PAPANIN KALBİNİN YARISI

Papa’nın İstanbul ziyaretinin medyada ki muhtelif yorumlarını okurken, ikili bir ilişkide sürekli aldatılan, suistimal edilen, ezilmiş tarafın uyanma tehlikesine karşı tekrar uyutmak için yapılan bir girişimle, hemen motive olan saf-dil tarafın sevincine benzer yaklaşımları, esefle görüyoruz…

Tıpkı, altadatan bir partnerin ucuz bir çiçekle göz boyaması gibi bir durum, ortada ki… İstanbul Müftüsü Mustafa Çağrıcı’nın Aristo dan alıntı yaptığı, “Her ne kadar bir kırlangıçla bahar gelmez..” serzenişine rağmen, mutlu bir tablo görmek isteyenler, tek taraflı bir bahar havası yaşamaktalar…

Bizler, inanan insanlar olarak, en tasavvuf mahreçli olanlarımızdan, en radikal anlayışta olanlara kadar topyekün nerdeyse istinasız hepimiz, öylesine seküler anlayışa teslim olmuşuz ki, hadiseleri yaşarken Allah’ın her an, tarafların hesablarının fevkiinde etken ve müdahil olduğunun bilincinde olmadan, materyalist insanlar gibi, sadece kendi anlayış ve aklımızla olayları yaşıyor ve yorumluyoruz…

Ben kendi adıma, Ayasofya Camii de gezip, Sultan Ahmet Camii’nde dua eden papayı izlerken, bir yandan diplomasi harikası, rolünü iyi oynayan bir aktörü seyir ederken; bir yandan da, Bedir savaşında olduğu gibi, her an’ı gayri münkasim de, müdahil eden Allah’ın, psikolojik olarak, kalbinde hezimete uğratıp, hükmederek otonom bir hale getirdiği, aciz bir adam görür gibi oldum…

Sürekli olarak, çok önemli olduğunun altı çizilsin için, görkemli bir profil çizenlerin aksine, aciz bir adam gördüm… Kof ve boş olduğu belli olmasın diye, abartı bir gürültü koparılan bir adam.. Dün, sinsi bir cehaletle her türlü haddini aşan bu adamın bu gün küfrettiği dinin, camiinde el bağlayıp kıyama duruşunu izlerken, gayri ihtiyari şu rivayeti hatırladım:

Şöyle bir vakıa anlatıldı:

Bir Arabi geldi beraberinde Risaletpenahi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimize bazı hediyeler getirdi, İslam Dini ile müşerref oldu.

Ancak, Rasulullah Efendimizin meclisinden tatlı cemalinden, hoş kelamından ve mucizelerinden lezzet alıp kaldı; vatanına dönemedi.

Bu arada harçlığı da tükendi, binip geldiği devesinden başka bir şeyi kalmadı. Memleketine geri dönebilmek için, devesini satıp yol harçlığı yapmak zorundan kaldı.

Ebu Cehil o Arabî’nin durumunu anladı ve “onu dininden döndüreyim” diyerek deveye talip oldu ve aldı. Arabî ye devenin bedelini vereceği zaman şöyle dedi:

 “Sen, Muhammed in dininden döner, babanın dinine tekrar girer, Muhammed e verdiğin hediyeleri geri alırsan, sana hem devenin bedelini veririm, hem de deveni sana geri iade ederim. Ayrıca fazladan ihsanda bulunurum…” bunun üzerine Arabi:

 “Hak dinin buldum canımı bu yolda feda edebilirim. Dinimden dönmem, senden de bir şey istemem. Ancak devemi ya da bedelini isterim.” Dedi.

Buna karşılık Ebu Cehil:

 “Mademki dininden dönmüyorsun, ne deveni veririm, ne de bedelini” diyerek Arabî’yi kovdu. Arabî çaresiz:

 “Seni Rasulullah a şikâyet edeceğim ey zalim” dedi. Arabi’nin bu sözünü duyan Ebu Cehil, Kureyşin ileri gelenleri içinde Lat ve Uzza ya yemin edip, şöyle dedi:

 “Muhammed e şikayet edersen hem seni, hem de seninle gelen adamı döverim.” Diyerek hezeyanlar savurdu.

O Arabi, Rasulullah Efendimize geldi, Ebu Cehilden şikayet etti ve onun zulmüne uğradığını anlattı.

Rasulullah Sallallahu Aleyhi ve Selem Efendimiz, ashabdan birini yanına kattı:

 “Ebu Cehil e git söyle, bu adamın devesini ya da bedelini versin …”

Bu emir gereğince, ikisi birden yollandılar. Onların geldiğini gören Kureyş’ten bazıları Ebu Cehil e:

 Arabi Muhammed e gitmiş, işte geliyor

Onlar böyle söyleyince, Ebu cehil tekrar putları üzerine yemin etti ve:

 “Geldikleri zaman, ikisini de döveceğim.”

Böylece öfkesini belli edip dururken, Arabi ile gelen sahabe, Ebu Cehil e :

 “Sen bu Arabinin devesini almışsın, Rasulullah Efendimize gelip şikayette bulundu. Efendimizin yüce fermanı şudur; Arabî’nin ya devesini ya da bedelini vereceksin… Hem de, hemen şimdi!…”

Ebu cehil, hemen çıkarıp devenin parasını verdi, alıp gittiler.

Onun haline bakıp, ne yapacağını bekleyenler, şaşıp kaldılar:

 “Bu muydu, deminden beri gürleyerek yeminler etmek? Rasulullah ın emrine hemen itaat ettin?” Bunun üzerine Ebu Cehil:

 “Siz benim gördüğümü görmediniz. Verdiğimi isteyerek mi verdim sanıyorsunuz? O sahabe, Muhammed in emrini getirdiği zaman, onun başının üstünde azgın bir deve, ağzını açmış boynunu başıma doğru uzatmıştı. O emri dinlemezsem, başımı çekip koparacaktı. Korkumdan zoraki emre itaat ettim. Hakkını verdim, kurtuldum…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir