Oruçun Hakikati Nedir ?

Ali Ramazan Dinç Hocaefendi ile Orucun Hakikati Üzerine Konuştuk

Aydınlıkla karanlığın kesiştiği çağ yangınlarında zuhur eden, şehâdet parmağı dâima güneşi gösteren fetih erleri vardır. İpekten adımlarıyla ruhumuzun önünde yürürler. Kalben ve rûhen tadılmadık hazların kâğıt üzerinde nümayişe çıktığı kaygan zeminde biz, vicdanlarının harlı azap ateşine düğüne gidercesine koşan gafil pervaneleri, yaşanmış, bedeli ödenmiş cümlelerle uyaran, uyandıran, arındıran asil ruhlardır onlar… Sonsuz aşk ve gayretleriyle ruh ataletimize kandil olan, şevk katan, emrolunduğu gibi dosdoğru olmanın ağırlığı altında ezilen, yüreklerinin tek tesellisi ümmet-i İslâm’ın hidayeti, selâmeti olan gönül ustasıdır onlar… Sezai Karakoç, metafizik yüklü bir yazısında onları şöyle işaret eder: ‘Peygamberler Allah’ın bir anda tüm sebepler dünyasını âdeta aradan çıkarıp ruhlarında yaktığı mutlaklık ışığıyla aydınlanmış görevliler olarak yolumuza ışık tutmuşlardır.

Ve sonra sahabiler, halifeler, imamlar, bilginler ve veliler geldi. İmam-ı Gazali, Muhyiddin İbn-i Arabi, Mevlânâ, Abdülkadir Geylani, İmam-ı Rabbani ve daha nice ermişler geldi. Kıyamete kadar bütün sırları açacak olan dinin, İslam’ın insanlara bahşettiği önderlerin nesli kesilmeyecek, meşaleyi elden ele ileten yarışçılar sürüp gidecektir…’

Kıymetli okuyucularımız! Söyleşi köşemizin bu ayki konuğu, nesli dâim devam edecek hakikat öncülerinden biri olan muhterem Ali Ramazan Dinç Hocaefendi. Kendileri paha biçilmez kalp elmasımızı bir kaşığa satmamıza mâni olmak için didinen bir iman sarrafı. Hem Yeni Dünya okuyucusu için, hem yeni bir dünya rüyası görenler için Hocaefendi tarifine hacet olmayan bir gül yetiştiricisi. Aşk ehli kâmil insanlar yetiştirme mektebinin günümüzdeki önemli temsilcisi. Zâtı alîleriyle yaptığımız söyleşimizi bu sefer kısa tuttuk. Çünkü vakit dardı, fethedilmeyi bekleyen nice yürekler vardı. Yol uzun, yük ağırdı. Sohbetiyle aydınlanacak gönüller onu bekliyordu. Aşkını ifade edecek ehli diller onu bekliyordu. İşte bu dar vakitte hâl ipine dizilecek, incilerin söz kalıbına dökülmesini istedik Hocaefendiden. Kelimelerin kalbinin bu sırrı kaldıramayacağını bile bile, sorduk inceden inceden. Damaklarımız henüz gül reçeli için hazır değildi, biliyorduk. Ama dayanamadık, sorduk. “Sormak” özümsemek demekti eski zamanlarda. Biz de orucun hakikatini anlamak, orucun sırrına ermek için sorduk sorularımızı. Cevapların rayihasını sizinle paylaşıyor, Yâr ile dâimî bayram edenlerin hürmetine, bu nîmete erdirilmek dileğiyle, sizi söyleşimizle baş başa bırakıyoruz… Aşk ile efendim…

Efendim! Önce orucun ve açlığın zâhir yönünü konuşalım izin verirseniz..Tabipler, hakîmler, zahidler, sultanlar en şifalı, en sıhhatli, en lezzetli şeyin açlık ve az yemek olduğunda birleşmişler. “Oruç ibadeti Benim için yapılır; mükâfatını da Ben veririm.” buyuruyor Rabbi Zülcelâlimiz. Nedir orucu bu kadar özel kılan?

Oruç, yeme, içme vs.den uzak olunduğu için, Cenab-ı Allah (cc)’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktır. Bir de riya yoktur. Çünkü insan gizli yerde yiyebilir, içebilir, belki de abdest alırken ağzına aldığı suyu midesine de indirebilir. Oruç âyetinin son bölümü Hak Teâlâ’dan korkup emr-i İlahi’ye uyup, emirlere sarılmayı öğütler. Bin sene aç bırakılan, zemheri cehenneminde dondurulan nefis, Allah Teâlâ’ya isyan ederken, aç kalmakla terbiye olur.


“Oruç tutanın iki sevinç zamanı vardır: İftar esnasında ve bana kavuştuğu zamandaki sevinci.” buyruluyor. İftar sevincini anlayabiliyoruz fakat “rü’yet” “cemâli görme” nasıl anlaşılmalı?


İbadetlerini yerine getiren mü’minin, ahirette rü’yet nimet-i uzmasına erişeceği bildirilir. Hiç şüphesiz mü’minler âhirette Allah Teâlâ’nın Cemâl’ini seyredeceklerdir. Seyir, dünyadaki yaşantımıza göredir. Mukarrebûn, sabikûn, hayırda öncü olanlar O (cc)’nu fasılasız görecektir. Hayrı şerre galip olanlar ve nefsine zulmedenler de hallerine göre bu iltifata mazhar olacaklardır.

İbni Ömer (ra)’dan rivayet olunun bir Hadisi Şerif’te, “Mü’min bir, kâfir yedi bağırsakla yer.” buyuruyor Efendimiz (sav). Bunu açıklayabilir misiniz Efendim?

“İnsanı ayakta tutacak birkaç lokma yeter.” buyuran Efendimiz (sav), az yemeye işaret eder. Mevlana (ks), “Bir müddet mideni aç bırak ki, içinde marifet nuru parlasın.” der. Çok yiyenin şehevi arzusu aç kalır. Az yiyenin ise hayvani duygusu tok olur, çılgınca hareket etmez.

Efendimiz (sav)’in hâne-i saadetlerinde ocak kaynamaması ilk zamanlarda annelerimiz arasında ciddi sıkıntılara sebep olmuştu. “Muhammed’in ailesi Medine’ye geldikten sonra üç gün üst üste buğday ekmeğiyle doymamıştır.” diyor Hz. Aişe (ranha) validemiz. Bu durum, sadece “yokluk” ile açıklanabilecek kadar basit olmasa gerekir. Efendimiz (sav)’i, eşlerini, dostlarını, yavrularını, torunlarını karınlarına taş bağlatacak kadar açlığa tahammüle sevkeden-razı eden nedir? Geleceğin büyük âlim râvileri olacak Ashâbı Suffa’nın neredeyse sadece sütle beslendiğini biliyoruz. Açlık ile Rabbanî ilhamların yansıması arasında bir bağlantıdan söz edebilir miyiz?

Elbette. Efendimiz (sav), “Ya Rabbi! Benim ve Muhammed’in ehlinin rızkını kifayet miktarı ver.” derken kifâyet miktarından fazlasından hesaba çekilmenin şuuruna işaret eder. “Ya Rabbi! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür, fakirlerle haşret.” buyururlarken aç kalmaları, fakirlere sabrıyla örnek oluşunu gösterir. En önemli mesajlarından biri de ne kadar zengin de olsa evinin ve ailesinin yiyeceğini yetecek kadar karşıladıktan sonra geriye kalanı yoksullara dağıtmasının elzemliğine işaret etmesidir şüphesiz. Meselâ İmam-ı Âzam (raleyh)’in yenebilecek ot türünü ikiye ayırıp, yarısını kendisine yarısını da ehline vermesi fakirliğinden değildi. Allah (cc)’a vuslat zevkinin hâsıl olmasıydı gâye. Çünkü İmam-ı Âzam zengin bir tüccardı.

Rasûl-i Ekrem (sav)’ e ganimet mallarının beşte biri helâldi. Fedek arazisinden gelen malları da çoktu. Ama hepsini geldiği gibi âilesine, yakınlarına ve muhtaçlara dağıtırdı. Ben kazandım ben yerim diyen, dünya malı için ibadetini terkeden Sa’lebeler için bunu anlamak zordur. Onlar ancak yemeyi düşünür, zülüm altında inleyenleri hatırlamazlar bile. Ölümünü unutan bu zavallılar, nerde ne yiyeceğiz, kumaşın hangisini giyeceğiz diye düşünen, başı havada, karnı tavada olan kişilerdir. Meselâ Rasûlullah (sav)’ın izini takip eden Hz. Ömer (ra), halife olmasına rağmen, halkımın fakirleri bal yiyemiyor diye, bu nimeti tatmaktan vazgeçmiştir. Efendimiz (sav)’in ahlâkıyla ahlâklanan insanların Yaratana ve yaratılana karşı olan “edeb” anlayışını göstermesi bakımından bu çok mühim bir tavırdır.

İslam’ı Himalaya Dağlarına kadar götüren Sultan Alemgir çok varlıklı olmasına rağmen, yediği, ölmeyecek kadar, kifaf-ı nefs ettiği arpa ekmeğidir. Yine meselâ, Sami Ramazanoğlu (ks), Adana’nın münbit arazisinin çoğu kendi üzerilerine tapulu olmasına rağmen, birgün içinde yediği, cevizin içi kadardır. Kardeşlerimi hep nerde ne yiyeceğim diye düşünen değil, hangi fakire, ne yedireceğim diye tefekkür eden kişiler olarak tanıyorum.

Hacı Hasan Efendimiz (ks)’in bir not defteri vardı. O yazılardan biri, çok yemenin belası hakkında idi. Orada Süleyman Darani (ks)’dan şöyle bir örnek aktarılıyor: “Adetim ekmekle tuz yemekti. Bilememişim tuzun içinde susam varmış. Bir yıl taatimin zevkini duyamadım.” der. Şu söz de kendisine ait: “Herkes taate, çok yiyen de def’-i hacete gider.” Bu söz, durumu çok güzel ifade ediyor zannederim.


Orucun bedeni yönünü, şeriatını konuştuk. Biraz ibadetlerin tarikat boyutu üzerinde durabilir miyiz? Nedir tarikat orucu, belli bir zamanla kayıtlı mıdır?


İbadetlerin farziyyetine inanmak taatlerin imanî boyutudur. İnandığımız taatleri yapmak İslâmî, kulluk görevlerimizle ıslâh ve irşâd olmak da, ahlâki boyutunu ifade eder. “Namaz, kötülüklerin her çeşidinden alı kor.” âyeti ibadetin kalbî yönüne işarettir. “Onların mallarından fakir ve yoksullara infak için sadaka al ki onları temizleyip pâk eyleyesin.” âyeti ise rûhî boyutunu ifade eder. “Allah korkusunu temin etmeyen ilim ancak ondan uzaklaştırır.” Hadis-i Şerif’inde ise ibadetlerin ahlâki cephesine vurgu yapılmıştır. Şöyle bir örnek hatırlıyorum: Bir hırsızlık şebekesi, hırsızlık yapmak için arkadaşlarından birini çağırıyor. Bu kötülüğü işlemek için, içlerine katılacak zavallı çok manidar bir cevap veriyor: “Biraz bekleyin namazımı kılıp yetişiyim.” Günde beş vakit kılınan namazın nafile namazlarla takviyesi, yılda bir kere verilen zekâtın sadakalarla, yardım ve infaklarla devamı, ömürde bir kez yapılan hac farizasındaki zevkin, nafile haclar ve umrelerle tekrarlanması, ilmin beşikten mezara kadar tahsili, dilin, zikrullah ile devamlı ıslı kalması, tebliğ ve davetin usûlüne uygun ve her yer ve zamanda yerine getirilmesi, ibadetlerin süreklileştikçe bereketlendiğini ve hayatın ibadetsiz geçen bir ânının kalmamasının gerekliliğini gösterir. Nâfile ibadetler Hak Taalâ’ya yakınlığın teminatıdır.

Efendim, hakikat ehlinin orucu için neler söyleyebiliriz. Tarikat orucu kalbin, hakikat orucu sırrın istikameti buyuruyorsunuz bir yazınızda. Nedir “sır”? “Sırr”ın orucu nasıl oluyor; bozulursa kazası nasıl yerine getiriliyor?

Avam, alelâde halktan olan bizler, sadece yeme içme ve cinsi münasebetten uzak durmak sûretiyle tutarız orucumuzu. Ebrar, hayırlılar, ilâhî edeple edeplenerek kalben, gönlün güzel ahlâk ile ahlâklanmasıyla tutarlar. Mukarrebûn, gönlü Mevlâ ile olan zümre, oruç tutmak sûretiyle, tarifi zor bir zevke nail olurlar. “Allah Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlâklanma” neş’esine gark olurlar. Bu hâllerin söze ve yazıya dökülmesi zordur. Hâller, yaşandığı zaman anlaşılır. Rabbimizin katında yedirilip içirilen bu zümre, yeme, içme ve cinsi münasebetle orucu kaza etmezler. Bu seçilmiş tâife, kalbin günah ve isyana meylinden, Cenâb-ı Hakk’tan gayrı düşüncelere dalmasıntan dolayı tevbe eder, gözyaşı dökerler.

Orucun kozmik boyutundan bahsedebilir miyiz Efendim? Ayın başında, ortasında, sonunda üç gün, üç aylarda, kandil gecelerinde ve bilhassa Kadir Gecesinde oruç neden daha değerli? “Kadir Gecesi 1000 aydan hayırlıdır.” ne demek? Bir gece, 83 sene 4 aydan yani yaklaşık âzami insan ömrüne bedel bir süreden nasıl “hayırlı” oluyor. “Hayır” nedir Efendim?

Emrolunan ibadetlerin, rûhi faydalarının yanında elbette maddî faydaları da vardır. Oruç tutan sabra alışır. Aç olan, bî-ilaç olan kimseleri düşünür. Vücudundan atamadığı yağlardan kurtulur. Akıl ve zekâsı keskin, vücudu dinamik ve sağlam olur.

Mü’min bir taatine karşılık on mükafat ile müjdelenmiştir. Oruç tutulan ayın her günü ecir ve mükâfatlı olsun diye ayın başında ortasında ve sonunda oruç tutulur. Muhtelif mübarek günlerde orucun fezaili de, o günlerde meydana gelen kudsi hâdiseler sebebiyledir. Kadir gecesinin bin aydan hayırlı olması, iki cihan güneşinin Hak Teâlâ katındaki müstesna yer ve faziletindendir.

Bu dar zamanda bize vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederim Efendim.

Ben de size teşekkür eder bütün İslâm ümmetiyle beraber her gününüzün Leyle-i Kadir gibi olmasını Rabbi zülcelâlimizden dilerim.•


YeniDünya/Mahmut BIYIKLI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir