Polis Arşivlerindeki gizli belgeler

Emniyet Genel Müdürlüğü, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, polis arşivlerinde yer alan gizli dosyaları gün ışığına çıkardı. Kubilay olayı, Nurculuğun yükselişi ve çarşaftan modern kıyafete geçen kadınların başlarına gelen olaylar bu belgelerde yer alıyor

Emniyet Genel Müdürlüğü, 1998 yılında Cumhuriyet’in 75. yıldönümü nedeniyle, polis arşivlerini kamuoyuna açma kararı aldı. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında meydana gelen önemli olaylarla ilgili tüm yazışmaları toplayan Emniyet, bu belgeleri bir kitapçıkta bir araya getirdi. “Polis Arşiv Belgeleri’nde Gerçekler” adı verilen kitapçık, Araştırma Planlama ve Koordinasyon (APK) Dairesi Başkanı A. Nihat Dündar ve oluşturduğu komisyon tarafından hazırlandı. Tarih Araştırma Genel Müdürlüğü’ne belge olarak sunuldu, birkaç kopyası da politikacı ve üst düzey bürokratlara gönderildi.

Çalışmanın önsözü eski emniyet genel müdürlerinden Necati Bilican tarafından yazıldı. Bilican, “Zaman zaman gün ışığına çıkarılan paha biçilmez bu belgeler bizim en büyük en değerli hazinelerimizdir ve düşmanlarımızın yüzüne günü geldikçe tokat gibi inecek kadar inkar edilemez dokümanlardır” dedi.


DOSYALARDA NELER VAR?


Dosyalarda Cumhuriyetin kuruluş yıllarında meydana gelen önemli olaylar yer alıyor. Bu olaylar, özellikle tarikatlar ve türban sorununun daha o yıllarda başgösterdiğini kanıtlıyor. Dört günlük dizide yer alan ana başlıklar şunlar:


1. BÖLÜM: ÖRTÜNME


Peçe ve çarşafı atan kadınlar tacize uğrayıp neden tekrar kapandılar?


Dönemin İçişleri Bakanı valilere talimat verdi: Nurcular köy köy, kasaba kasaba tespit edilsin


2. BÖLÜM: TARİKATLAR


Nurcular orduya nasıl ve ne zaman sızdı?


Said Nursi nereye defnedildi? Cenazenin nakil belgesi


Bir müftünün itirafı: Atatürk’e teccal diyorlar, şapka takanlara da teccalin mikrobu!


3. BÖLÜM: KUBİLAY OLAYI


Kubilay’ı katleden “mehdi” olaydan önce ne içmişti?


Kubilay’ın başı öldükten sonra mı, ölmeden önce mi kesildi?


Katliamı kaç kişi eli kolu bağlı izledi?


Kubilay’ın otopsi raporu


4. BÖLÜM: 150’LİKLER


Kurtuluş Savaşı sonrasında belirlenen 150 kişilik ‘hain’ listesi


Refik Halid Karay’ın ‘hainlik’ öyküsü


Öç Derneği’nin kurucusundan itiraflar


Önemli not: Yazı dizisinde yer alan tüm belgeler, Emniyet Müdürlüğü’nün yayınladığı “Polis Arşiv Belgeleri’nde Gerçekler” adı verilen kitapçıktan alınmıştır. Bu belgeler, resmi bir raporun nihai sonuçlarını yansıtmaz. Belgelerde adı geçen kişilerin açıklamaları subjektif açıklamalardır ve tutanaklara bu şekilde geçmiştir.


1. Bölüm: Çarşafı, peçeyi atan kadınların başına neler geldi?



Modern kıyafete geçen kadınlar, bir yandan dinci çevrenin tepkisini çekerken, diğer yandan da tacizlere maruz kaldı. Tutanaklarda, kadınların bazen fiziksel, bazen de “ne iyi mallarımız varmış” gibi sözlerle taciz edildiği anlatılıyor.


Cumhurbaşkanlığı dahil, devletin en üst kademelerinde dillendirilen irtica tehlikesi, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki polis arşiv belgelerinde yer alıyor. Bu belgeler tarikatların Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte nasıl Cumhuriyet karşıtı bir kimliğe bürünerek örgütlendiğini ve irticayla nasıl mücadele edildiğini gösteriyor.

Belgelerde o dönem çarşaf ve peçenin hangi amaçlarla kullanıldığına ve tarikatların konumlarına ilişkin gizli istihbarat notları, çarşaf, peçe gibi örtülerin kullanımının kaldırılmasına ilişkin ilk uygulama planları, sorunlar, önlemler ve genelgeler yer alıyor. Kadınların büyük bir kısmının çarşaf, peçe ve peştemalden kurtulduklarına sevindikleri, ancak çevre baskısıyla tekrar örtüye büründükleri de gözlemlenmiş.


YIL 1935… KADINLAR PEÇE VE ÇARŞAFTAN YENİ KURTULUYOR


22 Temmuz 1935 tarihinde 6936/11795 sayı numarasıyla dönemin İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından bir genelge yayınlandı. Genelge, “Dahiliye Vekâleti Emniyet İşleri Umum Müdürlüğü” antetiyle “Umumi Müfettişliklere ve Valiliklere” başlığını taşıyor. Çarşaf ve peçenin kaldırılmasının kadınların toplum içerisinde sosyal konumu yükselttiğine dikkat çekilen genelgede, şu tespitlere yer veriliyor:


“Son yapılan araştırmalarda ve incelemelerde peçenin ve çarşafın az çok her yerde kalkmaya başladığını Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde tamamıyla ve başka yerlerde kısmen kalktığını ve bu yerlerden büyük kasabalarımıza gelenlerin hepsinin çarşaf ve peçeyi kaldırdıkları halde memleketlerine döndükleri vakit adet ve muhitin dedikodusuna kapılarak çarşaf ve peştamala bürünmekte oldukları anlaşıldı.



Kötü huylu veya niyetli kadın ve erkekler yüzlerine peçe takarak maksat ve hüviyetlerini gizleyebilirler.


Bunlar hakkında da polisin daima uyanık bulunması gerekir. Mesela büyük şehirlerde vapur, tramvay, kahve ve gazino gibi yerlerde böyle peçelilerin önüne geçilmelidir.” (Belge no:1)



Belgelere göre Şevki adında bir peştemal imalatçısı, ekmeğini bu işten kazandığını söyleyerek kadınların açılmasına isyan etti. İmalatçının kopardığı gürültü Mustafa Kemal’e kadar gidince polis teşkilatı paniğe kapıldı. Polis, Şevki’yi hamamlar için peştemal üretme konusunda ikna etti.


PEŞTAMAL ÜRETİCİSİ ŞEVKİ’DEN ATATÜRK’E MEKTUP


Bu genelgeden sonra Aydın Emniyet Müdürlüğü, 17 Ağustos 1935 tarihli ve 4615/1678 sayılı “gizli” bir yazı yolluyor. Yazı, çarşaf ve peçe gibi örtülerle nasıl mücadele edildiğinden çok, Şevki ismindeki bir peştamal imalatçısıyla ilgili… Şevki peştemal yasağına isyan ediyor, hatta şikayetini Atatürk’e kadar iletiyor. Girişkenliği mülki idare amirlerinin gözünü de korkutuyor. Öyle ki polis Şevki’yi hamamlarda kullanılacak peştamal üretmesi konusunda ikna etmeye çalışıyor:


“22/7/935 gün ve Emniyet İşleri Genel Müdürlüğü Ş.I. 6936/11795 sayılı yazıya karşılıktır.


1-Her türlü sosyal ve siyasal haklar kazanmış olan Türk kadının ulusal kıyafetini de Türk Kemalist devrinin amacına göre koyması çok önemli ve gerekli bir iş olduğundan yabancı adetlerin ulusun başına doladığı çarşaf, peçe, üstlük ve peştamal gibi örtülerle sokağa çıkmaları Şar kurulunca yasak edilmiş ve iş bu karara aykırı hareket edenlerin belediye ahkamı cezaiye kanununa göre Belediye Sürel komisyonu tarafından cezalandırılmalarına oybirliğiyle karar verilmiş ve bu karar 14/8/935 gününden itibaren yürürlüğe konulmuş ve halkımız tarafından sevinçle karşılanmış olan bu kararın tasdikli örneği ilişik olarak sunulmuştur.


2- Şimdiye kadar tatbikatta hiçbir zorluk ve aksi hareket görülmemiştir. Esasen köy kadınları peştamal kullanmadıkları gibi şehir kadınlarının alınan malumata göre peştamalden kurtuldukları için memnundurlar. Yalnız peştamal dokumakla geçinen Şevki isminde birisi peştamal kullanılmazsa işsiz kalacağından bahisle müracaat etmiş ve kendisine hamamlarda kullanılacak peştamal dokuması anlatılmıştır. Bu adamın geçen defa ki harekette Reisi Cumhur Atatürk’e müracaat ederek emir getirttiği ve bu defada müracaat edeceği anlaşılmaktadır. İctimai mevkii çok düşük olan bu adamın teşvik eylemesi ihtimali de göz önünde tutulmaktadır.


3- Mülhakatta da gereken karar verilmek üzeredir. Sonunu ayrıca arz edeceğim.” (Belge no:2)


KADINLARA ‘NE İYİ MALLARIMIZ VARMIŞ’ DİYE LAF ATTILAR


Afyon Valiliği 18 Kasım tarihinde Ankara’ya bir yazı gönderiyor:


“Afyon’da peçe ve çarşafların kaldırılması hakkında belediyemizin verdiği kararın ilimiz halkınca iyi karşılanarak daha tatbika başlanalı bir hafta olduğu halde şimdiye kadar peçe ve çarşaftan başka bir şey kullanmayan kadınlarımızın yüzde doksanı medeni kıyafeti giymeye başladığı bir sırada memleketin kötü huylu bazı kişileri, buna engel olacak şekilde (ne iyi yerli mallarımız varmış) ve daha çirkin şekilde tecavüzatta ve sarkıntılıklarda bulundukları duyularak, buna karşı polisimiz harekete geçmiş ve bu kötülükte ön ayak olanlara çok şiddetli ihtarlarda bulunmuş ve kadınların gelip geçtiği çarşı, pazar ve genel caddelerde gözcülüğe başlattırılmıştı.


Dünkü gün İzmir İstasyon Caddesi’nden çocuğuyla geçen Nurcu mahallesinden Mevlüt kızı ve İsmail karısı 20 yaşlarında Emine’ye Afyon’un Mecidiye mahallesinden Kırkalı oğullarından Ahmet oğlu Abdurrahman’ın söz attığı ve daha ileri giderek kolundan tutup sürüklemeye başladığı ve yetişilerek kurtarılmış olduğu ve mütecavizin tutularak tüzeye teslim edildiğini saygılarımla sunarım.” (Belge no:3)


Çorum Emniyet Müdürlüğü de dört gün sonra bir yazı gönderiyor. Yazıda yapılan söylentilerin giderek etkisini kaybettiği belirtilirken, köylü kadınların şehirlerden geldiklerinde çarşaf ve peçelerini attığının altı çiziliyor:


“Pazarlara gelen ve şehir kıyısında çarşaf giyen köylü kadınlar, şimdi kendi kıyafetleriyle çarşafsız gelmektedirler.”


ÇARŞAF VE PEÇENİN KALDIRILMASI DÜNYA BASININDA


Peçe ve peştamal kararının alınması ve uygulamaya konulması dünya basınında yer alıyor. 11 Eylül 1935 tarihli New York Herald Tribune Gazetesi’nde haber, “Türkiye kadınlarına harem elbiselerini atmak emri verilmiştir” başlığıyla yayınlanıyor. Bu haber, 13 gün sonra 24 Eylül günü İçişleri Bakanlığı Basın Genel Direktörlüğü tarafından “Gizli Bülten” olarak kaydediliyor.


“PEÇE, ÇARŞAF VE PEŞTAMAL YASAĞI HAKKINDA TAMİM”


Bu başlığı taşıyan belgede, dönemin İçişleri Bakanı tarafından yayınlanan genelgede Ordu iline ilk kez konulan peçe ve çarşaf yasağıyla, peçe ve çarşaf kullanımının irticayla bağlantıları anlatılıyor:


“Peçe ve çarşaf yasağı hakkında muhtelif teşekküllerce alınan tedbir ve kararların tatbikatta zorluklar doğurduğu görüldüğünden mevzuun tevhit ve telifi zarureti hasıl oldu. Bu itibarla aşağıdaki esas dahilinde işin takibini dilerim.


Bilgisini ve yaşayışı ilerlemiş milletler arasında mevki almış olan milletimizin seviyesi yükselmiş ve siyasi rüştünü ispat etmiş bulunan kadınlara lâyık olduğu medeni hakkını vermek her vatandaş için vatani ve insani bir borçtur. Medeni vasıflarla donanmış bir milletin kadınlarında görülmesi asla yakışık almayan peçe ve çarşaflara ötede beride ara sıra rastlanmaktadır. Bunlara ilaveten lüzumsuz yere şemsiye ve atkı kullandığı görülmektedir. Neslimizin elde ettiği bugünkü muvafakıyet prensibe, rejime itaat ve sadakat sayesindedir, Türk medeni rejimi ise asla bu gibi çirkin ve alelacayip kıyafetlere taraftar değildir. Her vatandaş şunu iyice bilmelidir ki, inkılaba, rejime uymayanlar irticaa meyyal ve bu çirkin arzu ve meyil ile malûl (hasta) telâkki edileceklerdir. Bu, medeni haklarını çok iyi kullanan erkeklerin eşleri için milli ve kanuni bir vazife ve borçtur.


Bilgileri, görgüleri itibariyle Orduluların hiçbir idari tedbire mahal bırakmadan bu neticeyi fiilen teyit edeceklerine kani olmakla beraber 23 Nisan 937 tarihinden itibaren Peçe, Çarşaf, Peştamal ve emsali gayri medeni kıyafetler yasağını koymuş bulunuyorum. Esbabı mucibesi şudur:


A- Kadına medeni hakkını vermek.


B- Zabıta vazifesini zorlaştırmamak ve emniyeti temin etmek.


C- İrticai alamet ve zihniyetleri ortadan kaldırmak olduğuna göre bu neticeyi elde etmeye mani her tedbir ve şekil çarşaf ve peçe gibi ceza tehdidi altında bulunan yasaklardan olduğu da göz önünde tutulmalıdır.


Bu tarihten sonra böyle kıyafetle görüleceklerin adreslerini şehirlerde, kasabalarda zabitai belediye ve polis memurları ve köylerde muhtar, ihtiyar meclisi azaları tespit ederek mahallin en büyük mülkiye memuruna bildirecek ve bunlar vilayet idaresi kanunu gereğince beş liradan yirmi beş liraya kadar para cezasıyla cezalandırma yönüne gidilecektir.” (Belge no: 4)


YIL 1940… HİÇBİR KÖYLÜ KADININ YÜZÜNDE PEÇE YOK


Aradan beş yıl geçiyor… Aydın Emniyet Müdürlüğü, İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği 25 Nisan 1940 tarihli “gizli” yazısında aslında bir şikayete yanıt veriyor. Şikayetin konusu kıyafetler. Yazının bir savunma niteliği olduğu gözleniyor. Üst başlıkta, “Medeni kıyafete aykırı kisve taşıyanlar hakkında” diye belirtilen yazıda, Aydın’da erkek kıyafetlerinin medeni şekilde olduğu anlatılıyor ve kadınların kasabalarda çok medeni şekilde giyindiği, köylü kadınlar arasında da gericilik görülmediği vurgulanıyor. Kadınların zirai çalışmalardan başka iktisadi ve ticari hayata da atıldığı kaydediliyor, hiçbir köylü kadının yüzünde peçe olmadığı belirtiliyor.


Dönemin İçişleri Bakanı: Nurcular tek tek belirlensin



1946’da İçişleri Bakanı olan Şükrü Sökmensüer, valilere talimat yolluyor: “Her ilde, şeyh, halife, mürit diye anılanlar, tarikat şefleri, mensupları ve irtica faaliyetlerine katılan herkes köy köy, kasaba kasaba gizlice tespit edilsin…”


1946 yılında dönemin içişleri bakanı Şükrü Sökmensüer, yurt genelinde yayılan irtica tehlikesini fark edip polis teşkilatına bir tamim gönderdi. Bu tamimde, özellikle Nakşibendi tarikatının “saf ve cahil halkı, dini kullanarak kötü emellerine alet ettiği” ifade edildi. Tamimden 6 ay sonra da bir genelge yayınladı. Genelgede irtica tehlikesinin endişe verici boyutlara ulaştığı belirtilerek, tüm polis teşkilatının alarma geçmesi sağlandı. İrticai faaliyette bulunanların nerede olursa olsun tespit edilmesi istendi.

Şükrü Sökmensüer’in gönderdiği tamimde şöyle deniliyor:


”ÖNAYAK OLANLAR NAKŞİLERDİR”


1- Bakanlığa intikal eden bilgilere göre, eski tarikat mensuplarının son zamanlarda tarikatçılığı canlandırmak amacıyla faaliyete geçtikleri anlaşılmaktadır. Bu alandaki faaliyetin bilhassa seçimler sırasında daha bariz bir şekil alması dikkati çekmiştir.


Bilindiği üzere; memleketimizde en ziyade yayılmış ve yerleşmiş olan tarikat, Nakşibendi tarikatıdır. Bununla beraber zaman zaman yurt içinde baş gösteren önemli irticai olaylara ön ayak oldukları görülenler de Nakşilerdir. Bu defa ki kaynaşmaların da daha ziyade Nakşiler arasında başladığı ve bu tarikat mensuplarının ezcümle Karadeniz bölgemizin bazı ilerinde ve seçimler esnasında partilerle birlikte hareket eder gibi bir tavır aldıkları sezilmiştir.


”ZEHİRLEYİCİ, BOZGUNCU HAVA YARATTILAR”


2- Her fırsattan faydalanmasını bilen tarikat mensupları ve diğer geri düşünceli eşhasın, seçim propagandalarını da istismar etmekten geri kalmadıkları, saf ve cahil halkı idlâl ve iğfale çok müsait olan din konusunu muzur maksatlarına âlet ettikleri görülmüş ve bu kimselerin yarattıkları zehirleyici ve bozguncu havanın yurdun birçok yerlerinde bazı menfî tezahürlerine şahit olunmuştur.


Son günlerde bu konuda sarf edilen faaliyet ve tespit edilen olaylar mevzii olmakla beraber bu sahadaki sinsi çabalayışların Menemen olayı gibi birden gelişmesi ve tarih boyunca eşlerine rastlanan hadiselerin meydana gelmesi ihtimalden uzak tutulmalıdır.


İrtica konusu, bir an evvel ve kökünden halli gereken bir memleket davasıdır. Neticesiz icraat, geri düşünceli zümrenin cesaretini arttırmaktan başka işe yaramamaktadır. Bu itibarla tedbirler, muhitin icaplarına uygun ve müessir bir şekilde alınmalı ve mahalli savcılar ile işbirliği yapılarak suç delilleri mahkemeleri tatmin edecek şekilde hazırlanmalıdır.


”SOVYET HUDUDUNA YAKIN MINTIKA TEHLİKELİ BÖLGE”


3-Tarikat çabalayışlarının Karadeniz bölgemizde oldukça kapsamlı bir durum arzetmesi, Sovyetler hududuna yakın olan bu mıntakada daha uyanık davranılmasını gerektirmektedir.


Sovyetlerin, halkımızın hassas bulundukları din konusundan faydalanmaya ve geri düşünceli zümreyi maksatlarına alet etmeye teşebbüs etmeleri ve bunlar arasından elemanlar teminine çalışmaları ihtimali önemle gözönünde tutulmalıdır.


Bazı yerlerde müftülerin ve resmi sıfatı olan diğer din adamlarının tarikat işleriyle ilgilendikleri anlaşıldığından, bu gibiler hakkında idare üstleri, derhal kanunî yetkilerini kullanmalıdırlar.


Tedbirlerin bu esaslar dahilinde ve gereği gibi alınmasını bir kere daha önemle rica ederim.


4- Genel müfettişliklere, valiliklere yazılmıştır.” (Belge no: 5)


BAKAN 6 AY SONRA GENELGE YAYINLADI


Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Sökmensüer, yayınladığı tamimden 6 ay sonra yeni bir genelge yayınlamak zorunda kalıyor. İstihbarat bilgilerin ve gelişen olayların değerlendirilmesiyle hazırlanan beş sayfalık genelgede irtica faaliyetlerin endişe verecek boyutta oluştuğunu kanıtlarıyla anlatılıyor. Yan başlığında “Son zamanlarda arttığı görülen gerileme çabalayışlarına karşı sıkı ve önleyici tedbirler alınmasına dair” şeklinde not olan genelge, aynı zamanda tarihi bir belge özelliğini taşıyor:


“Cumhuriyetin ilanıyla başlayan büyük inkılabımızın en önemli cephelerinden birinin, din maskesi altında asırlardır memleketimizde her türlü ilerleme imkanlarını kösteklemiş ve Türk milletini medeniyet alemine kuvvetli ve canlı bir uzuv olarak katılmaktan alıkoymuş olan köhne müessese ve insanların ve batıl inançların özlü hamlelerle merhale merhale yıkılması olduğu malumdur.


Ebedi Türk tarihinin en kapsamlı ve derin manalı olaylarından biri olan ‘Hilafetin İlğası’nı takip eden bu hamleler, aşağıda yazılı kanun ve kararlarla gerçekleşme alanına girmişlerdir:


1- Şer’iye ve evkaf vekaletlerini ilğa eden ve din ile devlet işlerini ayıran (429) sayılı kanun


2- Şer’iye mahkemelerini kaldıran Medeni Kanun


3- Medreseleri kaldıran (430) sayılı tevhid-i tedrisat kanunu


4- Şapka Kanunu (671)


5- Tekke, zaviye ve türbelerin kapatılmasına ve tarikatların ilğasına dair (677) sayılı kanun


6- Türk harflerinin kabulüne dair kanun (1353)


7- Ağa, Hacı, Hafız, Hoca, Molla, Efendi, Bey gibi unvan ve lakapları kaldıran (2590) sayılı kanun


8- Kiave Kanunu (2596)


9- Ezanın Arapça okunmasını yasak eden (4055) sayılı kanun


10- Tekbir, selât ve hutbenin Türkçe okunmasını gerektiren kararlar


”İRTİCAYI HORTLATMAKTAN VAZGEÇMEDİLER”


Türk Milletinin yetiştirdiği en büyük dehanın nurundan feyiz alan bu köklü inkılâp hamlelerinin, başta yurt ve milletini seven aydınlar olmak üzere, bütün halk tabakaları tarafından derin bir anlayış ve tasviple karşılandığı ve tamamıyla benimsenerek cemiyetimizin bünyesine sindiği muhakkak olmakla beraber, daha başlangıçtan itibaren bu yüzden menfaatleri bozuk olan veya siyasi ihtiraslarını bu yolda tatminden başka çare görmeyen inkılâp düşmanı unsurlar, faaliyetlerini sinsi bir surette devam ettirerek, saf halkı zehirlemekten ve fırsat buldukça irticayı hortlatmaktan vazgeçememişler ve devlet ve milletin başına zaman zaman dert açmışlardır.


Şeyh Sait isyanı, Menemen hadisesi, Rize şapka olayı, Bursa’da Türkçe ezan aleyhindeki nümayiş gibi vak’alar bunların en önemlilerindendir.


Son yıllarda, bunlar gibi ayaklanma mahiyetinde olmamakta beraber, irtiaci olayların gittikçe arttığı, inkilâbımızın selameti için üzerinde hassasiyetle durulması gereken tezahürler gösterdiği dikkati çekmektedir.


946 yılında, gerileme çabalayışlarında, bir önceki yıla nazaran yüzde 80 nisbetinde bir artış görülmektedir. 947 yılının ilk dört ayı içinde tespit edilen rakamlar ise, bu artışın endişe verecek ölçüde devam ettiğini isabet etmektedir.


”IRKÇI VE KOMÜNİSTLER GİBİ İRTİCACILAR DA DEMOKRASİDEN ‘FAYDALANMAK’ İSTİYOR”


Irkçılık ve komünistlik gibi vatan ve millet düşmanı diğer cereyanlarla birlikte irtica unsurlarının da demokratik gelişmelerden faydalanmak istedikleri anlaşılmaktadır.


Seçimler dolayısıyla, yurdun birçok yerlerinde irticayı körükleyen aşırı ve çok zararlı propagandalar yapılmıştır.


Matbuat kanununda yapılan son demokratik değişiklikten cür’et alan irtica, yayın sahasında da faaliyetini arttırmış bulunmaktadır.


İrtica konusunda memlekete ve inkilâba en çok zararı dokunmuş olan tarikatcılık faaliyetleri de son zamanlarda hız almış ve hatta yeniden bazı tarikatlar türemiş bulunmaktadır. Bu cümleden olmak üzere Ankara’da Pilâvoğlu isminde birisinin kurduğu Ticani tarikatının, yeni olmasına rağmen, binlerce müridi bulunduğu ve bunların şeyhlerine fanatik bir şekilde bağlı oldukları tespit edilmiştir.


Bilhassa alevi ve Nakşibendî tarikatları, üzerinde ayrıca durulacak bir önem taşımaktadırlar. Bu tarikatlar memleketin her tarafına yayılmış ve kök salmış durumdadırlar. Bilhassa Nakşibendî tarikatı birlik harekete en elverişli bir tarikat olması ve mensuplarının Kudbülaktabın (Sait Nursi) her emrine kayıtsız ve şartsız boyun eğmeleri bakımından, politika oyunlarına alet olacak ve adeta siyasi teazzuv halini alacak özelliktedir. Şeyh Sait’in isyanı alevlendirmek için bu özelliklerden kuvvet alıp faydalandığını ve Menemen hadisesinin de Nakşibenî ğavsı olan Erbilli Şeyh Esat’ın tahriki eseri olduğunu hatırlatmakta ve bunlardan günün birinde yurda daha büyük zararlar da gelebileceğini gözden uzak tutmamakta büyük fayda vardır.


İnkılabımızın en aziz ülküsü olan yekpare bir millet olarak yaşamak ve gelişmek yolunda önümüze çıkan diger zararlı cereyanlarla olduğu gibi, son zamanlarda memleketimizde genişlemek istidadını gösteren tarikatçılık faaliyetleri ve dini maske yapan tahriklerle de en şiddetli şekilde mücadele etmek, inkilap ve milliyet prensiplerimizin korunması için hayati bir zaruret haline gelmiştir.


Bu mücadelede daima uyanık bulunmak ve başarılı sonuçlar elde etmek için aşağıda yazılı hususların uygulanması lüzumlu görülmektedir:


”KÖY KÖY, KASABA KASABA TESPİT EDİLSİN”


1- Her il bölgesinde (677) sayılı kanundan sonra faaliyette bulunmuş eski tarikatların şeyh, halifelik ve mürit gibi muhtelif namlarla anılan şefleri ve mensuplarile kanundan sonra tarikatçılık faaliyetlerine iştirak etmiş veya her ne surette olursa olsun irticai tahrikatta bulunmuş olanlar, köy köy ve kasaba kasaba çok gizli bir şekilde tespit edilerek bunların eksiksiz listeleri yapılacaktır.


Bu listelerin birer örneği bakanlığa gönderilecek ve asılları şahsen İl Emniyet Müdürü’nün nezdinde muhafaza edilecektir. Bunların mevcudiyetinden ve muhtevasından Vali ve Emniyet Müdürü’nden başka hiç kimsenin malûmatı olmayacaktır.


2- Tarikatçılık faaliyetleri ister söz, ister yazı, ister fısıltı halinde olsun her türlü irticai tahrikat olayları, bu genelgeye ilişik olarak yeter miktarda gönderilen, arkalarındaki açıklamalar dairesinde, doldurulmak suretiyle derhal bakanlığa bildirilecektir.


3- Yukarıda yazılı inkılâp kanunlarının tam bir şekilde uygulanması dikkat ve hasssiyetle takip edilecek ve aykırı harekette bulunanlar derhal yakalanıp adalete teslim olunacaklardır. Adli takibatın safhalarından ve sonuçlarından bakanlığa muntazaman bilgi verilecektir.


”VALİ ARKADAŞLARIM ŞAHSEN İLGİLENSİN”


4- En az haftada bir defa asayiş toplantısında ilin tarikatçılık ve irticai hareketler bakımından durumu gözden geçirilecek ve bilhassa bu gibi hareketlere ön ayak olabilecekleri umulan şefler ve tahrikçilerin fenalıklarını önleyici tedbirler üzerinde önemle durulacaktır.


Bu konuda milletimizin ve inkılâbımızın istikbal ve selameti, şuurla ve vatansever idarecilerimizin gösterecekleri dikkat ve hassasiyetle büyük ölçüde bağlı kalmaktadır.


Bu sebeple vali arkadaşlarımdan bu işlerle en yakın şekilde ve şahsen ilgilenmelerini ve yukarıda yazılı tedbirlerin tatbikini bizzat kovuşturup sağlamalarını önemle rica ederim.


Genel Müfettişliklere ve Valiliklere yazılmıştır.” (Belge no: 6)


“Nakşilik: yakın tarihimizde başlıca irtica hareketlerinde daima ön planda gelen tarikatlar arasındadır.” Uyarı niteliğindeki, genelge ve tamimlere bir de Sarayköy Kaymakamı’nın raporu da eklenecekti.


Yıl 1953. Tarih 7 Temmuz.


Sarayköy Kaymakamı Orhan Zaim tarikatlarla ilgili bir rapor yazıyor. Zaim, raporunda önce tarikatların İslami kaidelerin yer ve zamana göre başka başka yorumlanarak ortaya çıktığını vurguluyor, sonra tarikatların iç yüzünü şöyle anlatıyor:


“İlk çıkış anında halkın yararına çalışan ve onları eğiten tarikatlar zamanla bu özelliğinden sıyrılarak onları sömürmeye, çağın getirdiği yeniliklere karşı olmaya ve insanların yararına olan gelişmelere de taassup içinde karşı durmaya başlamışlardır.


Bu bozuluşun yanında, gerçek konumunda kalanların olmasına karşılık çoğunluğun halkı sömürmeye yönelik hareketleri ve bilgiden yoksun insanları körü körüne kendilerine bağlamaları ve onları amaçları doğrultusunda kullanmaları, kontrol altına alınmalarını gündeme getirmiştir.”


Dönemin belirlenen tarikatlarını “Kadirilik, Rıfailik, Halvetilik, Yeseviyye, Nakşibendilik, Mevlevilik, Bektaşilik, Melamilik, Şazelilik ve Celvetilik” şeklinde sıralayan Kaymakam Zaim, bu tarikatların tüm faaliyetlerini, örgütlenme yöntemlerini de tüm ayrıntılarıyla anlatıyor. Kaymakam Zaim, altı çizilmesi gereken bir tarikata o dönemde işaret ediyor ve bu tarikatın ismini “Nakşibendilik” olarak açıklıyor:


“Takriben 700 sene evvel Horasan’da Baahettin Mehmet Nakşibendi tarafından kurulmuştur. Taşkent ve Semerkant’ta derhal geniş bir yayılma alanı temin eden Nakşilik, bilhassa İç Anadolu’da süratle yayılmıştır. Şark illerimizde, Kayseri, Sivas, Ankara mülhakatı, Çorum, Kastamonu, Antalya (Alanya ve Akseki’de) vilayetlerinde büyük bir yoğunluk gösteren Nakşilik yakın tarihimizde başlıca irtica hareketlerinde daima ön planda gelen tarikatlar arasındadır.


Menemen-Kubilay hadisesine ismi karışan ve tutukluyken ölen Esat Efendi, tarikatın başlıca halifelerindendi. Oğlu Şeyh Ali Efendi de aynı hadiseyle alakalı görülmüş, mahkemeye tevdi edilmiş ve asılmıştır.


Tarikatın bir de Halidi kolu mevcuttur ki memleketimizdeki Nakşi tekkelerinin çoğu da bu koldandır.


Yakın tarihlerde ölen ve Kutup diye anılan Halidi kolundan Küçük Hüseyin Efendi öldüğü zaman iki halife bırakmıştı. Bunlardan biri Haşim Mardini’nin babası olup yakın zamanda vefat eden Ömer Fevzi Mardini’ydi. Diğeri ise İstanbul’da Suadiye’de ikamet eden Süleymaniye Camii başimamıyken emekli olan Hafız Kudsi’dir.


Özellikleri:


a)- Bu tarikin mensupları gayet mutaassıp kimselerdir. Kendilerinden olmayan kimselerle konuşmadıkları ve tarikattan olmayan kimselerin selamını almadıkları iddia olunmaktadır.


b)- Top sakal koyuverirler ve bıyıkları kırkıktır.


c)- Şapka giymemeye gayret ederler, bere giymeye meraklıdırlar.


d)- Beş vakit namazlarını büyük itinayla kılarlar ve hatta sünnetleri iki yerine dört rekat olarak kılarlar.


e)- Bir araya toplanıp şeyhin başkanlığında tespih çekerler, zikirleri gizlidir. Başları öne düşmüş, gözleri kapalı tespih elde hareket eder, buna ‘Murakabeye (düşünce) daldılar’ denir.”


NURCULAR ORDU İÇİNDE ÖRGÜTLENİYOR


Polis arşiv belgelerinde Genelkurmay Başkanlığı’nın bir belgesi de yer alıyor. Polisin arşivinde bulunma nedeni, Genelkurmay Başkanlığı’nın İçişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir belge olması.


“Çok gizli” ve “ivedi” damgalı bu belge 9 Aralık 1959 tarihini taşıyor. Antetinde, “T.C. M.M.V. (Milli Müdafaa Vekaleti) Erkânıharbiye-i Umumiye Riyaseti Karargâhı Ankara” şeklinde başlık olan belgenin konusu da “Muzır faaliyetler Hk.” olarak belirtiliyor. “Milli Müdafaa Vekili Etem Menderes” imzalı belgede Nurculukla ilgili İçişleri Bakanlığı’ndan yardım isteniyor:


Dahiliye Vekâletine,


1. Son zamanlarda Nurculuğun yurt sathına yayılma istidadında bulunduğunu ve bu arada Ordu bünyesinde de kendine mahsus usullerle bir zemin hazırlamakta olduğunu gösteren çeşitli faaliyetlere dair raporlar alınmaktadır.


2. Millet ve ordu saflarında dini, sosyal ve siyasi inanışlara hükmetme yaliyle ikilik yaratmak suretiyle Silahlı Kuvvetler’in moral ve disiplini üzerinde müessir olması muhtemel görülen çeşitli muzir faaliyetlerin kısa zamanda kontrol altına alınarak yayılmasının önlenmesi ve tesirsiz hale getirilmesi lüzûmlu mütalâa edilmektedir. Ordu bünyesinde bu tip muzir faaliyetlerle müessir bir şekilde mücadele edebilmek için; bahis konusu muzir faaliyetlerin tarihçesi, mahiyet ve tatbikatına ait esaslarla çalışma metodları, birbirileriyle münasebetleri; dini, sosyal ve politik sahalardaki maksad ve gayeleriyle hariçteki teşkilat ve çalışmaları hakkında derlenmiş bilgilere ihtiyaç duyulmaktadır. Bunlara ilâveten;


a. Nurculuğun/Komünizm, Kürt ve Arap milliyet cereyanları ile olan münasebetleri,


b. Nurculuğun tarikat, mezhep ve şeyhlik mevzulariyle alâka derecesi,


c. Nurculuğun yaygın bulunduğu idarî, içtimaî, siyasî ve çeşitli teşekküllere ait muhit ile nurcuların yekûn teşkil ettiği şehir ve kasabalarımız,


d. Silahlı Kuvvetler camiasındaki Nurculuğun bugünkü durumu ve Nurculukla iştigal eden Ordu mensupları,


e. Nurculuğun yayılmasında âmil olan sebepler,


f. Alınması lüzûmlu görülen müessir ve mufassal tertip ve tedbirler hakkında aydınlatıcı bilgilere lüzûm görülmektedir.


Bu arada, Saidi Nursi’nin ve diğer Nurcu elebaşılarının durumları ile Nur yayınlarının tamamını ihtiva eden bir dokûmanın teminine ihtiyaç duyulmaktadır.


3. Yukarıda marûz bulunan hususatın derlenerek âcilen vekâletimize gönderilmesine müsaadelerini arzederim.” (Belge no:7)


“SAİD NURSİ’NİN GAYESİ PARA DEĞİL”


Polis Arşiv Belgeleri dosya çalışmasında İçişleri Bakanlığı’nın Genelkurmay Başkanlığı’na nasıl bir yanıt verdiğine dair bir belge bulunmuyor ama dönemin istihbarat örgütü olan MAH’ın (şu andaki Milli İstihbarat Teşkilatı) bir “gizli” yazısı bulunuyor. 30 Aralık 1959 tarihini taşıyan bu istihbarat notu Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yazılıyor. Belge, Samsun’da Nurcuların faaliyetine ait bir istihbarat bilgi notundan oluşuyor:


“Samsun Nurcularından Mustafa Bağışlayıcı, Tevfik Furtun, Osman Tüfekçi, Hürrem Tüysüz, Ali Rıza Sağlamer, Hamdi Sağlamer, Mühittin Gür, Abdullah Tüfekçibaşı ve Mahmut Yılmaz adlı şahısların aleyhlerine açılan davada beraat edeceklerini ve her fırsatta hiç çekinmeden ve hatta hakim huzurunda bile, bu uğurda kafaları kesilse dahi mücadeleden yılmayacaklarını, bir vatandaşı Nurculuğa çevirdikten sonra ölmeye hazır olduklarını, bu şekilde ölürlerse şehitlik mertebesine ulaşacaklarını, kendilerine mani olmaya çalışanların hüsrana uğrayacaklarını, hiçbir serveti olmayan Said Nursi’nin bir kulübede oturduğu ve yüz milyon üyesi bulunduğunu, bunlardan birer kuruş almak suretiyle servet sahibi olacak bu şahsın buna tenezzül etmediğini, gayelerinin;


1. Kadınların açık saçık gezmemeleri, resmi dairelerde çalıştırılmamaları,


2. Pazar tatilinin eskisi gibi cumaya çevrilmesi,


3. Lâiklik prensiplerinin kaldırılması,


4. Dini akidelerin kuvvetlendirilmesi olduğu


ve Kur’an yolunda din yolunda kanlarını, canlarını vereceklerini ve (elimize fırsat geçerse, ki bu fırsat geçecektir, yapacağımızı biz biliriz)’ şeklinde konuştukları duyulmuştur.” ( Belge no: 8)


P>


Fethiye Müftüsü: Nurcular Atatürk’ü teccal* olarak görür


Fethiye Müftüsü Mehmet Dirlik, 14 Nisan 1966’da Kaymakamlığa bir yazı gönderdi. Yazıda Fethiye’de Nurcuların Atatürk’ü “teccal” olarak gördüğü, şapka takan herkese “teccalin mikrobu” dediği belirtiliyor.


Polis arşiv belgeleri, “Çarşaf-Peçe-Peştamalla Örtünme Sorunu” başlıklı çalışma bir tespitle sonlanıyor. Yan başlıkta yazının özeti olarak “Nurculuk ve Gericilik faaliyetleri hk.” şeklinde belirtilmiş tespit sıradan bir insan tarafından değil bir din adamı tarafından yapılıyor, bir müftüden.

Fethiye Müftüsü Mehmet Dirlik imzasını taşıyan bu tespit resmi olarak Kaymakamlığa, 14 Nisan 1966 tarihinde gönderiliyor:


GERİ DÜŞÜNCELERLE İLERİ MİLLETLER SEVİYESİNE ULAŞILMAZ


“Müftülük görevini üzerime aldığım tarihten bu yana aşağı yukarı kazaya bağlı bütün köyleri dolaştım. Vatandaşlarla ve köylerdeki din adamları arkadaşlarımızla tanıştık. Hasbıhaller etti bu günki feza devrinde aya ulaşılmaya çalışıldığı bir devirde iptidai ve geri düşüncelerle memleketimizin kalkınıp ileri milletler seviyesine ulaşamayacağını ancak geri değil ileri düşüncelerle bir memleketin kalkınabileceğini ve ilerlemeye dinin engel olmadığını daha yardımcı olduğunu Hazreti Peygamber’in, ‘okumakla ilimle çalışanların ibadet etmiş insanlar kadar muteber olurlar’ sözünü hatırlatarak telkinlerde bulundum.


NURCULAR VE TECCALLAR DİYE AYRILACAKLAR


Fakat kökü taşrada bulunan ve birkaç senedir Fethiye’nin birçok köylerini kapsayan Nurcular, Müslüman dininini kabul etmediği, Mukkades kitabımızda da yeri bulunmayan bambaşka ayrı bir (hatta vatandaşı birbirinden ayıran, ikilik yaratma metodlarla başka bir din yolu takip edilmektedir ve bu durum önlenmediği takdirde bir iki sene içinde bütün Fethiye köylerini kaplıyacak, camilere devam eden hakiki Müslümanlardan bunların yollarına kapılacak, camilerimiz boy kaldığı gibi vatandaşlarımızda, Nurcular ve Teccallar adı altında ikiye ayrılıp önlenmesi çok güç bir durum olacaktır.)


BU BÜYÜK TEHLİKE ÖNLENMELİ


Namus ve şerefimle üzerime devir aldığım vazifemde noksanlık bırakıp ileride günahkâr olmamaklığım için Büyük Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Rejimi’nin bir çocuğu olarak ve bu rejime kutsal dinin her türlü baskı ve tazyikten uzak olarak salim bir şekilde gelişeceğine inanan insanlar olarak gerek dinimizin ve gerekse Büyük Atamız ve O’nun kurduğu rejimin korunması bakımından bizzat görüp müşahede ettiğim tehlikelerden birkaçını yüksek bilgilerinize arzetmeyi uygun buldum. Bu büyük tehlikenin önlenmesine ve kandırılmış cahil vatandaşların gittiği yolların yanlış olup doğru yola gitmelerinin memleket millet menfaatlarına rejimin selametine olacağının kendilerine duyurulup inandırılmasına delaletlerini dilerim.


NURCULAR ŞAPKA GİYMEZ, GİYENE SELAM VERMEZ


1. Nurcular Büyük Atatürk’e (Teccal) olarak bakarlar ve Teccal doğdu, öldü, bıraktığı mikropların temizlenmesi icap eder düşünce ve kanaatındadırlar. Ata’nın bıraktığı mikroplar şunlardır: Bütün inkilapları mikrop olmakla beraber başlıcaları şunlardır: Şapka giymek teccal icadıdır. İlkokul öğretmenleri ve münevver gençlik teccalın elemanları ve baş mikroplarıdır.


2. Mevcut kanunlarımız tamamen Teccal kanunudur. Bunların yerini şeri kanunlar almalı ve şeri kanunlara göre evlenmek icap eder diyorlar. (Hatta medeni kanuna göre yapılan nikahlı ailelerden vazgeçmişler aile hayatını terk etmişlerdir, bekarları da asla evlenmiyorlar.)


3. Cuma namazlarını camilerde diğer Müslüman vatandaşlarıyla birlikte değil kendi intihap edecekleri ve ettikleri yerde herhangi bir günde kılmaktadırlar.


4. Ramazan oruçlarını devletin resmi ilanından başka günlerde tutarlar ve Ramazan bayramı namazlarını Müslümanların kıldığı günden üç dört gün evvel kılarlar.


5. Kurbanlarını Kurban Bayramı’ndan üç dört gün evvel keserler.


6. Şapka giymezler. Teccal icadıdır diye ve böylelikle hem Nurculuklarını ispat ederler ve hem de şapka, kıyafet kanununa aykırı hareket ederler.


7. Karşılarından başı şapkalı bir vatandaş geldiği takdirde ona selam vermezler, Teccalın mikrobu derler.


8. Bugünkü rejimin dinsiz ve Teccal rejimi diye bakarlar ve devlete vergi ödememek için ancak kendi geçimlerini temin edecek kadar çalışırlar. Çünki onlara göre dinsiz hükümete vergi ödenmez ancak şeri hükümete vergi ödenirmiş.


9. Müritleri Said Nursi’yi Hazreti İsa olarak tanırlar ve İsa’nın dünya yüzünden yer yüzüne indiğini iddia ederler.


10. Şapka giymemek için saçlarını uzatırlar ve her gün sakal traşı yaparlar. Çünki müritleri her gün traş olurmuş.


GAYELERİ ATATÜRK REJİMİNİ KÖKÜNDEN YIKMAK


Gayeleri Atatürk rejimini kökünden yıkmak ve yerine kendi arzuladıkları bir rejimi kurmaktır. Bunda muvaffak olabilmek için peşinen vatan sathına yayılmak ve ikilik çıkarmak ekseriyeti aldıktan sonra arzuladıkları idareyi kurmak için teşebbüse geçmektir. Nitekim bizim Fethiyemizde durum tehlikeli bir şekil almıştır. Mesela; (Kadıköy, Çamurköy, Güneşli Köyü, Gebeler, Alaçatı, Ören ve Ceylan köylerinde Nurcular ekseriyeti almış, elemanları şehir kıyılarına yerleşmiş kolları ise bütün köylerde cahil vatandaşları kandırarak Nurcu yapmaktadırlar. Fethiye’de İsmail Dalamanlı isminde bir ayakkabı ustası ile Fethiye’nin Tuzla mevkiinde oturur, Alaçatı köyünden Mustafa Aydın ve oğlu Necati Aydın ve gene Alaçatlı Haçı Sadık Aydın ve isimlerinin tespitine imkan bulamadığım birçok Alaçatılı ve diğer köylerden müritler ve Zorlar köyünden Yusuf Tanış ismindeki şahıs baş mürit olarak merkez gözü ile baktıkları Adapazarı’ndaki ve Mehdi olarak tanıdıkları Yakup ismindeki şahısla münasebet temin ederek teşkilatlarını kuvvetlendirmektedirler.


Sevgili vatanımızın ve milletimiz ve cumhuriyet rejiminin ve bu rejimin yaratıcısı Büyük Atatürk ve O’nun inkılapları ve milletteki atatürk sevgileri için durumu tehlikeli gördüğümden önlenmesi için yüksek ittilalarınıza saygılarımla arz eder gereğinin yapılmasını dilerim.” (Belge no: 12)


* Teccal: Deccal olarak da biliniyor. Dini inanışlara göre kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacak olan yalancı ve kötü yaradılışlı kimse.


Said Nursi nereye defnedildi?


Polis arşiv belgelerinde yer alan iki önemli belge, Said Nursi’nin cesedinin Emirdağ veya Isparta’ya nakledildiğini ve Isparta Şehir Mezarlığı’na gömüldüğünü gösteriyor.


Nurculuk tarikatının lideri Said Nursi’nin cesedinin nereye gömüldüğü hâlâ tartışılıyor, bilinmiyor. Uçakla Akdeniz’e atıldığı söylentileri bile kitap konusu oldu, gazetelerin manşetlerini süsledi. Polis arşiv belgelerinde yer alan iki önemli belge, Said Nursi’nin cesedinin nakline ve tekrar defnine ait… Bu belgelerde Said Nursi’nin cesedinin Emirdağ veya Isparta’ya naklinin izin belgelerine ait Isparta Şehir Mezarlığı’na gömüldüğüne dair resmi bilgiler yer alıyor.

Daha önce kamuoyunda tartışılan bu bilgilere ait belgeler aynen şöyle:


NAKİL İZİN BELGESİ


“Zabıt Varakası


Konya İmam Hatip Okulu Fahri Arabi hocası Abdulmecit Ünlükul’a Urfa’de meftun kardeşi Saidi Nursi’nin cesedini naklikabur suretile Emirdağ veya Isparta’ya nakline müsaade olunmasına dair 4 Temmuz 1960 tarihli dilekçesi ve belediye Tabipliğinin naklin bir mahzur teşkil etmiyeceği yolundaki 11 Temmuz 1960 tarihli raporu üzerine 12 Temmuz 1960 Salı günü sabahleyin adı geçen mevtanın medfun bulundugu Mevlüt Halil dergahına gelinerek kardeşi Abdülmecit Ünlükul’un huzurunda kabir açılarak mevta çıkarılmış ve Hıfzısıhha Kanunu’nun 230.maddesine göre Sağlık Bakanlığınca hazırlanmış bulunan talimatnamenin tarifatı dairesinde ve fenni şekilde tabutlanmış ve tabut mühürlenerek kardeşi Abdülmecit Ünlükul’a teslim edilmiş olmakla işbu zabıt varakası birlikte tanzim ve imza edildi.


İmzalar: Belediye Tbp. Hikmet Öner, Sağlık Müd. Celal Ada, Emniyet Müd. Şükrü Polat, Merkez Kumandanı (burada iki harf okunmuyor ama Sv olabilir) Kd.Yb. Ferudun Ertürk, Vilayet J.Kumandanı Yb. Mustafa Gönenç, (okunmuyor ama Hazırda olabilir) Mevtanın kardeşi Abdülmecit Ünlükul.”


TEKRAR DEFİN İZNİ


“Zabıt Varakası


Konya İmam Hatip Okulu Fahri Arabi hocası Abdulmecit Ünlü kul’un Urfa’da meftun kardeşi Saidi Nursi’nin cesedini nakli kubur suretiyle Isparta’ya defnine müsaade olunmasına dair 4 Temmuz 1960 tarihli dilekçesi üzerine işbu talebi ıs’af edilerek 12 Temmuz 1960 günü Afyon’a getirilmiş bulunan mevtaya ait tabut Afyon’dan teslim alınarak Isparta’ya getirilmiş ve aynı gün akşamı kardeşi Abdulmecit Ünlükul’da hazır bulunduğu halde aşağıda imzaları bulunan şahıslar huzurunda Isparta Şehir mezarlığında ihsar edilmiş bulunan kabre defn edildigine dair işbu zabıt mahallinde tanzim ve hep birlikte imza altına alındı.


Tarih:12/7/1960.


İmzalar: Isparta Vali Muavini Bezim Ulcay, Emniyet Müdürü Zeki Vural, Vilayet Jandarma K. Zekeriya Kantekin, Merkez Kumandanı Yarday Atamer Hamdi veya Hamdi Atamer, Merkez Hukûmet ve belediye tabibi B. Rifat Ömer, Mevtanın kardeşi Abdulmecit Ünlükul.” (Belge no:10)


ÇARŞAFLA MÜCADELE KOMİTESİ VE MANTO DAĞITMA KERVANI


Dönemin Devlet Başkanı Cemal Gürsel’e Gaziantep’ten bir mektup geliyor. Mektup, 26 Aralık 1960 tarihini taşıyor. Mektubu, “Çarşafla Mücadele Komitesi” adına Türkan Gencer adında bir hanımefendi yazıyor. Bu mektupta, özellikle kadınların da örgütler kurarak Atatürk Devrimleri’ne destek verdiği ortaya çıkıyor. Üzerindeki notlardan mektubun önce 4 Ocak 1961 tarihinde Başbakanlığa, sonra 7 Ocak 1961 tarihinde de İçişleri Bakanlığı’na gönderildiğini anlıyoruz. Mektupta özetle şöyle deniliyor:


“İskenderun’da Atatürk’ün heykeline karşı girişilen tecavüzü O’nun ulu kişiliğinde temsil ettiği Türk Milletine ve Devrimlerine yöneltilmiş bayağı bir hareket olarak Gaziantep çarşafla mücadele komitesi adına nefretle lânetliyoruz.


Biz, 27 Mayıs devrimiyle yeniden açılan Atatürk Devrimlerinin yolunda yürümek, aydın yurttaşlar olarak üstümüze düşen görevleri yerine getirmek amacı ile, ekim başlarında çarşafla mücadele komitesini kurduk. Valilik makamının geniş desteğine mazhar olan komitemiz, Basın-Yayından belediyeye, Milli eğitim teşkilatından terziler derneğine kadar çeşitli kurumlarla işbirliği yaparak iki buçuk aydır çarşafla ve geri zihniyetle savaşmaktadır. Tertip ettiğimiz manto dağıtma kervanlarında tanesi 21 liradan hazırlatılan halk tipi mantolardan beş yüzü merasimle çarşaflı hanımlara giydirilmiştir. Bununla birlikte bu kadarını asla yeter görmemekte kıyafet devriminin zihniyeti içinde çarşaf davasının kökünden halledilmesi için bunun bir hukuk problemi olarak ele alınmasının uygun olacağı düşüncesindeyiz…” (Belge no:11)


Adnan Gerger-NTV

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir