Ortadoğu Taktiği Hatalı

Bush yönetimi, radikal İslamcı teröre karşı savaş ile Ortadoğu’ya demokrasi yayma amaçlarını birbirinden ayırmalı.

Terörün nedeni yönetimin savunduğu gibi otoriter rejimlerin baskısı değil.Geçenlerde Wall Street Journal gazetesi soruyordu: “Bush yönetiminin Arap ve Müslüman dünyada yüksek profilli demokrasi yayma siyasetini terörle savaş için araç olarak kullanmasından daha iyi bir fikri olan yok mu?” Evet var. Daha iyi olanı, radikal İslam’a karşı mücadele ile Ortadoğu’da demokrasiyi yaymayı birbirinden ayırıp, radikal İslam ile mücadeleye odaklanmak ve demokrasi cephesindeki tavır ve taktiğimizi şimdilik ciddi biçimde değiştirmek.
Yönetimin yaklaşımındaki asıl sorun, birbirinden esasen ayrı olan iki meseleyi birleştirmesinde yatıyor. Birincisi, Danimarka karikatürlerine verilen tepki ve Samarra’daki Askeriye Türbesi’ne yapılan bombalı saldırıda kendini göstermiş şiddet içeren, modernite karşıtı radikal İslamcılık; ikincisiyse Arap dünyasının büyük bölümünde siyasi ve sosyal kurumların işlevlerini yitirmiş olmasıyla ilgili.
Yönetimin tezi ikincinin birinciye yol açtığı yönünde. Ayrıca ABD’nin Soğuk Savaş sırasında Arap ’dost tiranlara’ verdiği desteğin, Arap otoriterciliğinin en büyük sorumlusu olduğu tartışması da yaşanıyor. ABD Başkanı George W. Bush da Kasım 2003’te Ortadoğu’da 60 yıldır özgürlüğü istikrara feda etmiş olduğumuzu ve sonuçta her ikisine de ulaşamadığımızı söylemişti.
Bu görüşten hareketle ABD otoriter rejimleri desteklemeyi bırakır, bunun yerine demokratik rejimler getirmek için yapabileceği ne varsa yaparsa, terör sorunumuz kökten çözülemese de büyük ölçüde azalacak.

Sosyal değişim radikalleştiriyor
Tarihte düzinelerce örneği görüldüğü gibi, otoriter siyasi kültürler gerçekten de radikal İslamizmi besliyor, ama radikal İslamizmin asıl nedeni bazı toplum ve bireylerin sosyal değişimle başa çıkmada yaşadığı zorluklar. Hızlı modernleşmenin kısa vadede radikalizme yol açması kaçınılmaz. Demokratik Avrupa’daki Müslümanlar da, bu sorunun Ortadoğu’dakiler kadar parçası. Bu önemsiz bir ayrıntı değil; yönetimin görüşünün temel noktalarından birine doğrudan zıt düşen önemli bir nokta.
Yönetimin bir sorun olarak ele aldığı şeyi aslında iki sorun olarak görmeliyiz. Radikal İslamizm, demokrasi yaymaktan ayrılmış biçimde çözülmeli. Bu bağlamda Afganistan ve Irak hükümetlerinin siyasi başarısını sağlamak için elimizden geleni yapmalıyız. Bu çaba ayrıca dünyanın birçok bölgesinde teröristlerin öldürülmesi, yakalanması, başka şekillerde etkisiz hale getirilmesi ve tehlikeli malzemelerin elllerine ulaşmasının engellenmesi anlamına geliyor ki, böyle bakarsanız bir savaştan çok polis ve istihbarat operasyonları gerekiyor.
Aslında en ciddi tehditle öncelikle düşünsel seviyede karşılaşıyoruz. Nasıl ki liberal demokrasinin geniş kitlelerce savunulmasını beklemeden köleliği bir suç ilan ettik ve küresel normlardan çıkarmayı başardık, demokrasinin Fas’tan Bangladeş’e kadar dört dörtlük yayılmasını beklemeden de cihad terörizmini suç ilan edebilmek mümkün olmalı. ABD ve Batılı müttefikleri gerçek, geleneksel ve dindar Müslümanların, iyi finanse edilen aşırılık yanlısı haydutların saldırılarına karşı büyük ve güzel bu İslam uygarlığındaki üstünlüklerini yeniden ortaya koymalarına yardım etmeli. Bu çok yeni bir fikir olmasa da malesef ciddiye almaya yeni başladık. Ayrıca özgürlük karşıtı ve şiddet yanlısı İslamcıların saldırısına uğrayan Danimarkalılara ve gerçek Avrupalı liberallere de sıkı bir şekilde destek vermeliyiz.

Demokrasi ’geri tepti’
Ortadoğu’da liberal ve demokratik kurumların yayılması ise çok daha uzun vadeli bir proje olduğundan ve ciddi biçimde elden geçirilerek değiştirilmesi gerektiğinden, terörle savaştan ayrı tutulmalı. Bush yönetimi Irak’ta yaşanan karmaşayla uğraşırken zaman çizelgesinden ne kadar uzaklaştığını itiraf etmek istemiyor. Ortadoğu’da demokrasiyi, yüksek profilli bir demokrasi söylemi ve yerel örgütlere mali destek yoluyla yaymaya yönelik Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika girişimi, ilk başta Irak’ın başarılıca demokratikleşmesini hızlandıracak bir yöntem olarak düşünülmüştü. Ama şimdi böyle bir hız söz konusu bile olmadığı gibi, hareket tümüyle geri tepti. Suriye veya İran’da iktidardaki rejimlerin demokratik karşıtları, Iraklıların şu anda içinde olduğu duruma geleceklerine statükoyu korumayı tercih ediyor. Bu da Bush yönetiminin İran’ı demokratik bir rejime geçirmeye yönelik yeni girişimi açısından iyimser bir tablo sayılmaz. İran’da, bu amaçla son gözden çıkardıkları 75 milyon doları alacak kimseyi bulamayacaklar.
Irak savaşının Ortadoğu’da ABD’nin liberal demokrasi gibi değerlerinin prestijini artırdığını söyleyemeyiz. ABD’nin hukukun üstünlüğünü yayacak ahlaki otoritesi de yok, bölgede Amerika denince ilk akla gelen Guantanamo, Bagram ve Ebu Garib’deki esirlere yapılan muamele. Birçok Amerikalı bunun ABD’nin düşmanlarınca uydurulmuş sapıklıklar olduğunu veya savaşta böyle şeylerin normal sayıldığını söyleyerek olayı kendi kendine açıklayabildi. Öyledir belki, ama Guantanamo hâlâ açık, Bush yönetimi birkaç düşük rütbeli asker dışında kimseyi esirlere kötü muamele yüzünden cezalandırmış değil. Amerikalıların hukukun üstünlüğü ve insan hakları konularında ısrar etmesi, tek kelimeyle ikiyüzlülük.
Bush yönetimi aslında Arap ve Müslüman ülkelerde tartışma ve siyasi katılım için yeni bir alan yarattı. Gelgelelim İran, Mısır, Filistin ve Irak’taki son seçimler Hamas ve Müslüman Kardeşler gibi yasadışı grupları ya iktidara getirdi ya da itibarını artırdı. Hatta Irak’ta seçimlerden başarıyla çıkan Şii dostlarımız bile, ülkede kontrolleri altına giren bölgelerde hoşgörüsüz bir İslam mezhebini kurumsallaştırmaya girişti.
Yönetimdekiler, herkesin camilerde toplanmaması, yasadışı grupların iktidara gelme ’ihtimalinin’ azaltılması için toplumda muhalif görüşlere açık bir alan yaratmaktan bahsediyor. Gelgelelim bugün kamuoyu Batı yanlısı laiklerden ziyade İslamcıları tutuyor. Birçok Arap ülkesinde bu yüzden yeni yeni boy göstermeye başlayan demokratik seçimler çok büyük bir olasılıkla camiyi ön plana çıkarırken, diğer tüm ifade şekillerini dışlayacaktır. Hoşgörülülerin demokratik bir yol açtığı hoşgörüsüzler, otoritenin ters yönde akışını muhtemelen engelleyecek. Bu dinamiklerin liberal demokrasiyi nasıl yayacağını öngörmek zor. İslamcı yanlılarını güçlendiren ABD politikaları muhtemelen siyasi liberalleşmeyi geciktirecek, Müslüman toplumlarda sürmekte olan büyük tartışmalarda yanlış taraflar desteklenecek ve bu yüzden de terör sorunumuzu daha da yokuşa sürecek.
Ortadoğu’da demokrasiyi desteklemek için kullandığımız taktikleri değiştirmeliyiz. Yönetimin demokrasi yaymayı milli güvenlik stratejisinin parçası olarak gösterişlice kucaklaması ve İran’da rejim değiştirme niyetini vaktinden önce ilan etmesi, bölgede yaşayan gerçek demokratların davasına zarar vermekten başka işe yaramıyor. Ülkeleri erken genel seçimlere itme çabaları, İslamcı dalganın yükselişiyle istemediğimiz sonuçlara yol açarsa, yine ikiyüzlü konumuna düşeriz.

Sivil toplum sessizce desteklenmeli
Oysa yerel seçimler veya aşırılık yanlısı olmayan sivil toplum kuruluşları gibi destekleyeceğimiz birçok demokratik kurum var. Kongre’nin demokrasi desteği verme çabası iyi niyetli ama ters tepecek: Demokrasi eylemcilerinin ihtiyacı olan son şey, dışarıdan gelen fonlarda Amerikalı-ların izinin olması. Bölgedeki sivil toplum kuruluşları ve özel vakıflar gibi demokratik grupları sessiz sedasız desteklemeliyiz. Mesela son dönemde demokratik geçişler yaşamış ve Washington’da daha fazla saygı görebilecek ülkelerle işbirliği yapabiliriz.
Yönetim tuhaf bir şekilde, Irak’ta demokrasi istediğini ısrarla vurgulamasına rağmen bunu Kongre’nin adını karıştırmadan desteklemeli. Yanlış yerlerde çok ısrar ediyoruz, en önemli noktaya yeteri kadar eğilmiyoruz. Son seçim sonuçlarını değiştirmeyi aklımızdan bile geçirmemeli, bunun yerine iktidara yeni gelen gruplara, ülkelerini sorumluluk içinde yönetmeleri için baskı yapmalıyız. Mısır ve Filistin’deki İslamcı partilerin bu denli destek bulmasının nedeni dış politikaları değil; eğitim, sağlık ve iş sahaları gibi sosyal refah meselelerine önem vermeleri ve yolsuzluk ve rüşvete karşı duruşlarıydı. Bırakalım önce bir bildikleri gibi yönetsinler, eğer beceremezler veya kendileri de yolsuzluk yaparsa, yakında zaten başları derde girecektir.
Demokrasiyi yayma ABD dış politikasının ana parçalarından biri olmayı sürdürmeli, fakat terörle mücadelenin anayollarından biri olarak görülmemeli. Radikal İslam’la sanki Arap dünyasında sosyal ve siyasi işlevsizlik yokmuş gibi savaşmalı, bu işlevsizliği düzeltmek için de sanki terörizm sorunu hiç yokmuş gibi kurnazca, sessizce, sabırla ve mümkün olduğunca çok sayıda müttefikle birlikte çalışmalıyız. Bu iki meseleyi birbirine karıştırdığımızda ikisini anlayış şeklimizi de karıştırmış oluruz ve neticede ne terörü yenebilir, ne demokrasiyi yayabiliriz. Hatta sonuç muhtemelen tam tersi olacaktır. (Johns Hopkins Üniversitesi’nde profesör / American Interest dergisinin editörü, 27 Mart 2006)

FRANCIS FUKUYAMA

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir