OYUNCUSU DEĞİL SEYİRCİSİ BİR KOMEDİNİN

Ne müthiş bir komedi! Ne büyük sahne, ne muhteşem dekor… Fakat sandalyeler boş. Seyirci olmaya yok kimsenin gönlü. Sahnenin önünde kilometrelerce kuyruk. Bir an bile görünmek yeter. Dışarıda alkış olmasa da olur; herkes çılgınca alkışlıyor kendini içeriden.


Öyle bir gürültü var ki, suflörler perdenin arkasından çıkıp alenen oyuncuların kulaklarına bağırıyorlar. Oyuncuların yüzleri kızarmıyor, kulakları çınlıyor yalnız. Oyunun adı: “Ormanda Yolunu Kaybeden Adam”. Sahneye kim çıksa bir o tarafa koşturuyor, bir bu tarafa. Kâh doğuya, kâh batıya, kâh kuzeye, kâh güneye. Pusulası bir topaç; aynı anda bütün yönleri gösteriyor. İradesi bir makas; aynı anda hem kral hem soytarı elbisesi biçiyor. Gökyüzüne bakmak aklına gelmiyor yönünü tayin edebilmek için. Ormandan çıkamasa da sahneden çıkma zamanının geldiğini düşünüp selam veriyor boş salona eğilerek. Tam o anda yıldızlar şangırtıyla dökülüyor yere; sessizliğin tezhibi. O da ne, bir çift el kekeme alkışlar bırakıyor oyuncunun bileklerine. Komedinin tek seyircisi ayağa kalkıyor ve “Cogito, ergo sum,” diyor.

Düşünmeyi varlığının nedeni olarak gören bu seyircinin adı Descartes. Dünyada oynanan komedilerin oyuncusu değil, seyircisi olduğunu söyleyen bu garip seyyahın yolculukları tam on yedi yıl sürüyor.”Dünya kitabını incelemek” ve “ Benliğini tanımak” iki kanadının adı. Ona göre her insanın akıl atı var. İş bu kanatlı atla nereye gittiğinde. Macaristan, Almanya, Fransa, İtalya, İsveç… Gözün gördüğüyle yetinen bir gezgin değil o. Hakikatin peşinde, duyuların perdesiyle gizlenen. Tanrı’yı ve ruhu salt duyularla anlamaya çalışanları, “Kulak ve burnun, duyma ve koklama görevini, göze yaptırmaya kalkışmak” olarak tanımlıyor bu yüzden. Bu yüzden indiriyor duvardan şüphe eleğini. Zihnini yenileyebilmek için tortulardan arındırıyor.

On altı yaşındayken Paris’te bir eve kapanıyor geometri çalışmak için. Yirmi iki yaşında sırf cephe gerisinde düşünebilmek için Hollanda ordusuna yazılıyor. Yirmi üç yaşında felsefesinin koordinatlarını bulabilmek için, Almanya’da kullanılmayan büyük bir sobanın içinde geçiriyor bir gününü. Sobanın dışına çıktığında dört şömine yanıyor içinde: Apaçık olmayan bir şeyi hakikat olarak kabul etmemek, bir meseleyi incelerken en küçük parçalarına kadar ayırmak, en basitten yola çıkıp en girift ve kapsamlı bilgiye ulaşmak, hiçbir şeyi göz ardı etmediğinden emin kılacak şekilde bir sağlama yapmak. Bu dört ateşi canlı tutabilmek için de üç madenden cevher taşıyor: Birincisi; örf, âdet ve dine riayet. (Aşırılıklardan kaçınıp orta bir yol izleme.) İkincisi; azim ve hareket. (Ormanda kaybolan insan tek bir yöne doğru yürümelidir çıkış yolu bulabilmek için.) Üçüncüsü; dünyayı değiştirmeye kalkmak yerine kendi arzularını değiştirmeye çalışmak.

“Doğruya en yakın olanı” bulabilmek için kendinden yola çıkıyor seyyah. Ona göre “Ben”in arka planında Tanrı var. Perdeyi çektiğinde gözleri kamaşıyor. “’Ben’imin büsbütün mükemmel olmadığını ve ‘Ben’den daha mükemmel bir varlığın olduğunu seziyorum. Bu seziş bana nereden geliyor? Yokluktan gelemez. Kendimden de gelemez. Öyle ise o seziş bana öyle bir varlık tarafından verilmiş olmalı ki, O benden mükemmel ve bütün kemâlâtı nefsinde toplayan bir varlık olsun. En mükemmel varlık Tanrı’dır ve bize kemâlât O’ndan gelir,” diye haykırıyor Descartes. Çağdaş felsefenin babası, matematiğin sihirbazı, analitik geometrinin kurucusu bilginin mutlak kaynağını şu cümleyle özetliyor: “Tanrı bilinmezse hiçbir şeyin kesin bilgisine sahip olunamaz. Tanrı, temeldeki doğrudur.”

Ne müthiş bir komedi! İnsan sahnede! “Ben varım!” diye haykırıyor. Düşünmeden haykırıyor. Şüphe etmeden kendinden. Şüphe etse, beden ne, ruh ne soracak. Mükemmel olmadığının farkına varacak ve mükemmel olanın. Varlığının O’nun varlığıyla kanıtlanabileceğinden habersiz. Varlığının ve bütün evrenin. “Açık seçik kavradığımız her şeyin varlığının tek ispatı, Tanrı’nın var olmasıdır,” diyor salondaki tek seyirci. “ ‘Tanrı vardır, çünkü zihnim O’nu tasarlıyor’ demek yanlış. Aksine ‘Zihnim Tanrı’yı tasarlıyor, çünkü Tanrı vardır,’ demek gerekiyor.”

Yolunu kaybeden adam bir o yana bir bu yana koşuyor, ormandan kurtulmalı. Başaramayınca oturmalı başını elleri arasına alıp. Başaramayınca taç takmalı başına hükümran görünmek için. “Ben varım!” diye son kez haykırıp, selamlamalı salonu eğilerek. Taç yuvarlanmalı o anda. Descartes, kekeme bir alkışla uğurlamalı oyuncuyu ayağa kalkmadan

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir