PKK’YA KARŞI İKİLEMLER

Tarih, –yaklaşık olarak- 19 Ocak 1993. Türk savaş uçakları (avcı F-16’lar) o sırada Lübnan’ın Bekaa Vadisi’nde bulunan PKK kamplarını ve içinde Abdullah Öcalan’ın da bulunduğu genel merkezini vurmak üzere emir alıyorlar. Ancak vurulacak mesafeye ulaşabilen Türk uçakları, dönerken yakıt sorunu yaşayacaklarından ve o sırada Türkiye’nin elinde “tanker uçak” olmadığından, F-16’lar havalanamadan emir iptal ediliyor (Bu haber, bugüne kadar doğrulanamamış, ancak doğruluğu konusunda ısrar edilen ve değişik şekillerde orada burada karşımıza çıkan bir söylentidir).

O sırada Bosna-Hersek’de savaş, bütün acımasızlığı ile sürmekteydi. Bir yandan PKK saldırılarının doruğa çıktığı o yıl, bir yandan da Bosna’dan gelen haberler ayrı bir yaraydı. Kendisine “Sırp” kimliğini uygun gören bazı yaratıklar, ellerinde dürbünlü tüfekler, sırf kimliklerinden hoşlanmadıkları, Müslüman oldukları için, Boşnakları çocuk, kadın, ihtiyar, hedef gözetmeden vuruyor, Müslüman ve Hırvat sivillere karşı büyük bir katliâm yürütüyorlardı. Bosna nehirleri kan kırmızı akıyordu. Bütün bunlara karşılık, umut bağlanan tek bir kuruluş vardı: Birleşmiş Milletler. O da, başındaki Butros Gali tiplemesiyle, hiçbir şey yapmıyordu ve yapmaya da niyeti yoktu.

Bu ortam içinde, 1992 Aralık’ı ile 1993 Şubat’ı arasında, Türkiye’nin Bosna-Hersek’e havadan müdahalesi gündeme gelmişti. Bu konuda kamuoyu ve bazı basın organları yoluyla baskı oluşturuluyor, Cumhurbaşkanı Turgut Özal, inisiyatif alarak, Taksim’de Bosna mitingi düzenliyordu. Bu gibi baskılar üzerine, tıpkı bir zamanlar Kıbrıs’ta yapıldığı gibi (1963-1964) Türk uçaklarının alçak uçuşları ve Sırp mevzilerini vurarak en azından göz dağı verilmesi konuşulmaya başlandı. Elbette coğrafya konusunda pek de geniş görüşlü ve bilgili olmayan milletimiz, Bosna-Hersek’in, Kapıkule sınır kapısından bir adım ötede olduğunu zannediyordu.

İşte yukarıdaki haberin aslında pek de söylenti olmadığını kanıtlayan en önemli ipucu, o sırada yakalandı. Başbakan Süleyman Demirel, çıktı, basının önünde Türk uçaklarının “maalesef” Bosna’ya müdahale edemeyeceğini, Bosna’nın Türkiye’ye olan mesafesinin çok fazla olduğunu ve Türk savaş uçaklarının bu mesafeyi kat edip geri dönemeyeceklerini, çünkü bu operasyon için gerekli tanker uçakların Türkiye’nin elinde olmadığını söyleyiverdi. Türkiye’yi bilmem ama Bosna’da nasıl duyguların yaşandığını tahmin edebiliyorum.

Asıl korkunç gerçek, şuydu: ABD, o sırada Saddam yönetimiyle anlaşma çerçevesinde, sık sık Kuzey Irak’a hava operasyonları yapan, bazen de kara harekâtı gerçekleştiren Türkiye’nin, PKK’ya karşı daha derin operasyonlar gerçekleştirebileceği gerekçesiyle, Türkiye’ye tanker uçak satmıyordu. ABD, bu politikasını, 1990’lı yılların sonuna kadar sürdürdü. Tâ ki, Apo’nun paketlenerek teslimi (Şubat 1999) ve Türk savaş uçakları, NATO’nun Kosova Sorunu dolayısıyla, Yugoslavya Harekâtı’na (Nisan-Haziran 1999) katılana kadar…

Bugün, Türkiye’nin tâ Alaska’ya ulaşacak kapasitede yeterli teknolojisi ve tanker uçağı var. Bırakın tanker uçağı, Türkiye, çok yüksekten uçarak yerden elektronik istihbarat toplayabilen AWACS uçağına dahi sahip. Millî Savunma Bakanı Vecdi Gönül açıklıyor:

“İzmir`de Bornova Sanayici ve İş Adamları Derneği (BOSİAD) üyeleriyle biraraya gelen Vecdi Gönül, bakanlığı bünyesinde yapılan çalışmalar hakkında da bilgi verirken, İstanbul`daki TUSAŞ Uçak Fabrikası`nın bütün hangarlarının dolduğunu, ilave olarak 3 hangar yaptıklarını, iş hacminin ise 9.5 milyar dolara çıktığını vurguladı. Burada Awacs uçaklarının yapıldığını, F-16, C-130`ların modernizasyonunun gerçekleştirildiğini ifade eden Gönül, yalnızca Türkiye`nin değil, Ürdün ve Norveç uçaklarının modernizasyonunun da burada gerçekleştirildiğini ifade etti. (…)

Gönül, insansız, pilotsuz uçakların ilk partisinin bu yıl içinde, ikinci partisinin ise yıl sonunda Türk Hava Kuvvetlerine verileceğini belirterek, “Savunma sanayinin kapasitesi 2 milyar dolarları zorlamakta, ihracatımız da 500 milyon dolarlara yaklaşmaktadır. Madem ki Türkiye kritik bölgededir, silah kullanmak zorundadır, o halde silahları Türk sanayisine, Türk mühendislerine yaptırtalım” dedi. (…)

Bu arada terörle mücadele ve profesyonel askerlikle ilgili açıklamalarda bulunan Gönül, 7 yıl önce çıkartılan bir kanunla Türk ordusunda profesyonel askerlik ile mecburi askerliğin karma model haline getirildiğini, uzman çavuşluğun ihdas edildiğini hatırlattı. “Ama Türkiye`nin ihtiyaçları bakımından mecburi askerliği kaldırmamız söz konusu olamaz” diyen Görül, şöyle konuştu: (…) Belki ileride teknoloji gelişime ile yani teknik donanımı daha iyi seviyeye getirerek, eleman ihtiyacını asgariye düşürmek mümkün olabilir. Ancak o takdirde düşünülebilir. Eşit davranabilmek amacıyla bir müddet daha mecburi askerlik devam edecektir, ama profesyonelliğe de adım atılmıştır. Terörle mücadele etmek için hem askerin hem de polisin harekat birimleri var.” (…)

MİLLİ Savunma Bakanı Vecdi Gönül, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ile hükümet arasında herhangi araç gereç alımı konusunda sıkıntı yaşanıp yaşanmadığına ilişkin soruya şu yanıtı verdi: “TBMM`de bugüne kadar, benim götürdüğüm, silahlı kuvvetlerin talep ettiği hiç bir ödenekte, hiç bir kısıntı olmamıştır. Silahlı Kuvvetlerimiz hangi aracı istemişse, o silaha yönelmişizdir. Avrupa`da çok az ülkenin tanker uçağı vardır. 3 veya 4`ü geçmez. TSK`nın tanker uçağı vardır. Böylece uçaklarımızın vuruş gücü, sınır tanımaz hale gelmiştir. Avrupa`da Awacs uçağı olan ülkeler Almanya, İngiltere, Fransa ve Hollanda`dır. 5`inci olarak Türkiye oluyor. Uçağın bedeli 1.5 milyar dolar. Hükümetimiz hiç tereddüt etmeden bunu verdi. Silahlı Kuvvetlerimize, çok şey borçlu olduğumuz insanlara hizmet etsin diye ne ödenekte, ne bütçede bir sıkıntımız vardır. Hiçbir sıkıntımız yoktur. Ödeneklerimiz tamdır. TBMM ve hükümetimiz silahlı kuvvetlerin arkasındadır.” (Hürriyet, 17 Haziran 2007, Bakınız: Savunma Sanayii Müsteşarlığı, Basın Bültenleri, http://www.ssm.gov.tr/tr/dokumantasyon/basinbulteni/pages/20070618.aspx)

Türkiye tanker uçağa sahip ama PKK artık Lübnan’da değil. Kandil Dağı’na hava operasyonu için ise tanker uçağa hiç ihtiyaç yok. Yıllardır da yoktu zaten.

PKK’nın asıl olarak içimizde olduğunu biliyoruz. PKK’yı üreten de saklayan da biziz. Hiç kimseyi suçlamayalım. Dönüp, kendi içimize, Türklerin bile zorla PKK’lı olmasına sebep olan Esat Oktay Yıldıran’lara bakalım, meselâ!

GERİLLAYA KARŞI MUVAZZAF ASKERLE SAVAŞILMAZ!

Gencecik, doğru düzgün silah ve arazi bilgisi olmayan, “Hangi dalda hangi kuş var” bilmeyen çocuklarla dağlarda operasyon yapılıyor. O dağların yerlisi olan PKK’lı, “hangi dalda hangi kuş var” biliyor. Sonra da şehitlerimize ağlıyoruz. Bu, yıllardır sürgit böyle. Neyi çözdük?

“Meclis’te uzantıları var, terörist bile diyemiyorlar”. Kapıdan aldık, içeri attık. 15 yıl çürüttük. Ne oldu? Neyi çözdük? Dön baba dönelim. Oldu efendim, zat-ı şahaneniz öyle emir buyurdu, onları alırız, ağızlarını, burunlarını kırarız, bak bir daha yapıyorlar mı? Asmayalım da, besleyelim mi, efenim!

Gerillaya karşı gerilla (kontrgerilla) batağına girmeyeyim diye bir takım özel paramiliter kuvvetlerin üretilmesi de bir işe yaramadı. Zira, bunlar, dağlara çıkamadılar, şehirde kaldılar. Durumun beterin de beteri olması yetmiyormuş gibi, üstüne yeni terörist örgütler peydah edilmiş oldu. Domuz bağları, mezar evler, işin yoksa, bir de bunlarla uğraş dur. Ne oldu, neyi çözdük?

Profesyonel ordu, şarttır. Zorunlu askerlik şartlı muvazzaf orduyla PKK’nın silahlı eylemleri ve genç insanların, masum sivillerin şehit olması, önlenemez. O bölgede gerilla gibi yerleşecek, gerilla gibi dolaşacak, gerilla gibi düşünecek, gerilla gibi ikmal yapacak ve uzun yıllar dayanacak profesyonel askerler olmadan, bu işi askerî bakımdan çözemezsiniz.

Ne tank, ne top, ne tanker uçak, sorunun kökenlerini araştırmak, her şeyden ama her şeyden önce gelmektedir. Oraya yatırım yapılamadı, sanayi gelişemedi hikâyeleri değildir gerçek. Dağlık araziye hangi sanayi kurulacak, hangi noktadan orada üretilen ürünler ülkeye dağıtılacak veya hangi limandan ihraç edilecek? Yetmedi mi o bölgenin doğal ve kültürel zenginliğinin bozulması, bir de sanayi ile kirleteceksin! Bir zamanlar yemyeşil ormanlarla kaplı Doğu ve Güneydoğu Anadolu, bugün terörist saklanmasın diye yakılan ormanlarla, çıplak ve kel-kör bir araziye dönüştü. Kendi küresel ısınmamızı körükledik sadece.

Sorun, bizim siyasî ve diplomatik başarısızlığımızdır, her şeyi askerin çözeceğini sanmaktır, sivil olmayı becerememek, sivil gibi düşünememektir.

İDRİS-İ BİTLİSÎ ARANIYOR!

Kürtlerin Türk devletine bağlılığı, önemli bir tarihî senede dayanmaktadır. İdris-i Bitlisî denilen büyük ve saygın bir kişinin, Yavuz Sultan Selim’in sağ kolu olarak, Kürt aşiretlerinin Osmanlı padişahına topyekûn bağlılığı sağlanmıştır. O sırada İran Safevî Devleti ile savaş halinde olan Osmanlı’nın Sünnî Kürtleri yanına çekmesinin nasıl bir diplomatik başarı olduğunu söylemeye gerek yok. Yaklaşık olarak Milâdî 1520 tarihlerine denk gelen bu olay, Osmanlı’nın çöküşü ile birlikte sona ermiştir ve Türkiye Cumhuriyeti, bunun yerine yenisini koyamamıştır. Osmanlı’yı reddetmek adına, bu senet de tarihin çöplüğüne atılmış, Kürtler, zorla Türk yapılmaya çalışılmış, bu yönde sözümona bilimsel araştırmalar ve yayınlar organize edilmiştir. Çünkü Kürtler cahildir, konuşmayı ve okuma-yazmayı bilmez şablonu hâkimdir. Bu ahval ve şerâit içinde, 1943’de, Mustafa Muğlalı denilen bir generalin emriyle, Van’da, kaçakçılık yaptıkları gerekçesiyle evlerinden alınan 33 Kürt köylü, ormanlık arazide sorgusuz sualsiz kurşuna dizilir. Bu olaydaki yanlışı devlet, yıllar sonra kabul etmiştir. Bu olay ve sonuçları, ayrı bir araştırma konusudur.

Şeyh Sait ve Tunceli olaylarını hiç göz önüne almasak ve bunları bir takım aşiretlerin isyanı olarak görsek de, sırf “33 Kurşun” denilen bu olay bile ayrılık tohumlarının atılmasına yeter de artar! Bu olay üzerine şiirler yazılmıştır. Bağlılık senedi, yırtılıp atılmıştır bir kere, geriye ne kalır?

Hamidiye Alayları ile Padişah İkinci Abdülhamid zamanında getirilen bir uygulama, bu bağlılık senedine çok daha önceden zarar getirmiştir aslında. Zira, Osmanlı’nın adaletli olduğuna ilişkin inanç, bu sistem ile kaybolmuş, Hamidiye Alayları ile silaha ve güce kavuşan aşiretlerin bu alaylara katılmayanlara karşı suç işlemesine göz yumulmuş, bölgede zorbalık sistemine prim verilmiştir. Dahası, İttihat ve Terakki’nin de tereddüt etmeden sürdürdüğü bu uygulama, tâ bugüne kadar gelen Ermeni Sorunu’nun temelini atmıştır. Yetmemiş, son yıllardaki koruculuk sistemi ile bu adaletsiz sistem, yeniden, denize düşenin yılana sarıldığı gibi hortlatılmıştır. İnanmayan, 7 asker ve bir savcıyı şehit ettiği halde, korucu yapılmak uğruna hiçbir ceza almayan Jırki Aşireti reisine baksın. İnanmayan, Kuşadası’nda kumarhane pazarlığından dönerken, Susurluk’da kaza geçiren Bucak Aşireti reisine baksın. Daha ne diyelim? Türkiye Cumhuriyeti, bu konuda adaletsiz davranmaya devam ettiği sürece, bu sorun, çö-zül-me-ye-cek-tir.

DİYARBAKIR CEZAEVİ, 1981-1984

Adaletsizlik, bizi sorunun bir başka kaynağına, 1981-1984 arasında, 12 Eylül askerî darbesinin yönetimi sırasında, Diyarbakır Askerî Cezaevi’nde yaşananlara götürüyor. Cezaevi İç Güvenlik Komutanı Binbaşı Esat Oktay Yıldıran’ın, Bağdat Ebu Garip Cezaevi’ndeki uygulamaların 100 kat üzerinde denilebilecek vahşi işkenceleri arasında toplu tecavüz, cop ile insanlık onurunu aşağılayan her türlü tâciz, insan dışkısı ve fare yedirme, lağımlara sokma, idrarlı su içirme, üzerine deterjan sürülmüş ekmek yedirme, uzun süre aç ve susuz bırakma, köpekle saldırma (Yıldıran’ın Alman kurt köpeği Co’ya “komutanım” dedirtme), sürekli dayak ve falaka, sürekli hazırolda gezmeye ve gece “hazırolda yatmaya” zorlamak ve daha akla hayale sığmayan pek çok işkence türü vardı. Ayrıca buradaki tutuklular (hepsinin davası sürmekteydi ve hiç biri bu süre içinde suçlu bulunarak ceza almamıştı, yani mahkûm değildiler) İstiklâl Marşı da dahil 60 kadar marş ile Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Nutuk’u ezberlemek zorundaydılar. Türkçe bilmediklerini söylemeleri, mazeret kabul edilmiyor ve Nutuk’un rastgele bir sayfasını ezbere okumayanlar, korkunç ve dayanılmaz işkencelere mâruz kalıyordu. Bu işkenceler sadece Kürtler ve PKK Davası’ndan tutuklananlara değil, Türklere de uygulanıyordu. Çoğunlukla sol görüşlü tutuklulardı. Herhalde devlet, kendisinden de, Atatürk’ten de insanları sonsuza kadar soğutmak ve nefret ettirmek için bundan iyi bir yol bulamazdı. Bunun baş sorumlusu, Esat Oktay Yıldıran’dı. Ayrıca PKK’nın bugün o bölgede aldığı desteğin de altında, yine bu “Yıldıran” yatmaktadır. Zira bütün bu işkencelere dayanamayan PKK kurucuları, bir gün akıllarını yitirip hücrede kendilerini yaktılar! “Dörtler” diye adlandırılan bu isimler şunlardı: Ferhat Kurtay, Mahmut Zengin, Necmi Öner, Eşref Anyık (Ferhat Kurtay, PKK’ya adını veren kişidir). Nasıl bir dayanılmaz işkence ve onursuzluk, bu insanları kendilerini yakmaya kadar götürmüştü, düşünmek bile imkânsız. Bu durum, cezaevinde öteki PKK tutuklularının açlık grevi yapmaya başlamasına ve sol görüşlü diğer Türk tutukluların da buna destek vermesine yol açtı. Sonunda açlık grevinde ölen bu PKK tutukluları da kahraman haline geldi. Bu olaylar, bölgede geç de olsa duyuldu ve insanların, ideolojik ve pratik olarak yaptıklarıyla hiç de toplumsal desteği hak etmeyen PKK’ya sempati duymalarına, giderek bağlanmalarına yol açtı. Bugün, Türk Ordusu’na kurşun sıkma hakkını nereden buldun diye onlara sorsanız, hemen bu olayları anlatacaklardır. Bu olayların en önemli tanığı, Diyarbakır Cezaevi’nde bütün bunları yaşayan TKP-ML tutuklularıdır. Daha bilinmeyen sayıda insan da işkencelere dayanamayıp orada can vermiştir.

Yine bugün, kalkıp eyalet sistemini kuralım, Kürtlerle iyi geçinelim diyen Kenan Evren ise o dönem devletin en üst düzey yetkilisi olarak, bütün bu olayların ve dolayısıyla PKK’nın Güneydoğu’da yerleşmesinin tek sorumlusudur.

Güçlü cezaevi komutanı Esat Oktay Yıldıran’a gelince: 22 Ekim 1988’de, yanında köpeği Co olmadığı halde, son derece gariban biçimde, İstanbul Kısıklı’da, bir halk otobüsünün içinde vurularak öldürüldü. Böylece Türkiye’nin çok hassas dönemine ait en önemli kayıtlar da yok edilmiş oldu.

KIZIL KMER STRATEJİSİ İÇİNDE PKK

“Ölüm Tarlaları” filmini bilirsiniz. Kamboçya’da 1975-1978 arasında hâkim olan Maocu Kızıl Kmer Rejimi’nin vahşetini, cehaletini, kendi halkına karşı soykırımını bütün çıplaklığı ile ortaya koyan bu film, Oscar da almıştı. Filmdeki en dikkat çekici tema, Kızıl Kmerlerin tam bir entelektüel, yani okumuş-yazmış, mürekkep yalamış düşmanı olmalarıydı.

Gerçekten de, Kızıl Kmer Rejimi’nin “ilk ve âcil öncelikli” olarak ortadan kaldırdığı kesim, ülkenin kalkınmasına öncülük edecek, ülkeyi bilgisiyle kurtarabilecek entelektüeller olmuştu. Öğretmen, doktor, asker, mühendis, kimi buldularsa kurşuna dizdiler, işkence ettiler, zorla köle gibi toprak işçisi olarak çalıştırdılar, yabancı dil öğrenmeyi ve ülke dışından her türlü bilgi alış-verişini yasakladılar. İkinci sırada büyük toprak sahipleri ve aristokratlar geliyordu (Kamboçya, 1975’e kadar bir krallıktı). Bu ideolojinin kaynağı, Kızıl Çin Önderi Mao ve özellikle onun eskiye ilişkin ne varsa yıkıcı, tahrip edici Kültür Devrimi idi.

Kamboçya Krallığı, Vietnam’daki olaylarla hiç ilgisi olmadığı halde, Vietkong gerillalarını barındırdığı gerekçesiyle, 1968’den itibaren ABD savaş uçaklarının napalm bombaları ve korkunç kimyasal zehirlenmelere yol açan bombardımanlarına mâruz kalmıştı. Kamboçya’nın bütün protestoları fayda getirmemiş, ABD, Vietnam’dan çekildikten sonra da, ülke mahvolan altyapısı ve kontrolsüz kırsal alanlarıyla, kaderine terk edilmişti. Kamboçya devlet gücünün zayıflamasını fırsat bilen Maocu Kızıl Kmer gerillaları, 1975’de ülkeyi tamamen ele geçirerek, ülkede Ölüm Tarlaları’nda bütün çıplaklığı ile anlatılan bir korku ve soykırım rejimi kurdular. Bu rejim, Vietnam’ın ülkeyi işgal ederek kendisine bağlı bir rejim kurduğu 1978 sonlarına kadar sürdü.

Türkiye’de 1960’lı yılların ortasından itibaren başlayan sol fikir akımları, giderek sosyalizmin gerçekleştirilmesi hedefine yönelmeye başladığında, hemen devletin sert direnişiyle karşılaştı. Bu konuda dünyada sosyalizme karşı bayrak açmış bulunan ve Küba yüzünden tam bir paranoyaya düşmüş bulunan ABD, Türkiye’ye daha dünden yardım etmeye hazırdı. İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan beri bu konuda karşı planlar yapılmış ve bütün NATO ülkelerinde gerekli altyapı kurulmuştu. 12 Mart 1971 Darbesi, solun silahlı eyleme kaymasında çok önemli rol oynadı. 1972’de vahşi bir operasyonla solun önderlerinin öldürülmesi ve bir kısmının da haksız gerekçelerle asılarak idam edilmeleri, Türkiye’de gerilimin ve şiddetin önünü açmıştı. Askerî yönetimin ardından gelen istikrarsız hükümetler, Kıbrıs Harekâtı ve ekonomik kriz, sol hareketlerin körüklediği kaynaşmayı ve huzursuzluğu arttırıyordu. 1975’den itibaren, artık sol hareketler eliyle, yavaş yavaş Kürt Sorunu’ndan bahsedilmeye, “Kürtlere haklarının verilmesi gerektiği” dikte edilmeye başlandı. Bu söylemler, Sovyetler Birliği’nin de doğrudan desteğini alıyordu. Moskova doğrultusunda siyaset yapan TKP, hem Türkiye içinde hem de Türkiye dışında yeraltı faaliyetlerine devam ederken, Kürt Sorunu’nu da gündeme getiriyordu. Kısa dalga yayın yapan TKP’nin Sesi ve Bizim Radyo, Doğu Berlin’den Türkiye’ye bu yönde yorumlarda bulunuyordu. Öte yandan, Sovyetler Birliği, zaten başından beri Kürt Sorunu’nun içindeydi. 1946’da İran’da ilân edilen Mehabad Kürt Cumhuriyeti’nin arkasında Sovyetler vardı. Molla Mustafa Barzani’yi Sovyetler yetiştirmiş ve Sovyet üniformasıyla Mehabad’ın tek generali yapmışlardı. 1947’de ortadan kaldırılan bu kukla devlet, Kürtlerin hayallerinde hep yaşamıştı. 1975’de Irak’ta Saddam’ın hışmına uğrayan Barzani, artık pusulayı İsrail ve ABD’ne çevirmişti. Türkiye’nin Güneydoğusu ile büyük şehirlerinde ise Kürt siyaseti, sol hareketlerin içinde yerleşmişti ve henüz ayrı oluşumlar gündemde değildi. 1975 sonrası kurulan bir çok Kürt hareketi de, Türkiye’deki sosyalist talepleri dile getiriyordu ve daha çok demokratik kitle örgütü görünümündeydi. Silahlı eylemi öngören ve düşünen bir Kürt siyasî hareketi ortada yoktu. 1978’e doğru, bu Kürt kitle örgütleri onlarcaydı ve tıpkı Türk sol hareketi gibi kendi içinde pek çok parçaya bölünmüştü. Ancak Kürtlerin önünde önemli bir örnek vardı: 12 Mart Faşist Darbesi’nin astığı veya silahla vahşice öldürdüğü (1972’de, Kızıldere’deki operasyonda her birinin üzerinde binlerce kurşun vardı) Türk sol önderlerinin kahramanlaşması!

PKK’nın, Kürdistan İşçi Partisi anlamına gelen Partiya Karkerên Kürdistan ismi, yukarıda anılan Diyarbakır Cezaevi olaylarında, 18 Mayıs 1982’de kendini yakarak öldüren “dört”lerden biri olan Ferhat Kurtay tarafından, 27 Kasım 1978’de Diyarbakır’da yapılan birinci kongrede önerilip benimsenmiş ve Kurtay, örgütün isim babası olmuştu. Ankara SBF’de okuyan Abdullah Öcalan ve arkadaşlarının, aslında Ankara’da kurdukları ve planladıkları örgütü kırsalda pratikte eyleme geçirmek istedikleri ve buna göre davrandıkları anlaşılmaktadır. Örgütün bu ismine bakıldığında, sol ve sosyalist eğilimli bir siyasî hareket izlenimi çıkmaktaydı. Bu haliyle hemen öteki rakip Kürt siyasetleriyle mücadeleye girişen PKK, o yıllarda Öcalan’dan dolayı, “Apocular” diye anılıyordu. PKK ismi popüler değildi veya anılmıyordu. Sözümona Kürtler için kurulmuş bu silahlı hareketin ilk olarak, öteki Kürtlerle silahlı mücadeleye girişmesi ve son derece vahşi metodlarla rakiplerini ve rakiplerini yönlendiren Kürt aydınları ortadan kaldırması, düşündürücüdür. Kısa sürede Güneydoğu’yu terörize etmeyi başaran PKK’nın karşısında artık ciddi bir rakip kalmamıştı ama tabanı yine de yoktu. Bu silahlı hareketin bölgedeki durumu daha berbat hale getireceğini, Kürtler biliyordu. PKK, kendine taban kazanmak için 1979 baharında Siverek ve Hilvan’ı ele geçirmeye kalktı. Bunun üzerine, PKK’ya karşı ilk kez 1979’da askerî harekât yapıldı, örgüt Siverek ve Hilvan’dan tamamen temizlendi, oluşturmaya çalıştığı tabanını ve hayal ettiği halk desteğini bütünüyle kaybetti. Fakat 12 Eylül 1980 Darbesi ve Diyarbakır Cezaevi, her şeyi tersine çevirecekti.

PKK’nın 1978-1979 ilerlemesinin Kamboçya’daki Kızıl Kmer stratejisine şaşırtıcı benzerliği, en çok rakip saydıkları örgütlerde yer alan aydınlara karşı acımasız şiddet yöntemleri kullanmasında kendini gösteriyor. Birer ikişer o dönemin Kürt entelektüellerini ortadan kaldıran PKK, tam bir kırsal örgüt olmuş, şiddet ve silahı kutsallaştırmış, aydınlara ve hele Türk soluna yakın olan Kürt entelektüellerine karşı acımasız bir kampanya yürütmüştü. 12 Eylül ve Yıldıran olmasaydı, PKK, bölgede bulamadığı ve bu politikayla asla bulamayacağı tabanı ve desteği kazanamayacak, Kızıl Kmerler gibi tarihin sahnesinden tamamen silinip gidecekti.

Kızıl Kmer stratejisi, daha sonra kabuk ve şekil değiştirerek, Hizbullah’ın (tıpkı Tâliban gibi) ortaya çıkartılmasında da kullanılacaktı.

14 Ekim 2007

iks Yayınları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir