Papa Benedictus XVI: Avrupa hasta

Bu yazı, Kardinal Joseph Ratzinger imzasıyla yayımlandığı Cicero dergisinin Haziran 2004 sayısından kısaltılarak çevrilmiştir. Yazı aynı derginin Mayıs 2005 sayısında da yayımlandı. Joseph Kardinal Ratzinger, 19 Nisan 2005’de Papa seçildi ve Papa Benedictus XVI adını aldı.

Yaşlı kıta çökme belirtileri gösteriyor. Dindarlığıyla birlikte, kendine olan saygısını da yitiriyor.


Yaşlı kıta çökme belirtileri gösteriyor. Dindarlığıyla birlikte, kendine olan saygısını da yitiriyor. Güncel, kültürler savaşı Avrupa’ya nahoş bir ayna tutuyor. Çünkü onun sahip olmadığı ruhsallığı ortaya çıkarıyor. Avrupa, onu yüzlerce yıl boyunca uğraştıran bir tek rakip tanıyordu: İslam. Amerika, kuzeyinde ve güneyinde avrupalılaştırıldı. Asya ve Afrika’da buraların Avrupanın şubeleri, kolonileri haline getirilmesi için çeşitli girişimler başlatıldı. Asya ve Afrika’da, ’teknik ve refahın hükmettiği bir dünya’ ideali kabul edildikçe ve seküler fikirlerin sosyal hayatı gittikçe daha çok belirlediği ölçüde bu girişimler kısmen başarılı da oldu.
Fakat buradan, ters istikamette bir etki daha doğdu: İslamın yeniden serpilip gelişmesi. O sadece İslam ülkelerinin maddi zenginliğine bağlı değil; onun yayılmasının nedeni, taraftarlarına hayata yakın ruhsal bir temel sunması. İşte tam da bu, Avrupa’nın kaybettiği o şey gibi duruyor. Bu nedenle Avrupa, tüm siyasi ve ekonomik ağırlığına rağmen yıkılmaya mahkum gibi görünüyor.


Asya’nın büyük dinî gelenekleri de, özellikle onların Budizm’de ifadesini bulan mistik bileşkenleri, dinî ve ahlakî temellerinden uzaklaşmış bir Avrupa’ya karşı ruhsal bir güç olarak yükseliyorlar. Arnold Toynbee’nin 60’lı yılların başında Avrupai unsurun kendini kabul ettireceği konusundaki iyimserliği bugün tamamen aşılmış görünüyor: “Tespit ettiğimiz (…) 28 kültürden 18’i ölü, geriye kalan 10’undan 9’unun da -yani bizimki dışında hepsinin de- çöküşün eşiğinde oldukları hissediliyor.” Bugün kim böyle bir fikri savunur ki? Bize, geriye kalan kültürümüzün özellikleri neler? Yoksa Avrupa kültürü, yeryüzünün tamamına yayılmış bir teknoloji ve ticaret uygarlığı mı? Bunlar, bir post-Avrupa döneminde, antik Avrupa kültürlerinin yıkılışından sonra ortaya çıkmadılar mı? Burada bana, paradoksal bir eşzamanlılık varmış gibi geliyor: Post-avrupai, teknik ve seküler hayatın ve düşünce tarzının bütün dünyaya yayılmasıyla birlikte, özellikle Avrupa kökenli olmayan Afrika ve Asya kültürlerinde, Avrupalı değerlerin, Avrupa’nın kültürü ve inancının, yani Avrupa kimliğinin temellerinin yıkılmaya mahkum olduğu ve artık diğer kültürlerin değerler sistemlerinin, Kristof Kolomb öncesi Amerika’nın, İslam’ın ve mistik Asya çağının açıldığı fikri yaygınlaştı.


Başarısının zirvesindeki Avrupa’nın içi boşalmış görünüyor. (Kan)dolaşım sistemi adeta çökmüş durumda ve bu hayati durumun önüne transplantasyonlarla geçilmeye çalışılıyor, ama onlar da Avrupa’nın kimliğini bozuyor. Taşıyıcı iç ruhsal güçlerin uçup gitmesinin yanı sıra Avrupa, etnik açıdan da çöküşe doğru gidiyor.
Geleceğe olan güven, garip bir şekilde kayboldu. Geleceğimiz olan çocuklar, bugünümüz için bir tehdit, hayat kalitemizin kısıtlayıcıları olarak görülüyorlar. Çocuklara umut değil, şimdiki zamanın angaryaları gözüyle bakılıyor. Durum, yıkılan Roma İmparatorluğuyla kıyaslanmayı dayatıyor: (Roma) Canlılığını yitirdiği için artık yıkılışına neden olacak olanların sırtından geçinmekteyken, tarihi çerçevesi hâlâ işlemekteydi.


Buradan günümüzün sorunlarına geliyoruz. Avrupa’nın geleceği hakkında iki temel tahmin yürütülüyor. Oswald Spengler, büyük kültürlerin bir çeşit doğa kanununa uydukları fikrini savunuyor. Buna göre: Kültürler ortaya çıkıyorlar, büyüyorlar, serpilip gelişiyorlar, yayılıyorlar, yaşlanmaya başlıyorlar ve nihayet çöküyorlar. Spengler, doğal çöküş yasasını belirginleştiren tezini, tasvirkâr kültür tarihi kaynaklarıyla temellendiriyor. Onun fikrine göre Batı, son safhasına girmiş bulunuyor ve -bütün kurtarma çabalarına rağmen hiç durmadan kültürel yıkımına doğru ilerliyor. Gerçi Avrupa tıpkı diğer yıkılan kültürlerde olduğu gibi, kendi hükümdarlarını, yeni oluşan bir kültüre doğru sürerek kurtarabilir; ama bütün bunlara rağmen kendi başına bir özne olarak varolduğu günler gene de sayılıdır.
Biyolojik olarak yorumlanabilecek bu teze, iki dünya savaşı arasındaki dönemde özellikle Katolik çevreler tarafından hararetle karşı çıkıldı; Arnold Toynbee’ye de, bugün kimsenin anlamayacağı argümanlarla da olsa, şiddetle karşı çıkıldı. Toynbee, teknik-maddesel ilerleme ile ’ruhsal ilerleme’ diye nitelediği gerçek ilerleme arasındaki farka işaret ediyordu. O, Batı dünyasının krizinin kökeninde, dinin yerini teknik, ulus ve militarizm etrafında dönen bir kültün aldığı fikrini savunuyordu. Ona göre bu krizin bir de adı vardı: Sekülerizm.


Krizin nedeni bilinirse, o krizden çıkış yolu da bulunabilir: Din yeniden daha büyük bir rol oynamak zorunda, bu da Toynbee’ye göre, bütün kültürlerin dînî mirası, özellikle de “Batılı Hristiyanlık’tan geriye kalan”ın. Biri, durumu biyolojik bakış açısıyla aydınlatıyor; diğeri, yaratıcı azınlıkların ve olağanüstü insanların iradesinden, gücünden oluşan iradeyi esas alıyor.


Soru şu: Bu yerinde bir diyagnoz mu? Eğer öyleyse, Hristiyanlığın “artıkları” ve insanlığın dînî mirasıyla dînin yeniden canlandırılması mümkün mü? Sonuçta bu sorunun yanıtı, geleceği göremediğimiz için Spengler ile Toynbee arasında yanıtlanmadan duruyor. Fakat bundan bağımsız olarak bütün tarihi metamorfozlar ötesinde kendimize, geleceğin hangi temelde garantiye alınabileceği sorusunu sormalıyız. Ya da daha basit bir ifadeyle: Bugün ve yarın nasıl insan haysiyetimizi koruyup insan haysiyetine uygun bir hayatı mümkün kılabiliriz?


Günümüz zamanını tarihi kökenlerin aynasında gözlemlersek bir yanıt bulabiliriz. 19’uncu yüzyıldaki Fransız İhtilali’ne sıkı sıkıya bağlı kalmıştık. Bu dönemde herşeyden önce iki yeni avrupalı model ortaya çıktı. Latin kökenli uluslarda laisist model: Devlet, özel alan sayılan dînî meclisten kesin bir şekilde ayrıldı. Devletin kendisi dînî temellerini bırakıp akıl ve sezgiyi esas aldı. Ama akıl zıyıf bir değerdir ve bu yüzden de bu sistemler güçsüzdürler ve diktatörler için kolay lokmadırlar; onlar, eski ahlakî bilinç kısmen de olsa varlığını sürdürdüğü için hayatta kalabildiler, eski temellerini yitirmiş olsalar bile, sadece bu sayede temel ahlakî bakımdan kabul edilmeleri mümkün oldu. Diğer yandan Cermen dünyasında, liberal Protestanizmin devlet kilisesinin farklı modelleri mevcut; burada Protestanizm, aydınlanmış, Hristiyan bir din olarak, ahlakî kabûlü (bunlar devlet tarafından garanti edilen dînî pratikler de olsa), ahlakî bir mercînin bulunmasını ve bireylerin, devlet kontrolünde olmayan bu dine intibak etmek zorunda oldukları geniş bir dînî temel sağlıyor. Bu model Büyük Britanya’da, İskandinav ülkelerinde ve hepsinden önce Prusya Almanyası’nda uzun süre devlet ve kilisenin birlikteliğini sağlamıştı. Fakat Almanya’da Prusya devletinin yıkılışıyla birlikte bir boşluk doğdu ve daha sonraki dönemde o boşlukta bir diktatörlüğün kurulmasına neden oldu. Bugün devlet kiliseleri, bütün dünyada bozulmaktadırlar: Devletin dînî kuruluşlarının hiç bir ahlakî gücü kalmamıştır ve devletin kendisi aklakî güç üretemez. Ama bunun olabileceğini varsaymak ve bu konuyla ilgilenmek zorundadır.
(…)


Yukarıda değinilen iki modele yakın, 19’uncu yüzyılda ortaya çıkmış üçüncü bir model daha var: Çabucak, demokratik ve totaliter olmak üzere iki farklı kampa bölünen Sosyalizm. Demokratik sosyalizm, ortaya çıkışından beri varolan iki modele de uyum sağlayabildi ve liberal-radikal görüşe karşı sağlıklı bir denge unsuru haline geldi, ayrıca onu zenginleştirdi ve tashih etti. (…) Demokratik sosyalizm her bakımdan sosyal Katolik doktrinine yakındır; sosyal bir bilincin oluşmasına mutlaka önemli katkılarda bulunmuştur.


Sosyalizmin totaliter modeli ise kendini katı bir materyalist ve ateist tarih felsefesine bağlamıştır. Buna göre: Tarih, bir dindar ve bir liberal dönemden geçtikten sonra bütüncül ve nihai toplum biçimine kavuşulacak, geçmişin bir kalıntısı olarak dinin aşılacağı ve mutluluğun temeli olarak iyi işleyen maddi bir temelin sağlanacağı determinist bir ilerleme süreci olarak görülür. Yapmacık bilimsellik, bağrında hoşgörüsüz bir doğmatizm gizliyor: Ruh, maddenin ürünüdür, ahlak da şartların ürünüdür ve toplumun hedeflerine göre tarif edilip uygulanmak zorunda. “Mutlu son”a ulaşmaya hizmet eden herşey ahlakîdir. Bu noktada, Avrupa’nın köşetaşlarını teşkil eden değerler tamamen tersine çevrilmiş oldu. Ve daha da fazlası, burada insanlığın bütün ahlakî-etik geleneği kırıldı: İlerleme düşüncesiyle ilintisiz bir şekilde varolabilen hiç bir değer yok artık; herşey mübah ve hatta gerekli, herşey -kavramların yeni anlamlarıyla- ahlakî sayılıyor. İnsan da bir enstrüman haline gelebiliyor. Tek tek kişiler değil, artık, herşeye ve herkese hükmeden ve korkunç bir tanrı haline getirilmiş gelecek önemli.


Komünist sistemler, önce yanlış ekonomik dogmaları nedeniyle başarısızlığa uğradılar. Ama aslında kendi ülkelerindeki insan haklarına uymadıkları nedeniyle, ahlakın arka plana itilerek sistemin ihtiyaçlarının ve onun gelecek vaadlerin hizmetine sunulması nedeniyle başarısızlığa uğradıkları genellikle pek görülmek istenmez. Asıl felaket ekonomiyle ilgili değil. Daha çok, ruhların sertleşmesiyle, ahlakî bilincin tahribiyle ilgili. Bence günümüzün Avrupa’daki ve bütün dünyadaki asıl sorunu, (komünist sistemlerin) çöküşünün ekonomik nedenle olup olmadığının asla sorgulanmaması ve eski komünistlerin gözlerini bile kırpmadan liberal ekonomi safına geçmeleri; ama tamamen bir kenara atılan asıl sorunun ise ahlaki-etik ve dinsel olduğu. Bu nedenle, marksizmin geride bıraktığı sorun bugün de varlığını sürdürüyor: İnsanın en başından itibaren kesin olan Tanrı, kendisi ve evren hakkındaki bilincinin bozulması. Değişmez ahlaki değerler bilincinin çöküşü, hâlâ, bugün de sorunumuz olmaya devam ediyor ve bu, Avrupa bilincinin kendi kendini yoketmesine neden olabilir.
(…)


Toparlayacak olursak, yazılı bir şekilde kesinleştirilmiş olduğu gibi, insanın değeri ve haysiyeti, özgürlüğü, eşitliği, ve birbiriyle dayanışması ile birlikte demokrasisi ve hukuk devleti herşeyiyle, bir insan tasviri içeriyor; ahlaki opsiyonu ve hukuku ile tabii olmayan değerler, ama gerçekten de Avrupa kimliğinin temel faktörlerini teşkil ediyorlar, kesin bir silsile içinde garanti edilmek zorundalar ve sadece ahlaki-etik bilincin sürekli yenilenmesiyle savunulabiliyorlar.


Avrupa kimliğini şekillendiren ikinci konu da evlilik ve aile. Kadın ile erkek arasındaki ilişkinin temel şekli ve devlet yapısının temel hücresi olarak monogam aile, İncil inancı temelinde oluşmuştu. Monogam aile hem Batı hem de Doğu Avrupa’nın görünümünü belirledi ve ona kendine özgü karakterini, özgün insancıllığını kazandırdı; ve ayrıca özünde (Hristiyan) inanç formu ve belli şeylerden feragat etme duygusu bulunduğu için, çaba ve acıyla sürekli yeniden fethedilmek zorunda. Sosyal yapının bu temel hücresi kaybolursa veya temelden değiştirilirse, Avrupa Avrupa olmaktan çıkar.


(…) Kadın ve erkeğin bu birliktelik şekli bir yandan sürekli hukuki formundan uzaklaşır, diğer yandan homoseksüel birliktelikler normal evlilikler gibi kanun önünde eşit statüye sahip olurlarsa, “İnsan” dediğimiz kavramın çöküşüyle karşı karşıya kalırız. Bu olay bizim için muazzam ağır sonuçlarlar doğurabilir.


Bahsetmek istediğim son konu da dindarlık sorunu. Konuyu son yılların karmaşık tartışmalarına bağlamak istemiyorum, onun yerine sadece bütün kültürler için geçerli asıl konuya değinmek istiyorum: Diğerlerinin kutsal saydığına karşı saygı, özellikle daha yüksek anlamda kutsal olana saygı, daha doğrusu derin saygı, Tanrı’ya inanmayanlarda da bulunan bir şey. Bir toplumda bu saygı zedelendi mi, özlü birşey yitirilmiş oluyor. Tanrı’ya şükür günümüz toplumunda Yahudi inancına ve onun Tanrı tasvirine çamur atan cezalandırılıyor. Kur’an’la ve İslam inancıyla alay edenler de cezalandırılıyor. Ama burada konu Hz. İsa ve Hristiyanların kutsal saydığı şeyler olunca fikir özgürlüğü en yüce değer sayılıyor ve onun bu konuyla ilgili bir şekilde kısıtlanması, hoşgörünün ve genel anlamda özgürlüğün tehdidi, hatta ortadan kaldırılması gibi geliyor. Fakat fikir özgürlüğü burada kendi sınırlarına dayanmaktadır. O, başkalarının şeref ve haysiyetini tahrip etmemeli, bu olmamalı; Fikir özgürlüğü, yalan söyleme özgürlüğü ya da insan haklarını yok etme özgürlüğü olmamalı.


Bu konuda Batı, sadece patalojik bir şey olarak niteleyebileceğimiz garip bir şekilde kendi kendinden nefret etmekten muzdarip; gerçi Batı başkalarının değerlerine saygı göstermek konusuna açık olmaya yatkın, ama kendi kendine tahammülü yokmuş gibi görünüyor. Kendi tarihinde artık sadece kötü ve yıkıcı olan yanını görüyor ve büyük olanı, temiz/berrak olanı farkedebilecek durumda değil. Avrupa’nın, hayatta kalabilmesi için, yeniden – mutlaka eleştirel ve mütevazi bir şekilde – kendi kendini kabul etmesi gerekiyor. Sürekli ve kesin olarak desteklenen çok kültürlü toplum; şimdiye dek kendini terketmek ve inkâr etmek, kendine ait olandan, kendinden kaçıştır. (…) Çok kültürlü toplum, kutsal olana saygı duymadan var olamaz. Buna, diğerleri için kutsal olanı saygıyla karşılamak dahildir. Fakat bunu da ancak, kutsal olanın – Tanrı’nın – bize yabancı olmamasıyla sağlayabiliriz. Tabii diğerleri için kutsal olanlardan öğrenmeliyiz, öğrenmek zorundayız. Diğerlerine karşı ve diğerleri için görevimiz, kutsal olan karşısındaki saygımızı beslemek ve Tanrı’nın bizdeki yansımasını/simasını göstermektir; muhtaç olanlara ve zayıf olanlara merhamet eden bir Tanrı’nın yansımasını, o Tanrı öyle insancıldır ki, kendisi de Tanrı olmuştur, acı çeken bir insan, bizimle birlikte acı çekerek acıya onur ve umut bahşetmiştir.
Eğer bunu yapmazsak yalnız Avrupa’nın kimliğini inkâr etmiş olmaz, diğer insanlar için onların hakkı olan ve yapmamız gereken bir hizmeti de ihmal etmiş oluruz. Dünyanın çeşitli kültürleri için Batı’da oluşmuş olan şey, tam anlamıyla dünyevî/cismani, yabancılaştırıcı bir fenomendir. Onlar, Tanrı’sız bir dünyanın geleceğinin olmadığından eminler.


(…)


Gelecekte Avrupa’nın nasıl değişeceğini bilmiyoruz. Temel haklar şartı, bir ilk adım, Avrupa’nın bilinçli bir şekilde kendi ruhunu aradığının bir işareti olabilir. Burada Toynbee’nin hakkı teslim edilmeli: Bir toplumun kaderi daima yaratıcı azınlıklara bağlıdır. İnançlı Hristiyanlar kendilerini böyle bir yaratıcı azınlık olarak görmek ve Avrupa’nın kendi mirasının en iyi kısmına yeniden sarılarak insanlığa hizmet edebilmesine katkıda bulunmak zorundadırlar.


Haber10.Çeviri: Salih Selçuk

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir