı olacak aslında. sorunuzun cevabı nedir. O şudur, her birimiz Mevlâna’dan bir şey hissediyoruz bir şeyler algılıyoruz. Eserlerinden algılıyoruz. Ama benim gözümde Mevlâna nedir? derseniz, ben filme de bunu koyacağım, nasıl koyacağımı bilmiyorum ama koymaya çalışacağım o şudur. Hem büyük bir alim, hem de büyük bir aşık. Bu ikisinin bu çapta buluştuğu bir başkası yok bence. Yani aşkın ve ilmin yani kazanılan bilsin. Bilimin bu çapta nüksettiği bir adamın bu kıvamıyla bu kimliğiyle aynı zamanda olağanüstü coşkun bir deniz gibi aşk yaşayabilmesi …. burada 2 tane mucize var biri kendisi bir mucizedir. Çok büyük bir bilgedir. Fakihtir. Hanefi mezhebinin en büyük alimlerinden sayılacak kadar büyük bir zattır. Pozitif bilimler yekunudur. Muazzam bir akli potansiyel muazzam bir akli potansiyeldir onun hasleti. Yani onun o akılla o aşk nasıl olabilmiş bu mucizevi bir şeydir. O kadar büyük bir akılla o kadar büyük bir aşk nasıl bir araya geldi.buna hakikaten hayranlık duyuyorum.buna şaşırıyorum. Bunu olabilemez görüyorum. Bunu hissedebilirsek, bunu seyirciye verebilirsek bu müthiş bir şey olur.

Ömer Lütfi Mete olarak bugüne kadar kaleminizle hizmet ehli oldunuz. Eserleriniz arasında bu filmin hamdım, piştim evresinde yandığınız eser olacağı düşüncesinde misiniz?

Bunu niyaz ediyorum. Konya’ya gelirken bunu bekliyordum ama ben çok nefsime mağlup bir insan olarak bunda çok iyi mesafeler alamadım. 15 gündür buradayım, bu şartlarda da zorlanacağımı biliyordum ama bu ortamda daha fazla zorlanmayı ummuyordum. İnşallah, hamdım, piştim, yandım sözü benim çapımda şahsında tahakkuk etmesine bu senaryo aracı olur diye umudu hala koruyorum. Zaten bizim film bittiğinde çok da parlak olduğunu zannederim. Yine bana böyle bir soru sorulsa hamdım, piştim, yandım mı? Evet ham olduğum muhakkak piştim ve yandım hiçbir zaman diyemem ki bunu Mevlâna der. Yani Mevlâna’nın makamında bu söylenir.

Şimdi tabii röportajlarınızda da bunu izliyoruz. Öbür dünyada Hazreti Mevlâna’ya hesap vermekten söz ediyorsunuz. Ben şöyle değerlendiriyorum. Naçizane bu şekilde davet edilip gelmeniz de Hazreti Mevlâna’nın bir davetidir, bir işaretidir. Diyerek bu moralle inşallah.

İnşallah öyledir. Büyükler neler yaşamış. Hazreti Mevlâna, Mevlâna iken ne korkunç imtihanlardan geçirilmiş . Dolayısıyla bu garibi de Hazreti Mevlâna da sınayabilir. Allah da sınayabilir. İnşallah güzel duygularınız dua olur benim için

Eser için şaheser olmalı, dünyada ilk yüz film içinde yer almalı diyorsanız. Eser şaheser olsa da tanıtımı gerektiği şekilde yapılmadığında istenen etkiyi sağlayamayabiliyor.Bunun için belirli lobi çalışmalarının ve devletin desteği lazım.Bu desteği umut ediyor musunuz?

İlla ki devletin desteğine gerek yok profesyonelce yapılırsa bu kendi kendini tanıtır. Bu hayat, bu muhteşem buluşma yani dünyanın en büyük akıllarından birinin dünyanın en büyük aşklarından birinin yaşıyor olması. Dünyanın dokuzuncu harikasıdır zaten bizim bunu ne ölçekte filme alıp almayacağımız ayrı mesele ama kendiliğinden zaten dünyanın dokuzuncu harikası dolayısıyla bu işi biz dünyaya seyrettiremiyorsak kabahat sadece bizimdir. Ne devletin ne de başkasının dünyaya tanıtma noktasında mesela İngiliz dili kullanılıyor. Fransa bile iyi bir sinema alt yapısına sahip olduğu halde İngilizce çekiyor. İşte mübarek Farsça söylemiş. Fars dili bir Müslüman milletin dili. İngilizce gayrı Müslim bir milletin dili diyemeyiz. İngilizce milli benliğimize ters gelebilir ama dünyanın gerçeği bu zaten derdimiz Hazreti Mevlâna’yı mümkün olduğu kadar bu mesaja, doğuş şartları itibariyle ilahi lütufla, aileden gelen imkanlarla , kısmen ulaşamayan ailelere, çocuklara, gayrı Müslimlere kavuşturmak. Hazreti Mevlâna’yı onların tanımasını sağlamak daha önemli.Haa Türkiye’de detay olarak tanınmıyor ama biz 70 milyon kişiyiz dünyada 7 milyar insan var. Kendimiz için önemliyiz ama 7 milyar her durumda bizden daha önemlidir.

Basın toplantılarınızda bu senaryo evrensel bir eser olursa çok mutlu oluruz ama evrensel olmayacaksa hiç yazmayalım daha iyi dediniz.Evrensellik kıstaslarınız nedir?

Kuran ı Kerim’de anlatılan kıssalarda yer alan drama dokusu Hazret-i Yusuf Suresi’nde “Biz Kuran-ı vahyetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz…..”mealindeki ayetiyle Cenabı Allah drama okulunu Yusuf Suresi ile kuruyor. Yani öykü anlatmanın okuludur. O yüzden bence öykü anlatma tarzının ilkelerini hayata geçirmelidir. Amerikalıların film yapma mantığı da aynen burada yatmaktadır. Nedir bu? Düğümü ortaya atarlar, onun çözümünü öyküleştirirler ve sinemaya verirler. Bir muamma vardır. Biri gelir o muammayı çözer. Şimdi Yusuf Kıssası’nda da bu böyledir.( Rüyada 11 tane yıldız ona secde ediyor. O ana kadar bir dünya film geçiyor. Kuyuya atılmalar vs … Her şey birbirinin tefsiri. Nasıl ki elif, lam, mim, o sure elif lam mimin tefsiri ise, düğüm onun tefsiri ,onun çözümündedir. Şimdi bu da böyle bir şey olacak. İnşallah evrensel bir sinema.Ama burada biz sadece sinema yapmıyoruz. Yüzde yüz mümkün olduğu kadarıyla az nefsane bir yorumla bir hayatı özetlemeye çalışacağız. Yorum katmak Mevlâna’yı yorumlamaya çalışmak değildir. Bunu görsel bir yapı haline getirerek ister istemez yorumlamış oluyorsunuz. Kitaplardaki Mevlâna’yı gözünüzün önüne getirmeye çalıştığınızda ne yaparsınız.? Bir arka plan, bir mizansen oluşturursunuz. Hayal gücünüzü işleterek oldu, bitti, dedi faslına bakarsanız, bu yeni bir bilme türüdür. Ama bu sizin sanatkarca bir yaklaşım kurmanız demek değildir. Bu, akli bir iletişimdir.Mevlâna’yı, geçtiği sokakları, semasını, ders okuyuşunu gözünüzün önüne getirdiğinizde film çekiyorsunuz. Bu anlamda yorum olacak, ama herkesin yorumu farklı olacaktır.İnsanların bir değil, beş değil, on defa seyredecekleri bir film ortaya çıkmalıdır. Evrensel sinema sanatı budur. Her defasında yeni bir şeyler verebilmektir. Bu, zor gibi görülüyor ama Hazreti Mevlâna olduğu için bu farklı olur. Niye? Tarihi bir zatı anlatırsanız birkaç bölümde biter. Üç defa seyredersiniz, ama Hazreti Mevlâna’nın filmi öyle olmamalıdır. Ama öyle olacaksa yandık. Hamdık, piştik, yandık anlamında değil; yaşken yandık.

Peki senaryo yazımında nasıl bir çalışma planı uyguluyorsunuz?
Şu anda şimdi neleri görmeyebilirizdeyiz, neleri görebilirize geldiğimiz zaman orada eleme yapacağız işte o zaman işimiz zor.Dünya kadar şey var.Sadece meraklıları kastetmiyorum. Meraklıların tamamını uydurma farz edelim. Mevlâna’ dan bir şey eksilmez. Öyle değil mi? Tabi bizim şu anda yapacağımız zaten bir kaba iş buna şöyle de denebilir, kaba inşaat yani benim ocak ayına kadar kaba inşaatı bitirmem lazım.Bu kaba inşaat çok önemlidir.Kaba dediğimiz için basit gelebilir ama ama o kaba inşaat kötüyse onu dünyanın en kıymetli iç mimarı dünyanın en üstün sanatkarı giydirmeye süslemeye çalışsa ondan bir halt olmaz. Kaba inşaat mimari kurgu itibariyle sağlam, yıkılmaz anlamında değil estetik sağlamlık arz etmiyorsa yani zaten gidilmez.geri dönülür bir daha yapılır.Onun için ben özellikle şu anda bu kaba inşaatı bitirme konusunda acele etmiyorum.Çünkü bundan sonrası kolay oluyor.Bu kaba inşaat herkesi ika edebilir, takdir edilirse en azından benim hesap vermek zorunda olduğum kimseleri ikna edebilirse ondan sonrasını iyi yapabiliriz. Hz. Pirin himmetiyle Cenab-ı Hakk’ın lutfuyla.

İnşallah
2007 Şeb – i Arus törenlerine film tamamen bitmiş olacak mı ?

Olabilir….

Yetişeceğini düşünüyor musunuz, yani bu kadar çalışma, senaryo….?
Yetişir, aslında Türkiye şartlarında bu kısa bir zamandır.Dünyada bu kadar zaman verilmez adama yani.Ama tabi ki olağanüstü bir çalışma gerektiriyor.Bunun ne olması gerektiğini biliyorum.Bu çalışmayı kimler, ne kadar adam, ne kadar zamanda, ne kadar parayla yapar bu kafamda var.Ama nasıl olacak, ne yönde olacak bunları bilmiyorum.Bunlar benim görevim değil.Senarist olarak. Ama öyle zannediyorum ki, bu anlamda iyi anlamda fahri danışmanlık yaptım, yapmak zorunda kalacağım. Bu senaryonun selametle gelişebilmesi için. Hz. Mevlâna’nın bir muhibbi olarak, ona sempati duyan, ona hayranlık duyan,onu anlamaya çalışan, onu sevmeyi öğrenmeye çalışan ve onun aşkından bir damlaya “eyvallah” hadi gel öbür tarafa diyebilecek ( diyebilirsek ) benim işim bitti.Bu kadarı bana yeter.

Belirli şeyleri düşünüyor olmalısınız? Oyuncu kadrosunda ya da yönetmende aklınızdan geçen isimler var mı ?

Yok…Alırım kataloğu elime, mesela bir daha bakarım, kafamda bir sürü oyuncu var onun fiyatı nedir, ona ulaşabilir miyiz? Uluslar arası bir katalog, bunları incelerim.

Yani uluslar arası olacak.

Belki uluslar arası olacak belki de yerli olacak öyle yorum hakkımız yok ama.Yani cast bir bilimdir.Bu sanatın önemli bir koludur.Ben cast uzmanı değilim.Ama cast konusunda fikri olması gereken birisiyim muhakkak.Dolayısıyla cast şu demektir.Yani bunu Türk oyuncularla yaparsak dünyaya satma şansınız azalır.Hakikaten azalır.Böyle bir şöhreti olan oyuncularımız yok.Dolayısı ile sadece ve sadece o oyuncunun, sinema böyle diyor, yani bir popüler sanat, o star sürükler o sanatı, star lazım, yabancı bir star lazım, yerli bir star lazım, yani lazım oğlu lazım.Bu işte ama beni ondan çok şey ürkütüyor,müziği.Çünkü kafamdaki müzik bazen çalıyor.O müzik kafamda var.Ama ben müzisyen değilim ve kulağım sıfır .Beynimde bir müzik var ama müziği kimin yapacağını arayıp bulmamız lazım.O müzik biliyorsunuz, Mevlevi müziği. Dünyanın en büyük abidelerinden.Mevlevi müzik külliyatı vardır.Ama bu Mevlevi müzikten bir uyarlama mı olacak, yani ondan ilhamla, ondan yola çıkarak mutlaka ve mutlaka özgün boyutta olan yeni bir yaratı, yeni bir ritim, yeni bir anlatı olması lazım o müziğin. Yoksa evet bir belgesel yapıyor olsaydık o belgeselin böyle olması gerekirdi.Bütün müziği Mevlevi müziklerinden kullansak bir sorun teşkil etmezdi.Çünkü o Mevlevi müzikleri zaten bütün dünyanın öğrenmesi gereken, mahrum olduğu değerlerdir.Yani bizim bütün dünyanın kulaklarına nüksettirmemiz gereken muazzam şaheserlerdir.Besteler, ayinler, şunlar, bunlar…O yüzden o müzik benim uykularımı kaçıracak. Şimdi daha başlamadık oraya gelmedik ama kaçıracak tabi ki, ne yapacağız? Şarkılar söyleniyor, bir şeyler oluyor, gazeller okunuyor….yani orada Kur’ an okunur. Bu hayatta Kur’ an’ da var ama baştan sona Kur’ an okuyacak değiliz.Orada bile çok fazla okunmuyor.Ama bir yerde Kur’ an okunacaksa o Kur’ an- ı dinledikleri zaman insanlar diyebilmeliler ki bu böyle de mi okunurdu …Bu okuyuş Mısır, Medine okuyuşu olmamalı. Konya okuyuşu olmalı, İstanbul ya da Konya ikisinin ortak bir şeyi bilmiyorum, yani bir sürü işi var, keşke 4 sene vaktimiz olsaydı.

Neden 4 sene.

Bu.. müziğinden tutun da işte sanat yönetmenine, kostümüne…. kadar her şekilde ben şunu yapmak isterim.Derin bir senaryo yazmak isterim.Bu böyle olacak.Bu kadar net yani.Şu şöyle olacak, şu şunu giyecek….. en ince ayrıntısına kadar çalışacağım.Bunları zaten uzmanların yapması daha doğru olur.Ama ben senaryo yazarken uzmanlarla beraber bunu senaryoya katabilirdim.Ama, 2007 de önemli bir tarih. Bizler işi uzattığımız zaman da işi pörsütürüz.O yüzden 2007 ye sıkışmış olmamız hayırlı gibi geliyor bana.

Peki akademik kurulun senaryoyu değerlendirmesi ve gerektiğinde yönlendirmesi sinema filminden belgesel film tarzına kaydırır mı ?

Tabi o tehdidi var ama ben fikir alışverişine açık olma anlamında orada oturacağım. Ama mutlaka her kafadan çıkacak sesin de geçerli olması gerekmiyor.Nihayetinde birisi karar verecek, yani bir karar verici olacak herhalde.Bu karar verici yapımcıyla ben olacağımdır.Yapımcı kim, Büyükşehir Belediye Başkanı mı kim ? Nihayet bir yapımcı olacak. Film budur.Yapımcı ile senaristin birlikte ikna olması lazım.

Şimdi işiniz gereği, bulunduğunuz ortam gereği Türkiye’nin dört bir yanını görmüş bir insansınız. Türk milletini analiz etmiş, bu konuda eserler yazmışsınız. Yazılarınızdan yorumlarınızı okuyoruz takip ediyoruz. İnsanımız sizce Hazreti Mevlâna’yı tanıyıp yaşam felsefesini yaşamına aksettirebiliyor mu ?

Şimdi tabii Hazreti Mevlâna’nın hayat felsefesi onun bir şeyidir, ama her şeyi değildir biliyorsunuz. Yani bir hayat felsefesi vardır ve onu yaşamıştır. Ama Hazreti Mevlâna deyince akla bir şey gelirse, bilen kişidir o. Çünkü aşk 99 dur. Birdir o. Aşk sokakta bulunmaz. Halkın arasında aşk dolaşmaz, dolayısıyla bizim halkımızın hayat felsefesini aldığını Hazreti Mevlâna’ya benzeri bilgilerle beraber felsefeden o Anadolu’da algılanan İslami lezzetten tarif edemeyeceği kadar olmakla beraber mutlaka vatandaşımız nasiplenmiştir. Yani büyük ölçüde nasiplenmiştir. Bu kanaatteyim ben. Yani bizim insanımız Hazreti Mevlâna’nın anladığı gibi Müslümanlığı yaşamayı beceriyor. El yordamıyla, bilinçle değil.Bu Hazreti Mevlâna’nın doğum günleri himmetidir. Cenab-ı Hakk’ın hediyesidir. Ama bu Mevlâna’nın bir rengidir. Bilmediğimiz bir şey var .Şems geldikten sonra ona ne oldu. Orada olanlar bir deryadır. Hazreti Mevlâna da algılayabildiğimiz kadarıyla bize düşen bir damladır bence … Çünkü o an sonsuzlara uçtular onlar.Aşk geldi, her şey bitti ve Hazreti Mevlâna ne diyor. Seni senden almıyorsa ilim bilim midir? O güne kadar onu ondan almayan bir ilim vardı. Dünyanın en büyük Hanefi fıkıh alimi birisi olarak Mevlâna vardı. Başka bir ilim geldi. O onu Mevlâna’dan aldı. Mevlâna’yı Mevlâna’dan aldım. Mevlâna’yı Mevlâna’dan aldıktan sonra ne oldu? Neler olmadı ki ama biliyor muyuz ? Hiç bilmiyoruz. Hayal edebilir miyiz? Aşk ile olsun ki hayal edesin.Başka türlü olmaz. Aşk o kadar nadir bir şey ki….halk ondan çok az yaşıyor. Hele de bugün.Yani sadece bedeni ilişkileri aşk olarak terennüm ederek, ayrıca aşkı kovan bir halk var ortada. Pop müziği sayesinde her gün aşk bile bile kovalanmaktadır.Yazılardan, televizyonlardan, klip yayınlarından aşk kelimesiyle göre göre hakiki aşk kovuluyor.Bu hayvani bilinçliğe aşk diye diye aşkı göğe doğru geri postalıyoruz.

Hz. Mevlâna’ nın hayatı ile ilgili filmi merakla beklediğimizi de ifade etmek istiyorum. Hz. Mevlâna’yı anlamayı … Cenab-ı Hak nasip, ihsan etsin arzu ediyorum. Ömer Lütfi Bey, röportajımızı yoğunluğunuzu rağmen kabul ettiğiniz için Sağlıcakla okurları adına teşekkür ediyorum.

Rica ederim.
Bu Ropörtaj Özel Selçuklu Hastanesi Dergisi “Sağlıcakla”’dan alınmıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir