Orhan Pamuk ve Nobel ödülü

Ben şahsen Orhan Pamuk’u tanımıyorum ve bu konulardaki görüşlerine katılmıyorum. Çünkü onun Ermeni olaylarının tarihi ve siyasi yönlerini yeteri kadar incelemediğini sanıyorum.

Yazar Orhan Pamuk’a Nobel ödülünün verildiğini, posta kutuma konulan kısa bir nottan öğrendim. ’Sizi Nobel kazanmanızdan dolayı kutlarım.’ diyen yazının sahibi, dünya edebiyatı uzmanı. Benim Türk olduğumu bildiği için Nobel ödülünün tüm Türklere yani Türkiye’ye verildiğini düşünmüş. Daha sonra gördüğüm ve konuştuğum birçok kimse de aynı düşüncede olduklarını söylediler.



Nobel Edebiyat Ödülü yıllardan beri çeşitli ülke yazarlarına verilmişti. Bunların arasında Türkleri ilgilendiren Osmanlı döneminde geçen devşirme olaylarını anlatan Hırvat asıllı Ivo Andric’in Drina Köprüsü’nü veya Rusçuk doğumlu Elia Canetti’nin hatıralarını içeren kitaplarını anmak mümkündür. Fakat bunların hiçbiri “doğu” havalarına rağmen Orhan Pamuk’un eserleri kadar bugünkü Türkiye’nin geçirdiği büyük entelektüel, psikolojik ve estetik değişimleri yansıtmadığı gibi etkilerini devamlı olarak da sürdürememişlerdir.


Türklerin evrenselleşmesi ve Pamuk…


Peşinen şunu belirtmek isterim. Orhan Pamuk, romanlarında kişi olarak Türk insanlarının kendi benliğini koruyarak yeni yaşam ve düşünce şekilleri ile çatışarak onlara uyma gayretlerini anlatırken, bu kişilerin karşılaştıkları kimlik sorunlarını, bunalımlarını ve geçmişe bakışlarını tüm dünya insanlarının da anlayacağı ve hissedeceği bir dil ve yaklaşımla anlatmıştır. Daha açık bir sözle diyebilirim ki; yazarın düşünce ve duygu kökenleri Türk toplumunda olmakla beraber, o, tasvir ettiği kişilerin, ki bunlar bizim insanlarımızdır, duygularını, hatıra ve tarihi hayal etme güçlerini kendine has bir şekilde Türk olmayan birçok insanın tecrübelerine, hatıralarına, duygularına ve hayallerine bağlayarak anlatmıştır. Pamuk, dünyanın belirli bir coğrafyası üzerinde, yani Türkiye’de yaşayan insanları iç varlıkları ile dünyanın geri kalan kısmına tanıştırmış ve bağlamıştır. O, Türk’ü evrenselleştirmiştir. Fakat bunların üstünde Pamuk, dili ile, anlatma ve hayal gücü ve geçmişle bugünü birbirine bağlayabilme sanatsal kabiliyetiyle Türk edebiyatının dünya çapında değerini fiilen ortaya koymuştur.


Yazarın Nobel ödülünü almasında Ermeni ve Kürt meseleleri hakkındaki beyanlarının birinci derecede etkili olduğunu hem Türkiye’de hem de dışarıda iddia edenler olmuştur. Ben şahsen Orhan Pamuk’u tanımıyorum ve bu konulardaki görüşlerine katılmıyorum. Çünkü onun Ermeni olaylarının tarihi ve siyasi yönlerini yeteri kadar incelemediğini sanıyorum. Diğer yandan düşüncelerini istediği gibi açıklamakta kısıntısız bir hakka sahip olduğunu da peşinen kabul ediyorum. Kendisi, aynı hakkı kullanarak Fransız parlamentosunun Ermeni iddialarını reddedenleri suçlu sayan kararını eleştirmiştir.


Orhan Pamuk’un ödülü almasındaki siyasi etkenlerin onun sahip olduğu edebi kabiliyetlerinin yanında önemsiz kaldığına inanıyorum. Bundan birkaç sene evvel çok takdir ettiğim ve eskiden tanıdığım bir Türk yazarını da bazı tek yanlı düşünen aşırı çevreler -Batı’da büyük ödüller kazandıktan sonra- Nobel adayı olarak göstermişlerse de sonuç alamamışlardır. Neden bu yazara Nobel verilmediği sorusuna cevap vermeden evvel bir iki noktayı açıklamakta fayda görüyorum.


Tanıyanlar beni tarihçi ve sosyal ilimci olarak bilirler. Gerçek şudur ki; ben hayatımı Türk toplumunu bütün yönleri ile incelemeye, anlamaya ve bu şekilde tanıtmaya vermiş bir kimseyim. Bir toplumu ve milleti en iyi anlamanın yolu ise onun edebiyatından geçer. Tarih ve diğer sosyal ilimler bir toplumun dış görünüşünü ve geçirdiği dönüşümleri objektif olaylar olarak görür; fakat olayların temelinde yatan duygusal, kişisel, toplumsal, dinsel, vs. faktörleri dile getiremez. Olayların arkasında yatan kişileri ve bu kişilerin duygularını, bekleyişlerini, psikolojik sorunlarını ancak edebiyat bir dereceye kadar ortaya atabilir, yani bilinç seviyesine çıkarabilir. Edebiyat daima kişinin sosyo-kültürel ve siyasal çevresindeki olayları kişisel ferdiyetçi bir açıdan değerlendirmiştir. Yukarıdan emir alarak yazanlar gerçek manada edebiyatçı değillerdir.


İşte buradan hareket ederek ben küçük yaştan başlayarak Batı ve Doğu edebiyatının destanlarından romanlarına kadar büyük eserlerini okumaya gayret ettim. Benim kitap halinde Varlık Kitabevi tarafından kırk sene evvel Türkçe yayınlanan ilk çalışmam Türk Edebiyatında Sosyal Konular isimli kitaptır. Orada, doğmakta olan yeni bir edebiyatın büyük geleceğine işaret etmiştim. Ondan sonra da edebiyat üzerindeki çalışmalarımı sürdürdüm. Fakat İngilizce yayınlanmış birkaç makale ve müsvedde halinde kalan bir edebiyat tarihi denemesi, daha doğrusu Türk edebiyatının evrimini inceleyen bir kitap, bir yana bırakılırsa ağırlığı tarihe verdim. Bunun nedenini başka bir fırsatta açıklayabilirim. Ancak Türk edebiyatındaki gelişmeleri yakından izlemeye gayret ettim.


Türk edebiyatındaki gelişmelerle ilgili olarak diyebilirim ki; 1950’lerin sonu ve 1960’ların başından itibaren Aziz Nesin, Orhan Kemal, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Yaşar Kemal, Sezai Karakoç ve “sağcı” ve “solcu” bilinen diğer birçok yazar, Türk edebiyatına yeni boyutlar katarak evrimini hızlandırmışlardır. Nesire, yani düz yazıya, ağırlık veren ve toplumsal konular ile uğraşan bu yazarların yanında daha sonra insanın psikolojik, spritüel ve inanç ihtiyaçlarını ele alan yazarlar da çıkmıştır. Türkiye’nin edebiyat yazarlarının önemli bir kısmını son yıllarda kadın yazarlar oluşturmuştur ki; bu da uzun uzadıya incelenmeye değer bir konudur.


Genellikle sosyal yönü güçlü olan bu yazarlar ve ondan sonraki kuşakların yazıları ufak tefek istisnalarla Türkiye sınırlarını aşamamıştır. Her ne kadar bazı yazarlar yabancıları ve yabancı ülkelerde geçen olayları konu edinmişlerse de bu olayları yine de “milli” (yani yabancı ülkenin veya Türkiye’nin gözü ile) ele almışlardır. Edebiyat ancak kendi milli çevresini aşıp tüm kişilere hitap edecek güce sahip olduğu zaman yaşar, evrenselleşir ve etkisini devamlı olarak korur. Yazarın kendi ülkesini, kendi tarihini ve kültürünü konu olarak alması onun evrenselliğini yok etmez.


Türk edebiyatına açılan yeni ufuk


Büyük edebiyatçı, “milli” konuyu evrensel edebiyat çerçeveleri içinde dile getirebilendir. Mesela Tolstoy’un Savaş ve Sulh romanı dünyaca benimsenmiş bir eser olmakla beraber ağırlığı Rusya üzerinedir. Aynı hüküm Gogol için daha da çok geçerlidir. 1913’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Rabindranah Tagore’nin (Bengali dilinde yazmıştır) şiirlerinin, romanlarının kökenleri ve konuları Hind felsefesi, tarihi ve dünya görüşündedir. Onun meşhur şiiri Gitangali dünyaca benimsenmiştir ve Hindistan kültürüne saygınlık kazandırmıştır. Victor Hugo, H. Balzac ve diğer birçok dünyaca tanınmış Fransız yazarlarının konuları Fransız kişiler ve toplumudur.


Yukarıda söz ettiğimiz Nobel ödülünü kazanamayan yazarın eserlerini Türk okuyucuları belki Orhan Pamuk’un eserlerinden daha fazla sever ve tutar; çünkü bu eserlerin konuları ve dili “yerli” olarak okuyucuya daha yakındır. Hatta benim tespit edebildiğim kadar Türk okuyucusu Pamuk’un ilk romanlarını sonra yazdıklarından daha fazla beğenir; çünkü ilk romanlarında Pamuk daha “yerel”di. Tüm edebiyatlardan ideal olarak beklenen “milli” yani “yerli” kalarak “milliyi” ve yerliliği evrenselle bağdaştırmalarıdır. İşte Orhan Pamuk, birbirine yabancı gibi duran “biz”i “onlar”a yani Türkiye’yi dünyaya yakınlaştırdığı için Nobel ödülünü kazanmıştır.


Pamuk, Türk olarak diğer ülkelerin insanlarına kendi dili yanında gönül ve ruhu ile hitap ederek “biz” ve “onlar”ı bir araya getirerek Türk edebiyatına yeni ufuklar açmış ve Türkiye’yi dünyaya en iyi tarafı ile dünyaya tanıtmıştır. Orhan Pamuk’un İngilizceye çevrilmiş eserlerini yayınlayan kitabevi bunların tümünü 5-100.000 nüsha olarak yeniden basacak ve şüphesiz ki az zamanda satacaktır. Milyonlarca insan böylece Orhan Pamuk’un kalemi sayesinde Türkiye’yi ve Türkleri güzel bir biçimde tanıyacaktır.


WISCONSIN ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

PROF. DR. KEMAL KARPAT

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir