OTOPSI MASASINA YATMA DENEMELERI

Elindeki en iyi deneğin kendisi olduğunu düşünüyor doktor. Önlüğünü çıkartıp otopsi masasına doğru yürüyor ürpererek. Kadavra olmakta ne var! Yaşarken yatabilecek mi o masaya! Hayır yapamayacak, ayakları geri geri gidiyor.
Evet yapacak, merak ellerinden tutup sürüklüyor beyaz zemine. İlk denemesinde soğuk terlerle birlikte sıcak cümleler karışıyor mermerin damarlarına. Birden bu otopsinin doktoru olduğunu hatırlıyor. Hemen önlüğünü giyip heyecanla eğiliyor çıplak bedenine. Ah ne kadar da zavallı görünüyor! Hayır daha ilk denemede yenilgiyi kabul etmemeli. Kendisiyle arasına bir soğukluk girmiş olsa da eldivenli elleriyle çekip almalı cümleleri “Bu kitabı, yakınlarım için bir kolaylık olsun diye yazdım. İstedim ki beni kaybedecekleri zaman (ki pek yakındır) hakkımda bildikleri, daha etraflı ve canlı olsun…”

Bir şatonun kulesinde olup bitiyor her şey. Aslında, kendine kolaylık olsun diye kalkışıyor bu zorlu denemeye. Bir insanda bütün insan hallerinin olduğuna inanıyor çünkü. Kendini tanıdığında insanı tanıyacak, ne müthiş! Kendini sorguladığında insanı sorgulamış olacak. “İnsan yaratıkların en zavallısı, en cılızıdır; öyleyse en mağruru da odur.” O halde şüpheyi en çok o hak ediyor. Ne kadar kaçsa da takip etmeli onu. Ruh kuyularına bakraçlar salmalı. Yalnız uyanıkken değil uykudayken de kıstırmalı. Zamanla derisiyle kaynaşan maskelerini kazımalı yazgısını okuyabilmek için. Hakikatin yüzünü yalanın yüz bin sureti içinden çekip çıkartmalı. Hazzın arkasındaki acıyı fark etmek yetmez, acının arkasındaki hazza da ulaşmalı. İçten bir hissedişle, yani o hassas teraziyle tartmalı hayatı, hayali, dostluğu, yalnızlığı…

Montaigne, “Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin” diyerek alıyor neşteri eline ve şüphenin keskin ellerine teslim ediyor kendini. “Kendimizi bilemezsek neyi bilebiliriz ki!” cümlesinden yola çıkıp kelimelerle insan arasındaki köprüleri yıkıyor yerine yenilerini yaparak. Mesela “zafer”i, kralların parlak tacını, başka bir kelimeyle nasıl da matlaştırıyor: “Çalıntı!” Evet çalıntı bir zaferden söz ediyor Montaigne, Büyük İskender’in, Polypercon’da Darius’u baskına uğratmak için gecenin karanlığından yararlanması önerildiğinde söylediği sözü naklederek: “Çalıntı zaferlerden yararlanmak asla bana göre değil!” Dahası bununla yetinmeyip yeni köprüye tarihin içinden iki cümleyle payanda vuruyor: “Zaferimden yüzüm kızaracağı yerde, kaderimden yakınmayı yeğlerim.” (Quinte-Curce, IV, xvııı), “ O Orode’u kaçarken vurmaya, ona göremeyeceği ve sırtından yaralayacak bir mızrak atmaya tenezzül etmez. Ona koşar, karşıdan göğüs göğse gelecek bir biçimde saldırır, gafil avlayarak değil, sadece gücüyle yenmeyi ister.” (Vergilius, Aeneis, X, 732)

Montaigne, gerçek bir zaferin ruha boyun eğdirmeden kazanılamayacağını söylüyor bir başka yerde. Hem zafer nedir ki ona göre, yararlanamazsa insan. Hadi Petrarca şiirinde söyle! Ne demişti Titus Livius: “Annibal yendi; ama bilemedi zaferinden yararlanmayı!”

İlk inzivası dokuz yıl, ikinci inzivası yedi yıl sürüyor Montaigne’nin. Zira dünyadaki en önemli şey “kendine ait olmayı bilmektir” ona göre. Gerçek özgürlük ve kişisel hükümranlık dükkanımızın (yani hayatımızın) arkasına kendimiz için yapacağımız küçücük bir odadadır. “Başkaları için yaşadığımız yeter! Hiç değilse bize kalan şu son yaşam parçasında kendimiz için yaşayalım. Kendimize ve huzurumuza, düşüncelerimize ve niyetlerimize doğru dönelim yeniden.” Belki o zaman kendimizi aslî parçası olmadığımız şeylerden sıyırabilir, sahip olduğumuz ya da olamadığımız değerleri fark edebiliriz. Madem “bir tazıyı hızlılığından dolayı övüyoruz, tasmasından dolayı değil” insanı neden şatolarıyla, arazileriyle, altınlarıyla ölçüyoruz! “Ruh güzel, yüceltilmiş ve tüm unsurlarıyla iyice donanmış mıdır? Kendiliğinden mi zengindir bu ruh, yoksa bir başkasınınkine mi bağlıdır?”

Montaigne “susama fırsatını” ruhuna verdi ve büyük bir coşkuyla dayadı dudaklarını ulaşabildiği kaynaklara. İhtirası, acıyı, ihaneti ve ölümü kendi portresinden süzüp insanlığın portresi haline getirmeye çalıştı. Kimilerine göre isabet kaydetti okları kimine göre hakikatin uzağına düştü. Kimine göre kendinden bahsederek şöhret aradı, kimine göre kendi trampleninden sıçrayıp insanlığın derinliklerine daldı. Bildiğimiz bir şey var ki Montaigne kendini tekrar tekrar otopsi masasına yatırmaktan vazgeçmedi ölene kadar. En önemli bilgisi, “Kesin Bilgi”ye ulaşılamayacağı oldu. Ona göre insanı yükseltebilecek tek güç Tanrı’ydı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir