OYUNU ÖLDÜRMEK İÇİN KÖTÜ BİR AKTÖR YETER

İyi bir aktördü Diderot fakat “Tanrıtanımaz” rolünde başarılı olamadı. Diliyle kalbi aynı sahnede rol almadı hiç. “Tanrı, ruh ve öte dünya gibi şeylere ne inanırım ne de inkâr ederim,” diye kaçmaya çalışsa da, “Ya varsa!” sorusu peşini bırakmadı…


Otuz yıl süren bir oyunda başrolü oynuyor. Eserin adı: “Encyclopedie”. Aktörün adı Diderot. İyi bir oyuncu. Düşünceden yoksun bir eserin, iyi yazılmış, iyi yontulmuş, iyi çizilmiş olsa da hedefine ulaşamayacağını biliyor. Biliyor ki “Ansiklopedi” ancak toplumu alçaltan şeylere karşı bayrak açtığında bir kale olabilir. Bir maddeden diğerine sıçrayarak düşüncenin nefes aldığı her yerde alevini dalgalandıracak bir yangının peşinde o. Ve cesur oyuncuların, “Neden yalan için canını verenler olsun da, doğru hep korkaklarca salık verilsin!” diyen. Aktör işte burada yanında buluyor oyun arkadaşlarını. İnsan zihninin ilerlemesine duyulan inançla rollerini dağıtıyor. Rousseau müzik, Daubenton tarih, Mallet Tanrıbilim, Dumarsais gramer, Yvan metafizik ve mantık, Toussaint hukuk, la Chapelle aritmetik ve geometri, Belin denizcilik, le Roy astronomi, Vandenesse hekimlik, Maloin kimya, Landois resim ve heykel, Blondel, mimarlıkla ilgili maddeleri yazacak. Yıl 1745. Bıçakçı ustasının oğlu Diderot, yalnız iki tarafı değil sapı da keskin bir bıçakla yontuyor kalemini. Alkışla lâneti at başı götürüyor. Kitapçıları zengin, kendini mahkum ediyor. Bastille zindanı dolu, Vincennes Şatosu’na hapsediliyor. Çünkü o “Ansiklopedi” oyununda elindeki metnin dışına çıkıyor sık sık. Suflörlerin ağzını bantlayıp açıyor ağzını. Ellerinin teatral değil gerçek bir heyecanın rüzgârıyla dalgalanmasına izin veriyor.

Rüzgâr ellerle yetinmiyor. “Hiçbir insan doğadan başkalarına hükmetmek yetkisini almamıştır. Özgürlük Tanrı’nın bir armağanıdır. Her insan akıldan yararlanmaya başlar başlamaz, özgürlükten de yararlanmaya hak kazanır. İyi bir zorba, kötü bir zorbadan daha tehlikelidir. Onun saltanatı altında insan verilen buyrukları, süzgeçten geçirmeksizin dinlemeye alışır. Böylece çok tatlı bir uykuya, bir çeşit ölüm uykusuna dalar,” şiddetiyle kralların, “Altını, ulusun Tanrısı katına yükseltene lânet olsun! Bugün toplumun bir ucundan öbür ucuna dek şu uğursuz söz çınlıyor: Zengin olalım ya da zengin görünelim! Bütün bu koşullar içinde insanoğlu sürünüyor, alçalıyor, değersizleşiyor,” şiddetiyle tefecilerin, “Çocuklar okullardan aptal, bilgisiz ve bozulmuş olarak çıkıyorlar. İyi öğretmenler ne kadar az! Günümüzün öğretmenleri öğrencilerini çok yavaş yürütüyor, doruklarda durmayı ve bakışlarını ufuklarda gezdirmeyi göze alamıyorlar,” şiddetiyle eğitimcilerin, “Hıristiyanlık aydınlatacağı yerde güçlüğe ve karanlığa yol açıyor. Günah çıkarmaların kolaylığı yüzünden cinayetlerin çoğalmasına yol açan; insana karşı yapılmış bir hakaretten dolayı Tanrı’dan af dileten, doğal ve ahlakî ödevler düzenini, birtakım hayalî ödevler seviyesine düşürerek alçaltan bir garip düşünceler sisteminden hiçbir şey beklemeyiniz,” şiddetiyle ruhbanların gemilerini batırıyor.

Kendi gemisine gelince; kan ter içinde boşaltmaya çalışsa da kuşkunun sularıyla dolu. Kâh inancın koylarına sürükleniyor kâh tanrıtanımazlığın. Kâh düşüncelerin peşinden gidiyor kâh kadınların. Kâh yazı masalarının gececisi oluyor kâh kumar masalarının. Gerçek bir dinin, “ölümsüz, evrensel ve apaçık” olması gerektiğini söylüyor, ama aramıyor. Louis Braille’den bir asır önce dokunma duyusuyla körlere okuma öğretilebileceğini ileri sürüyor ama apaçık harflere gözlerini yumup, meşkuk kabartmalara takılıyor. İşin içinden çıkamayınca “iyi insan” olmaya karar veriyor. “Şunu anladım ki, bizimki gibi kötü düzenlenmiş bir toplumda bile, mutluluğa kavuşmak için, iyi insan olmaktan başka yapacağımız daha güzel bir şey yoktur,” diyor sevinçle. “Tanrı yoksa iyi insan nerede!” sorusu hüzün düşürünce bu çocukça sevince, “İyilik yapmak insanın çıkarınadır,” cümlesine sığınıyor.

İyi bir aktördü Diderot fakat “Tanrıtanımaz” rolünde başarılı olamadı. Diliyle kalbi aynı sahnede rol almadı hiç. “Tanrı, ruh ve öte dünya gibi şeylere ne inanırım ne de inkâr ederim,” diye kaçmaya çalışsa da, “Ya varsa!” sorusu peşini bırakmadı şöyle diyene kadar: “… Bir yargıçla karşılaşırsam korkmam; çünkü onun bilgeliğine ve acıyacağına inanıyorum. Elbette beni bilgisizliğimden ve düşkünlüğümden olduğu gibi açık sözlülüğümden ötürü de cezalandırmaz. Cezalandırmaya kalkarsa, o zaman benim de ona şöyle demeye hakkım olur: ‘Daha açık konuşmanız gerekirdi, konuşmadınız Tanrı’m! Bilmeceleri çözememişsem, kabahat benim mi? Beni içine attığınız karanlıklarda yol alabilmek için, fenerimi, şu biricik alevimi, şu titrek ışığı söndürmem gerektiğini nereden bilecektim? Bağışladığınız şu küçük aklı susturmam gerektiğini nasıl anlayacaktım?”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir