Pakistan Deprem Yaralarını Sarıyor

Arkadaşımız Necmettin Çakmak Pakistan izlenimlerini sizin için yazdı. Kavruk yüzlü bir adam Adı Pervez…taksicilik yapıyor. Bizim gibi çat pat İngilizcesi var. Türk olduğumuzu öğrenince “Great Brother” diyor. gözlerinin içi gülüyor.

Kudretten mi yoksa son depremden mi bilinmez daha bir daha bir koyulaşmış, daha bir çukurlaşmış göz çeperi. Kavruk yüzlü bir adam. Adı Pervez…taksicilik yapıyor. Bizim gibi çat pat İngilizcesi var. Türk olduğumuzu öğrenince “Great Brother” diyor. Gözlerinin içi gülüyor. Kudretten mi yoksa son depremden mi bilinmez daha bir daha bir koyulaşmış, daha bir çukurlaşmış göz çeperi.
Pakistan’a gelişimizin ikinci günündeyiz… Heyetten ayrıldık. Kendi başımızın çaresine bakmak ve süslü kamyonları, kerpiç evleri, kirli ayaklı çocuklarıyla öteki Pakistan’ı tanımak istiyoruz. Çünkü kaldığımız Otel İslamabad’ın en büyük ve en lüks oteli Marriot hotel..
Otelin bulunduğu bölgede, doğal olarak Pakistan’ın en zenginlerinin oturduğu bölge. Kamu binaları, diplomatik temsilcilikler ve zengin işadamlarının bahçeli lüks villalarıyla kaplı. Geniş caddeler, yeşil parklar, etkileyici kaldırımlar ve su havuzları. Pakistan’a buradan bakınca kendinizi dünyanın en gelişmiş en müreffeh ülkesinde olduğunuzu zannedebilirsiniz. Depremin yıkıcı izinden, ölümcül sessizliğinden en ufak bir işaret yok. Hatta bu bölgede taksi şoförlerinden, kaldırımları süpürenlerden ve büyükelçilikleri bekleyen polislerden başka Pakistanlı görmek bile zor. Yemek için girdiğimiz “Cafe Lazeez” deki masaların kimliği bunu doğrulayacak nitelikte. Çünkü hemen tamamı sarışın, mavi gözlü..üç beşte zenci. İngiliz ya da Amerikalı olmalılar..Pakistanlı olmadıkları kesin!

BİZDE FUTBOL PAKİSTAN’DA KRİKET

Bu yüzden Pervez işimize çok yarayacak…Bize gerçek Pakistan’ı O gösterecek. Yol boyunca ilerliyoruz. “R”leri yuvarlayan peltek diliyle arada bir, bir şeyler söylüyor. Cevap vermiyoruz. Çünkü gözümüz yol boyunca “kriket oynayan” gençlere takılmış durumda. Pakistan’da en önemli spor faaliyeti kriket. Zaten dünyada en çok iki ülkede meşhur, İngiltere ve Pakistan. Dünyanın en ünlü kriketçilerinden biride İmran Han. Pakistan Kriket takımının eski kaptanı..Pakistan’da eski İngiliz sömürgesi olarak bu sporu devralmış. Nerede boş bir arsa görseniz üzerinde mutlaka kriket oynayan gençler vardır. Bir zamanlar Kriketiyle Pakistan halkının gururu olduğunu bildiğimiz İmran Han şimdi Pakistan’daki İslamcı muhalefetin en önemli ismi haline gelmiş. Halk belki eskisinden daha fazla seviyor. Bizim Pervez’de öyle.. Yine çat pat İngilizceyle anlaşıyoruz: “İmran Han, çok müslüman oldu” diyor. Öyleki bizden bir hafta önce Pakisan’a gelen ABD Başkanı Bush’un ziyaretini protesto etmek için hazırlanan muhalif gösterinin öncülüğünü üstlenmiş. Ancak tam Bush’un geleceği gün Pakistan polisi tarafından tutuklanmış.

Pervez’in bizim “uno” benzeri küçük arabasının penceresinden gördüğümüz manzara şimdi çok farklı. İslamabad’ın fakir yüzü. Duvarları dökük tek katlı evler, üstleri başları kir pas içinde çocuklar ve gençler… Tıklım tıklım dolu otobüsler…insanın genzini yakan keskin bir baharat kokusu.. Bu görüntüsüyle gizemli Uzakdoğu’nun giriş kapısı olmaktan çok uzak. Ama yinede sizi çeken ve oldukça derinden gelen dingin bir çağrıyı yüreğinizde hissediyorsunuz. Olur olmadık çalan araba kornaları bile bu mistik ritmi duymanızı engelleyemiyor.

SANAT ESERİ DEĞİL ALTI ÜSTÜ KAMYON

Ama otobüsler, kamyonlar farklı.. Onlar bir masaldan, ya da küçük bir çocuğun boyama kitabından çıkmış gibiler. Bu halleriyle size gerçekten çok farklı bir dünyada olduğunuzu hissettiriyor. Bütün kamyonlar, otobüsler, triportörler (üç tekerlekli küçük kamyonetler) rengârenk işlemelerle süslü. Sadece şoförün yolu görebileceği kadar küçük bir boşluk var. Kalan her yer resimler, aynalar, kumaşlar, boyalar, incik boncuklarla kaplı. Zaten bir kamyondan ziyade sana eseri edasıyla hareket ediyorlar. Karar vermekte zorlanıyorsunuz, acaba kamyon mu değerli yoksa üzerindeki süsler mi? Pervez’e soruyoruz.. Bir kamyon alındıktan ancak 2 ya da 3 ay sonra trafiğe çıkabiliyormuş. Bu süre kamyonun üzerindeki süsleri tamamlamak için kullanılıyormuş. Orta halli bir kamyonun fiyatı da yine modeli ve üzerindeki süsüne göre 10-15 bin dolar arası değişiyormuş. Artık güzelliklerini farkında olduklarından olsa gerek korna basa basa gidiyorlar. Gerçekten ilginç. Pakistan’ın hangi şehrine giderseniz gidin, korna sesi duymadan geçirdiğiniz bir dakika bile olamaz. Pakistan’da çalan kornaların yüzde biri herhangi bir Batı ülkesinde olsa yeni bir “11 Eylül Saldırısı” oluyor sanılır. Trafik ve araç konusunda şunu da ekleyelim, Pakistan’da trafik soldan işliyor. Bütün eski İngiliz sömürgelerinde olduğu gibi..bu yüzden trafiğin sağdan işlediği bir ülke mensubu olarak bizler, arabaların aslında üzerimize gelmediğini ve kendi yollarında gittiğini ancak ikinci günün sonunda anlayabildik.
Neyse en iyisi Pervez’i taksisinde bırakıp baştan başlayalım…

AKHTAR JAMAL YA DA AKTAR CEMAL

Sadece havada 6 saat süren uzun bir yolculuktan sonra Pakistan’a geldik. Akşam ilk program otelde. Türk Kızılayı ile Pakistan Kızılayı arasında “rehabilitasyon dönemi”ne ilişkin mutabakat zapkı imzalanacak. İmza töreniyle birlikte heyetin onuruna verilen yemekte var. Yemek masasında yanımıza bir Pakistanlı gazeteci düşüyor. Akhtar Jamal. Pakistan Basın Ajansı PPA’dan. Harika bir Türkçe’ye sahip.. Zaten uzun süre Türkiye’de Ankara’da görev yapmış. Konuşkan biri.. Bütün Pakistanlılar gibi Türkiye hayranlığı gözlerinden okunuyor. Çünkü Ankara’yı konuşurken tıpkı taksici Pervez gibi esmer gözlerinin içi parlıyor. Bizde iyi Türkçe bilen bir gazeteciye rastlamanın bir lütuf olduğunu düşünerek merak ettiğimiz bütün soruları soruyoruz. Zaten önümüze gelen yemeklerle pek ilgilenmemiz mümkün değil. Pakistan yemekleri Türk damak zevkinin çok ötesinde bir baharat kültürüne sahip. Tatlılarında bile baharatın tadını hissediyorsunuz. Bu yüzden öyle pek iştahlı yiyemiyorsunuz. Tabii bu bize has bir yargı. Baharatlı yiyeceklerden hoşlanan birisi için Pakistan bulunmaz bir yer olabilir.
İki gazeteci bir araya gelince ilk iş siyaset konuşmak oluyor sanırım. Kural karşınızdaki gazeteci Pakistanlı olduğunda da değişmiyormuş. Çünkü birden bire kendimizi Pakistan’daki siyasi durumu konuşurken buluyoruz. Akhtar Jamal’ın (Aslında sanırım Aktar Cemal demeliyiz. Ama Jamal daha egzantirik görünüyor) Pakistan’daki son durumla ilgili değerlendirmeleri önemli. O’da taksici Pervez gibi sözü İmran Han’a getiriyor. İmran Han’ın arıtk çok Müslüman ve dindar birisi olduğunu vurguluyor. Öyleki İmran Khan Pakistan’daki İslami muhalefetin öncülüğüne oynamaya başlamış. İmran Khan bir dönem İngiliz Sosyetesi’nin tanınmış isimlerindendi. Yanlış hatırlamıyorsak günlerinin büyük bölümünü de İngiltere de geçirirdi. Zaten ilk eşi İngiltere’nin en zengin ailerinden Goldsmithlerin kızı Jesmina Goldsmith’ti. Daha sonra boşandılar. Bunları yazmamızın nedeni aynı İmran Khan’ın şimdi Tehrik’i İnsaf Partisi’nin Lideri olarak Pakistan’daki İslamcı muhalefeti organize ediyor olması. İlginç ayrıntılar olarak not ediyoruz.

İKİ İLGİNÇ RÖPORTAJDA ELİMİZDE PATLADI

Çok açık söylemese de Akhtar’ın konuşmalarından Devlet Başkanı Pervez Müşerref’in halk nezdinde pek sevilmediğini anlıyoruz. İbre belli ki İmran Khan’dan yana dönmüş. Çünkü Akhtar Jamal biz sormadığımız halde, “Pakistanlılar İmran Khan’ı şimdi çok seviyor” diyor. Ve ilginç bir teklifte bulunuyor: “İsterseniz sizi O’nunla görüştürebilirim”. Bu beklenmedik teklifi hemen kabul ediyoruz. Gündemimizde olmadığı halde İmran Khan’la bir röportaj yapma fikri gerçekten harikaydı. Özellikle bir hafta önce Bush’un Pakistan ziyaretinde “tedbiren!” tutuklanan İmrah Khan’la sıcağı sıcağına bir röportaj hiç fena olmazdı. Akhtar’la bu konuda anlaştık. O gece hemen İmran Khan’la görüşecek ve sabah bize röportajın saati hakkında bilgi verecekti. Hatta tercümeyide Akhtar yapacaktı. Ama röportajın gerçekleşebilmesi için sadece bir günümüz vardı.. Çünkü bizim Sabah 7.30’da Keşmir Bölgesi’nin başkenti Muzafferabad’a geçmemiz gerekiyordu. ve Muzafferabad dönüşümüz akşam saatlerinde mümkün olacaktı. Jamal’ın söylediğine göre de İmran Khan’ın hem İslamabad’da hem de Karaçi’de olmak üzere iki ayrı evi vardı. Röportajın gerçekleşmesi O gün islamabad’da olmasına bağlıydı. Sonuçta röportaj gerçekleşmedi. Akşam kaldığımız otele gelen Jamal, İmran Han’ın gündüz İslamabad da olduğunu ancak akşam bir toplantı için Karaçi’ye geçtiğini söyledi. Görüşme talebimizi İmrah KHan’a iletmiş O da bundan çok memnun olmuştu. Jamal’ın dediğine göre o da görüşme konusunda büyük bir heyecan duymuştu. Ama bunun için Karaçi dönüşünü beklemek gerekiyordu. Bu da mümkün değildi. İmran Khan’ın Karaçi’den döneceği gün bizim Türkiye’ye geri dönüşün yolunu tutacağımız gündü.
İmran Khan röportajımız boşa çıkmıştı. Ama haydan gelen huya gider diye teselli etmiştik kendinizi. Çünkü zaten hesapta yoktu. Oysa daha Türkiye’den hareket etmeden günler önce planladığımız bir röportaj vardı. “Hamid Mir” röportajı. Hamid Mir Pakistanlı ünlü gazeteci. Ünlü çünkü 11 Eylül olayları sonrası Usame bin Ladin’le görüşmeyi başaran tek gazeteci. Ladin’le bir çok kez görüşen ve Ladin’in hayatını kitap haline getiren bir isim. Zaman zaman gündeme gelen Ladin’in Pakistan’da yaşadığı iddiaları da dikkate alındığında Ladin’i son gören ve onu en yakından tanıyan bir gazeteciyle yapılacak röportaj önemli bir şey olacaktı bizim için. Ama bir kere işler ters gitmeye görsün. İki günü yollarda geçen dört günlük yoğun bir programa böyle bir röportajı sığdırmayı başaramadık. Zaman yetersiz kaldı.

“DAĞLAR YERİNDEN SÖKÜLDÜĞÜ ZAMAN…”

Bu iki hayal kırıklığından sonra kendimizi dağlara taşlara vurmanın vaktidir. İslamabad için Pakistan’ın Ankarası denebilir. Pakistan’ın diğer şehirlerine göre çok daha derli toplu düzenli. Özellikle kamu binalarının yer aldığı bölge geniş caddeleri düzenli parklarıyla gerçekten Ankara’yı andırıyor. Federal yönetimin başkenti ve bütün başkentler gibi biraz soğuk yüzlü. İslamabad Ankara ise, O zaman 10 milyon nüfuslu Karaçi’yi de hareketliliği ve yoğun toplumsal yaşamıyla İstanbul’a benzetebiliriz. Ama biz şu an Azad Keşmir bölgesinin başkenti Muzafferabad’dayız. Ve Muzafferabad’ı nereye benzetebileceğimizi bilmiyoruz. Her yer yıkılmış. Son depremin en fazla etkilediği bölge burası. Şehir bu görüntüsüyle bir başkent’ten çok yüzyıllar önce terkedilmiş bir viraneyi andırıyor. Dondurulmuş siyah-beyaz bir film karesi gibi. Dilimize O ayet düşüveriyor..”Zelzele” diyoruz.
“İza Zülziletil arDu Zilzaleha”
“Yer o sarsıntıyla sarsıldığında”
“Ve Kalel İnsanu Ma leha”
“İnsan Buna Ne oluyor dediğinde”…
Sanki “Deprem” kelimesi ne olduğunu anlatmak için yetersiz bir kelimeymiş gibi geliyor. Birbirimize bakıyoruz; “Evet Zelzele!” diyoruz.
Helikopterdeyiz. Bir kısmını Pakistan Hava Kuvvetlerinin, bir kısmını da Libya’nın yardım faaliyetlerinin hızlı yapılması için gönderdiği askeri helikopterlerin içinden bütün manzarayı görebiliyoruz. Dağlar..dağlar.. Birbiri ardına sıralanmış o devasa dağlar. Ama dağlar içinde bir dağ. Özellikle bir dağ..Zelzele’de ortasından yarılmış..
Ve Mürselat süresi geliyor aklımıza;“Dağlar Kökünden Sökülüp Savrulduğu zaman…”
“Kün-Feyekün Kudretinin sahibi”ne dua ediyoruz…”Sen ol dedin mi her şey olur. Dağlar işte böyle yürür..böyle yarılır..Ama bizi kaldıramayacağımız acılarla imtihan etme” diyoruz sessizce.
Havadan terkedilmiş bir viraneyi andıran Muzafferabad’a indikten sonra biraz rahatlıyoruz. Çünkü şehrin sokaklarında inadına bir yaşam inadına bir hareketlilik var. Sokak boyunca dizilmiş seyyar satıcılar, korna çalarak ilerleyen o renk cümbüşü kamyonlar, pencereden sarkmış yolcularıyla tıklım tıklım otobüsler bütün coşkusuyla yaşamı hatırlatıyor.

TÜRKLERLE GÜLEN YÜZLER

Pakistan’ın her yerinde olduğu gibi Muzafferabad’da da Türkiye en sevilen ülke, Türkler en sevilen insanlar. Deprem aradaki sevgiyi daha bir arttırmış, daha bir pekiştirmiş. Deprem’den sonra Pakistan’ın yardımına ilk koşan Türkiye olmuş. Muzafferabad’ın sokakları Türkiye’den gelen yadım kuruluşlarının arabalarıyla dolu. Hepsinin üzerinde Türk bayrağı ve ismi var. Cansuyu’ndan, Deniz Feneri’ne, IHH’dan, Kimse Yok mu’ya hemen her yerde Türk yardım kuruluşlarının bir hizmetine rastlamak mümkün.
Kızılay’ın faaliyetleri insanın gururunu okşuyor. Takdir etmek gerekir ki belki de ilk kez Kızılay adının hakkını veriyor, Pakistan sınavından başarıyla geçiyor. Sadece Muzafferabad’da kurduğu tam teşekküllü hastane bile bunu anlamak için yeterli. Tam 5 milyon dolar harcanarak kurulan hastane’de en ağır ameliyatlardan, en ciddi hastalıklara her türlü tıbbi müdahale yapılabiliyor. Hastaneyi dolaşıyoruz. Eczaneden labarotuvara her şey var. Sadece Kızılay’ın bölgeye yaptığı ayni ve nakdi yardımlar 65 milyon doları buluyor. Hastane önünde muayene sırasının kendisine gelmesini bekleyen Pakistanlıları görüyoruz. Yoksul yüzlerinin arkasına sakladıkları ürkek ama mutlu bir gülümseme var.
Bu çalışmalar gerçekten iki halk arasındaki kardeşlik bağını daha da güçlendirmiş. Sanırız bunu en güzel özetleyen cümle Muzafferabad Belediye Başkanı Zayid Emin Kaşif’in sözleri olsa gerek: “Ben şu anda Muzafferabad Belediye Başkanı olarak söylüyorum. Yakında seçimlerimiz olacak. Ben eminimki şu anda burada bir Türk belediye Başkanlığı’na aday olsa seçimi kesin kazanır”
Yine Kardeş Pakistan’daki Türk sevgisini anlatmak için Tuğgeneral Naim Sadık’ın sözlerini geçemeyiz, “Biz iki devlet tek milletiz”
Pakistan’da Türkler o kadar popüler ki Türkiye’ye ait ne varsa seviliyor. Mesela bunlardan biri de Türk Ekmeği. Türk ekmeği Pakistan’da en popüler yiyecek haline gelmiş. Sadece Muzafferabad’da iki adet Türk fırını var ve ekmekleri kapış kapış tüketiliyor.

MUHAMMED ZAHİD- NEZİDE NİNE-HAN AHMED

Ama bizi en fazla etkileyen yüzlerle Bagh’ta karşılaştık. Muhammed Zahid’in, Nezide Nine’nin, Gül Muhammed’in, Khan Ahmed’in yüzleriyle..
Muhammed Zahid’i elinde koltuk değneğiyle yürürken gördük. Sırtı bize dönüktü. Sanki bir daha geri dönmek istemiyormuş gibi yürüyordu. Belki de bize öyle geldi. Arkasından yetiştik. “Selamunaleykum” dedik..durdu. Gücünü koltuk değneğine verip sağlam ayağının üzerinde döndü. Çenesinin altına toplanmış seyrek sakallarıyla ilk bakışta 30 yaşında gösteriyor. Konuştukça daha 20’sinden yeni gün aldığını anlıyoruz. Deprem sadece evleri değil yüzleride yıkmış. “Aleykümselam” diyor Türk olduğumuzu anlayınca. Bacağını depremde kaybetmiş, ailesiyle birlikte. Zaten işsizmiş. Sağlamken bile iş bulamazken, şimdi tek bacağıyla nasıl iş bulabileceğini düşünüyor. Sanki bize gitmekle-kalmak, ölmekle-yaşamak arasındaki fark Muhammed Zahid’in yüzüymüş gibi geliyor.
Nezide Nine’yi tek odalı çelik evin kapısında otururken gördük. Dizlerini bükmüş öylesine bakıyordu etrafa. Çok günler görüp geçirmenin verdiği güven var üzerinde. Bununda gelip geçeğinden hiç şüphesi yok. Gözleri “neler geçmedi ki!” der gibi bakıyor. Ve yüzü öylesine derin çizgilerle kaplı ki…hangisinin son depremde olduğunu anlamak imkansız.
Yanına çömeliyoruz.. O’nunla aramızda sadece tek kelimelik bir diyalog geçiyor..”Selamunaleykum” – “Aleykumselam”
Allah’ım bu suskunluk ne kadar çok şey anlatıyor.
Ama gerçekten bazen bir kısacık bakış, bir küçücük tebessüm o kadar çok şey anlatırki..Üzerine tarih yazarsınız!..Tarih denen şey Nezide ninenin yüzüymüş gibi geliyor..
Ve iki yaşlı..Plastik iki sandalyenin üzerinde..onlara bakınca “yoksulluğun huzuru bu olsa” diyor insan. her şeyinizi kaybettiğiniz bir yoksulluk. Ama kaybettiklerinize döğünmek yerine size bağışlanana şükrediyorsunuz. Ve yüzlerine bakınca anlıyorsunuz “Şükür” ne büyük nimet. Yoksullar ama mutlular. Kaybedecek bir şeyi kalmamanın mutluluğu. Muhammed olanla çat pat anlaşıyoruz.. İlla içeriye çağırıyor. Kahve ikram etmek için..Öyle candan ki reddetmemiz halinde belli ki çok üzülecek. İçeri giriyoruz. Küçücük odada Pervane oluyor. Odanın bir kenarı iki katlı bir ranza ile kaplı. Tam karşısında küçük bir tüp ve birkaç çanak birkaç bardak..Aslında acelemiz var. Çünkü acele etmezsek bizi getiren Helikopteri kaçıracağız. Baharat kokusu kahveye de sinmiş. Ama bu kahvenin 40 değil 80 yıllık hatırı var. Taa Kurtuluş savaşına dayanan 80 yıllık bir kardeşliğin hatırı… Hatır-gönül denen şey Muhammed amcanın yüzüymüş gibi geliyor.

ÇOCUK HER YERDE ÇOCUK

Hayat akıp gidiyor.. bazen aynı enstantane’nin aynı fotoğraf karesinin içine öyle hayatlar sığıyor ki şaşıp kalıyorsunuz.. İşte çocuklar…Bütün acılara rağmen geleceğe gülerek bakabilen bir tek onlar var. İşte üç dört tanesi Çadırkent’in ortasına kurulmuş küçük salıncakta dönüyor da dönüyor. Bir başka çocuk ninesinin kucağında.. Ama en cıvıltılı sesler çadırkent’te kurulu okulun önünden geliyor. En güzel elbiselerini giymişler..Belliki Türkiye’li çocuk kardeşlerinin gönderdiği elbiseler. Merak etmeyin.
En az bizim çocuklarımızda durduğu kadar güzel duruyor üzerlerinde. En küçüğüne yaklaşıyoruz..resim çekmek için..gözleri düşüyor. Utanıyor..belki ürküyor..başını okşuyoruz. Rahatlasın diye..Beklenmedik bir çeviklikle başını kaldırıyor..”Aleykumselam” diyor. Sonra tekrar öne eğiyor.
Ya Rab! bir kelime bu kadar mı etkileyici, bu kadar mı anlamlı olur.
Depremin en çok vurduğu Keşmir bölgesinin başkenti Muzafferabad’ı ve Bagh’ı geride bırakarak helikopterlerle tekrar İslamamad’a dönüyoruz. Dönüşte helikopterdeki herkes gidiştekine göre biraz daha tedirgin. Çünkü helikopterlerimize binmeden hemen önce aynı güzergah üzerinde Kızılhaç’a ait bir helikopterin düştüğü haberi geldi. Ama bu tedirginlik bile geçtiğimiz güzergahtaki sıra dağların ihtişamının üzerimizde bıraktığı etkiyi azaltamıyor. Manzara o kadar etkileyiciki helikopterdeki hiç kimse ihtişamlı dağlara ve birer kartal yuvası gibi dağların en tepesine kurulmuş evlere bakmaktan birbiriyle konuşmuyor.

MÜŞERREF’LE GÖRÜŞME

Yeniden İslamabad’dayız. Otelin lobisinde Kızılay Başkanı Tekin Küçükali ile sohbet ediyoruz. Az önce Pakistan Devlet Başkanı Pervez Müşerref’le basına kapalı bir görüşme yaptılar. Bize Pervez Müşerref’i ağlatan resmi anlatıyor. Kızılay Başkanı Küçükali Pervez’e yanında getirdiği küçük bir bileziği kendi elleriyle veriyor. Çünkü bileziğin hikayesi oldukça dokunaklı. Bilezik Türkiye’den bir çocuğa ait. Çocuk Kendisine doğumunda hediye edilen bu anlamlı bileziği Pakistanlı kardeşleri için bağışlıyor. Bileziği alan ve hikayesini dinleyen pervez müşerref çocuğun resmini görünce gözlerinin yaşarmasına engel olamıyor. Ve bu anlamlı hediyeye, kendisinin de 1974 Kıbrıs çıkartmasında Albay rütbesinde olduğunu ve Kıbrıs çıkartmasında görev almak için gönüllü listesine ilk yazılan asker olduğunu anlatarak karşılık veriyor.

VE BİR HUKKA MACERASI

Artık Cumhurbaşkanı Pervez’den, İslamabad’ın en büyük ve en geniş bulvarı olan “Atatürk Bulvarı’nda” bıraktığımız Taksici Pervez’in yanına dönmenin zamanı. Çünkü Pervez bugün bize “Hukka” içirecek..Minik taksisiyle zengin İslamabad’dan çıkıp yeniden “öteki” yüzüne doğru sürüyor. Çok fazla gitmiyoruz. Sanki tecrid edilmek istenmiş gibi etrafı duvarlarla çevrilmiş izbe bir bölgeye geliyoruz. Sıvaları dökülmüş duvarın kapı yerine açılmış boşluğundan içeri giriyoruz. Önümüzde Pervez var. O olmasa içeri girmeye ceraset etmemiz mümkün değil. İlk girişte yeşil çuhası çoktan delik deşik olmuş bir bilardo masasının başındaki üç beş gençle karşılaşıyoruz. Biz onlara, onlar bize ürkek gözlerle bakıyoruz..gerçekten burası çok farklı bir yer. Yoksulluğun ötesinde insanın korkutan, ürperten bir havası var. Ama Pervez’e güveniyoruz.iki kişinin yan yana zor yürüdüğü ara yollardan geçerek küçük bir alana geliyoruz. Önümüze düşen biri bizi gözlerinin feri sönmüş, avurtları çökmüş bir yaşlının yanına götürüyor. Nargile çekiyor. Şimdi anlıyoruz biz nargileyi tarif ettikçe Pervez’in neden ikide bir “Hukka Hukka” dediğini. Burada nargileye Hukka deniyor.
Ama yine de ortada bir yanlış anlama olmalı. Çünkü her ne kadar içilen şey bizim nargileye benzese de içiminin hiç alakası yok. Bir kere ortada bizim tömbeki dediğimiz tütünü göremiyoruz. Tütünü soruyoruz. “Hukka”yı çeken ama ağzından hiç duman çıkmayan yaşlı adam küçük bir keseyi açıyor..İçindekini gösteriyor. Tütün yaprağına hiç benzemiyor..Daha çok tohumu andırıyor. Birbirimize bakıyoruz. Bunun tütün değil Haşhaş ya da esrar tohumu olabileceğine yönelik endişemiz artıyor. Pervez’e oradan hemen ayrılmak istediğimizi söylüyoruz. Birer resim aldıktan sonra yavaş adımlarla girdiğimiz bu yerden koşar adımlarla ayrılıyoruz. İçimizdeki ürperti ancak Pervez’in minik taksisinin minik koltuklarına kurulunca duruluyor.

FAYSAL CAMİİ VE ZİYA ÜL HAK

İslamabad’da başından beri görmeyi planladığımız iki yeri söylüyoruz Pervez’e. Kral Faysal Camii ve Ziyaül Hak’ın türbesi..Ziya Ül Hak Pakistan eski Devlet Başkanlarından..Uçağının havada infilak etmesiyle hayatını kaybetmişti. Türkiye de en sevilen devlet adamlarından biriydi. Ölümünde CIA’nın Mossad’ın suikastı olduğu iddiası hep gündeme geldi.
Kral Faysal Camii ise sadece İslamabad’ın değil Asya’nın en büyük mabedlerinden biri. Klasik kubbeli camilerin dışında değişik bir mimari yapısı var. Ve bu önemli eserin mimarı da bir Türk..Ankara’nın eski belediye başkanlarından mimar Vedat Dalokay.
Amacımız Faysal Camii’nde namaz kılıp, rahmetli Ziya ül Hak’ın mezarı başında ruhuna bir fatiha okuyarak Pakistan seyahatimizi noktalamak. Çünkü kardeş ülkeye veda böyle çok daha anlamlı olacak.
Bu gezi gelirken belki sadece bir Pakistan seyahatiydi. Ama dönüşümüz iki dostun ayrılığı olacak. Sadece Pakistan’ı değil, kısa sürede 40 yıllık dost gibi birbirimize alıştığımız Pervez’i de geride bırakacağız.
Helalleşip ayrılırken, “Zindabad Pakistan” dedik.
Güldü..Kornasına bastı:
“Yaşasın Türkiye” diye karşılık verdi…

NECMETTİN ÇAKMAK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir