Pornografik Bir Yazı Yahut Guy de Maupassant’ın Özel Hayatı

Guy de Maupassant’ın herkes gibi bir annesi fakat herkesinkinin aksine iki babası vardır. Bu cümlede sadakatsiz bir kadının kokusunu boşuna aramayın. Çünkü Guy de Maupassant’ın iki babasının oluşu gizlice buluşulan yarı karanlık bir yatak odasıyla alakalı değil.

isterseniz bu karmaşayı kahramanların üzerindeki örtüyü kaldırarak çözelim. İşte buradalar; Laura Le Poittevin, 25 yaşında, alımlı bir genç kız; bir taraftan elleriyle oynuyor, bir taraftan da zor bir geometri problemini zihinden çözmeye çalışıyormuş gibi aşağı yukarı dolaşıyor. Laura geleceğinin iç açılarını, kosinüsünü, tanjantını hesaplamaya çalışıyor. Daha düz bir söyleyişle, damat adaylarını birbirleriyle kıyaslıyor. Belki onu yakından tanırsak müstakbel bir kocada aradığı nitelikleri tahmin edebiliriz. Laura, edebiyat delisi, Shakespeare düşkünü, İtalyanca ve İngilizce biliyor, erkek kardeşi Alfred’in (şair oluşundan ötürü) hayranı ve Gustave Flaubert’in en iyi arkadaşlarından biri.
İçinizden bu kızın önüne, kel, dünya ile ilişiğini kesmiş, orta yaşlı bir yazarı cebinizden çıkarıp koymak geçiyor değil mi? Boşuna zahmet etmeyin. Laura’nın tercihi daha görsel ; kadife bakışlı fakat aptal Gustave Maupassant’ı seçiyor o.
Şimdi de örtünün altından çıkan diğer kişiliği; Gustave Maupassant’ı inceleyelim. Uzun süredir Laura’nın ardından atını hızla süren bir Kızılderili gibi koşturuyor. Laura’yla zihinsel yönden yarışamayacağını bildiği için, elindekileri bir sirk cambazının ustalığıyla sunuyor. Kadınların ilgisiz kalamadığı ilkel bir cazibesi var Gustave’ın. Gözleri sevimliliğin, hiddetin, tutkunun topraklarında gezinip duruyor. Onun bu halini alıp çerçevelerseniz, karşınıza kadınların kalplerini kaynar sulara sokan bir adam çıkacaktır. Lakin aynı adamı entelektüel bir ortama soktuğunuzda, o vahşi cazibe birden bire aptallaşıyor, zavallılaşıyor, küçülüyor. Ve kadınları “bu adamdan nasıl olup da hoşlandıklarına” dair olan fikir tartaklıyor.

Aşk tuhaf bir şeydir. Muhataplarını eşleştirirken zıt karakterleri seçer. İnsan kendinde olmayan şeye doğru sürüklenir. Laura, Gustave’ın doğallığına, basitliğine, tutkusuna, neşesine, kadınları kışkırtan cazibesine doğru sürüklenirken ; Gustave ise Laura’nın kibrine, soğukluğuna, titizliğine, asaletine ve aklına doğru sürüklendi. Her ikisi de kendilerinde asla oluşamayacak duyguların kokularıyla benliklerinden feragat ettiler.

Laura’nın kibri, aşkın ruhunu parçalamasına müsaade etmeyecek kadar kuvvetliydi. Soylu olmayan biriyle evlenemezdi. Gustave’den soy kütüğünü araştırmasını ve eğer soyluluk unvanı bulabilirse kendisiyle evleneceğini söyledi. Ve Gustave sevgilisini kendine yapıştıracak bir “de” eki bulmak için¹ atalarının havuzuna daldı. Cesetlerin hayatlarını kurcalayan bu adama ataları merhamet edip, istediği bilgiyi verdiler. Jeans-Baptiste Maupassant adında birisine 1752 yılında kralın danışman sekreteri olarak asil unvanı verilmişti. Damat adayı bunu kanıt göstererek “de” ekini alabilmek için mahkemeye başvurdu ve 9 Temmuz 1846 tarihinde istediğini aldı. Çift bu haberden dört ay sonra evlendi.
Evlilikleri başta güzelken, aşkın her şeyin görüntüsünü değiştiren valizini alıp onları terk etmesiyle çirkinleşti. Aşkın boşalttığı yeri alışkanlık iri cüssesiyle kapladı. Onun valizinin özelliği aşkın aksine her şeyi olduğu gibi göstermekti. Artık Laura’nın kibri, karamsarlığı, hakimiyetçiliği, düşünsel konulara fazla ağırlık vermesi, Gustave için büyülü değil son derece sinir bozucuydu. Evdeki bu dayanılmaz kadının verdiği sıkıntıdan, hizmetçilerle, genç kızlarla, hafifmeşrep kadınlarla ve kocalarını aldatmayı hobi haline getiren sosyete kadınlarıyla kurtuldu. Laura’nın her çeşit kadınla ve sürekli aldatılmaktan ötürü kocasıyla ettiği kavgalar, aralarındaki nefreti büyütmekten başka bir işe yaramadı. Kadın kocasını küçümsüyor, kocası ise kadını zavallı buluyordu, boşandılar.
Gustave ve Laura, biten evliliklerine baktıklarında yıkılmış bir bina gördüler. Kavgalar, şiddet, aşağılamalar, ihanet, huzursuzluk bu binayı paramparça etmişti. İnsan bu binayı kaybettiği için hüzünlenemiyordu bile. Nefret, güzel günleri hiç yaşanmamış kılmıştı. Yıkıntıların içinde parlayan iki mücevhere benzeyen oğulları Guy ve Hervé den başka, bir zamanlar mutlu olduklarına dair hiçbir belge yoktu ellerinde.
Laura her iki oğlunun da doğumunu şatoda yapmıştı. Çocuklarını alelade bir evde dünyaya getiremeyeceğini söyleyen anne için bu şatolar kiralanmıştı. Guy tam annesinin istediği çocuktu. Sanki karnındayken onun zihnine uzun parmaklarıyla şekil vermişti Laura. Çocuk annesindeki üstün akli yeteneğe ve babasındaki vahşi cazibeye sahipti. Alevli sopaları ağzına sokan sirk kahramanları gibi, dünyayı keskin taraflarıyla kalbine sokmak istiyordu. Laura hayallerini büyük oğlunun üzerine bina etmeye başladı. Onun ünlü bir yazar olacağına inanıyordu. Küçük oğlu Hervé’i ise ne zeka ne de hırs ziyaret etmişti. Laura bir anne gibi değil de bir bilim adamı gibi davranarak Hervé’i ihmal etti. Bu konuda Guy da ona destek oldu. Birlikte büyümelerine karşı Guy, Hervé’e hiçbir zaman yakın olmadı. Yıllar sonra Hervé rahatsızlanıp akıl hastanesine kaldırıldığında bile ne anne, ne de Guy onun için “gerçekten” endişelenmişlerdi. Guy sadece, bu hastalığın genetik özellik gösterip bir gün kendinde oluşabileceğinden dehşete düşmüştü; Laura ise bu hastalığın genetik bir özellik gösterip bir gün Guy’da da çıkabileceğinden endişe etmişti.

Artık ailesini bir merdiven gibi kullanıp yanına çıktığımız Guy de Maupassant’ı tanıyabiliriz. Onu tanımaya zihninizin koridorlarını görüyormuş hissini veren bakışlarından, düzgün fiziğinden, eğitiminden, memuriyet hayatından, edebî çalışmalarından başlamayacağız. Onu tanımaya kalbinden başlayacağız. Her kalp sevme yeteneğiyle yaratılmamıştır ne yazık ki. Kimi kalpler nefret etmek için, kimi korkmak için, kimi kıskanmak için insanların göğüslerinde barınır. Guy’un kalbi ise haz için yaşıyordu; aynı bir hayvan gibi.

Guy’un hayatında sevebildiği iki şey olmuştur; deniz ve ikinci babası. İkinci babası, yani Gustave Flaubert. Flaubert, Guy’un annesi Laure Le Poittevin’in çocukluk arkadaşıydı. O Guy’un edebiyat serüveninde, elindeki kandille genç yazarın önünü aydınlatan rehber olmuştur. Hem yazdığı metinleri değerlendirip onu yönlendirmede, hem de edebiyat dünyasındaki ilişkilerini kullanarak Guy’a imkanlar sağlamada, gerçek bir “baba” gibi davranmıştır. Maupassant’ın çevresindeki insanlarla ilişkilerini, bir drakulanın taze kanı emene dek karşısındaki insana sarılmasına benzetebiliriz. Kan sıcaklığını kaybettikten sonra, yani karşısındaki insandan daha fazla fayda gelmeyeceğini anladıktan sonra Guy onları terk ederdi. Bunun istisnası sadece Gustave Flaubert’tir. Guy onu gerçekten sevdi. Normal bir kişilikte – Flaubert’in uğraşlarını göz önüne alarak- bu sevgisi tabiîdir. Ama Guy normal değildi. Sevmeyi “haz” zanneden bir adamın kalbinde “muhabbet”e rastlamak, kör bir adamın zihninde gökkuşağına rastlamaya benziyor; Flaubert gökkuşağıydı.

Guy’un kalbindeki ikinci gökkuşağını tam olarak “sevgi” diye tanımlayamayız aslında. Onun denize olan düşkünlüğü, deniz kızlarının vücuduna benziyordu. Yarısı balık yarısı insan olan deniz kızları gibi, Guy da denizi hem seviyor, hem de ona haz duyuyordu. Yüzmekle güzelleşen fiziğine hayrandı, kürek çekmedeki meziyeti onu kadınlar arasında popüler kılıyordu. Ayrıca hemen hemen her deniz sefasını, bir kadınla birlikte olarak sonlandırıyordu. Guy’un gözlerinin denize ilhamla baktığını hiç zannetmiyorum. Guy denizin derinliğini değil, tadını seviyordu.

Maupassant için hayattaki en mühim şey kendisiydi. Savaşta, topçu bölüğünde savaşması gerektiğinde, bunun ölüm demek olduğunu sezen Guy, hemen bir becayiş² buldu ve bunu da övünerek çevresine anlattı.Yirmi iki yaşındayken babasıyla, kendisine yeteri kadar para göndermediği için kavgalar ediyor ama çalışmayı düşünmüyordu. Onun kadınlara bakış açısı da “ben” merkezliydi. Ve aşk, adeti üzerine “ben” diyen insanları köle olarak seçmediğinden, Guy aşık olamadı. Maupassant’a göre kadınlar, sevilmeye değil elde edilmeye layıktılar. Onun için kadın hafif, küçümsenmeyi hak eden, dünyaya erkekleri tatmin etmek için gönderilen bir canlıydı. Guy Schopenhauer’a hayrandı. Onun kadınlar hakkındaki sözleri Maupassant’ın dudağında dolaşıyordu. Schopenhauer’un “Kadının önemsiz, kurnaz, sahteci, ikiyüzlü, erkekleri egemenliği altına almak için zayıflığını ve çekiciliğini kullanan alt bir yaratık olduğu” fikri Guy’un zihninden kopya edilmişti sanki.

“İdeal kadın güçsüzlerin icadıdır. Hiçbir kadın ömür boyunca kendisine bağlanılmaya değmez.”

“Kadınları aslında sevmem. Onlar beni eğlendiriyor o kadar. Beni kendi yanlarında tutabilmek için hep kendilerini yenilemeye çabalıyorlar. Birisi bu amaçla benim yanımda hep gül taçyaprağı yiyordu.”

Guy de Maupassant

Yirmili yaşlarda dört kürekçiyi bir araya getirerek kurduğu “Gül Yaprağı” isimli klüpteki en büyük eğlenceleri fuhuştu. Seçtikleri kadınlarla hepsi birlikte oluyorlar, sonra da bu mühim işi (!) birbirlerine anlatıyorlardı. Bu kızlardan biri olan Mouche, babasının beş kürekçiden hangisi olduğunu bilmeden hamile kaldı. Mouche çocuğunu düşürdü ve ardından da buna pişman oldu. Baba adayları onu şu sözlerle teselli etti: “Üzülme sensin için ondan bir tane daha yaparız.”
Bu klüpe girebilmek için geçilmesi gereken cinsel sınavlar vardı ve bu zevk sınavları bazen ölümcül olabiliyordu.
“Büyük öykü… Moule öldü. Bakanlıktaki sandalyesinde saat üçe doğru. Şefi onu çağırtmıştı…Yapay solunum vermeye çalışsalar da boşuna… Bakanlığı bir telaştır sardı. Dernek üyeliğine girişte uyguladığımız eziyetin onun ölümüne neden olduğunu iddia edenler çıktı. Ama komisere derneğimizin dirayeti nasılmış göstereceğim. Sorgusuna “Vay canına tuhhh!” diye cevap vereceğim. Ayrıca, bu adamın bu kadar düşük kalitede olduğu hakkında bize önceden bilgi vermedikleri için ailesine dava açacağım. Öldü, öldü, öldü. Bu kısa sözcük ne kadar kötü. Yani onu artık görmeyeceğiz. Bizim Moule artık yok. Dert değil!”
Guy de Maupassant

Guy’un hazza dayalı hayat görüşü eserlerine de yansıyordu. İlk tiyatro oyunu kimi eleştirmenlerce bir yenilik, kimilerine göreyse tam bir sapıklıktı.“Gül Yaprağında Türk Evi” isimli oyunun davetiyelerinde şu cümleler yazıyordu: “Sevgili beyefendi ve dost, gösteri bu ayın 19’unda Pazartesi günü yapılacaktır. Sadece yirmi yaş üzerindeki erkekler ve kızlığını öncelikle bozdurmuş bayanlar seyirci olarak kabul edilecektir.” Oyunu seyreden yazarlardan Goncourt akşam evine döndüğünde, günlüğüne sinirden titreyen elleriyle şöyle yazdı:
“Bu akşam genç Maupassant’ın yazıp arkadaşlarıyla birlikte oynadığı “Feuille de Rose” isimli müstehcen bir piyes seyrettik. Mayolarına boya ile seksi resimler çizilmiş olan ve kadın kılığına girmiş erkekler tarafından oynanan bu gösteri gerçekten iç karartıcıydı. Aşk jimnastiğinin taklidini yaparak birbirlerini el ile yoklayan bu komedyenlere sizlerde hangi tepki oluşurdu bilmiyorum. Piyesin başlangıcında bir papaz okulu öğrencisi cüppe yıkıyor.
Sahne ortasında iri bir erkeklik organının önünde oryantal dans yapan kızlar. Hangi doğal edep eksikliğinin böyle bir oyunu seyirciye yönelttiğini kendi kendime soruyor ve tiksintimi gizlemeye çalışıyordum. Maupassant’ın babasının da gösteride hazır oluşu olağandışı bir şeydi. Flaubert gibi o da perde kapandıktan sonra şöyle dedi: “Evet, evet, bu bir yenilik”…”

Guy “haz” için, insani değerlerin bulunduğu zeminden sürekli aşağıya doğru düşüyor, düşerken de etrafa çarpan başından akan kanları şarap zannedip içiyordu. O zevkten sarhoş olduğunu sanıyordu, halbuki bir yaratık olmak üzereydi.
O kadar çok ve çeşitli sınıftan kadınla birlikte oluyordu ki, katıldığı toplantılardaki insanların en büyük eğlencesi, onun cinsel rekorlarını konuşmak olmuştu. Sonunda frengiye yakalandı. Cinselliği kutsal kabul ettiği için, hastalığını şu cümleyle ilan etti: “Frengi hastasıyım ve bundan gurur duyuyorum.”

Guy’un hayatındaki kadınları tek tek incelememiz, yıldızları tek tek ziyaret etmemize benzer. On altı yaşından, ölümüne dek pek çok kadına yatak odasını gösteren Maupassant, bu kadınlardan hiçbirini sevmedi. Guy özel hayatını, duygusuz, “pornografik” özellikler taşıyan ilişkilerle doldurdu. Aynaya bakan birinin yansımasını görmesi gibi, kadınlar da Guy’u sevmediler. Onun kadınlarının hepsini burada anmamız mümkün değil elbette ama bu hiçbirini ziyaret edemeyiz anlamına da gelmiyor.
Kontes Emmanuella Potocka “haz için yaşanlar” kabilesindendi. Guy’ı ilk gördüğü an kendi ırkından birine rastladığını anladı. Potocka gözlerinin yaptığı tespitin doğruluğundan emin olmak için Guy’a altı tane oyuncak kız bebek gönderdi. Guy hamile görüntüsü vermek için bebeklerin karınlarını eski bezlerle doldurdu ve “Hepsi bir gecede” isimli bir notla geri yolladı. Potocka yanılmamıştı.
Emmanuella tuhaf eğlenceler tertip eden biriydi. “Cesetler Şöleni” ismini verdiği bir eğlencesinde davetlilere, cinsel ilişkiden takatsiz kalıp ölen erkek rolünü canlandırtmış ve bu rolü en iyi yapana da yakutla işlenmiş bir kol saati hediye etmişti, saatte onun yaşam felsefesini anlatan şu cümle yazılıydı; Ya yaşa, ya öl! Kontes yarı çıplak erkekleri, eskrim salonunda fırçalarla birbirlerine karşı düello yaptırtmaktan, misafirlerinin cinsel iştahını kabartmaktan, onlara içkili eğlenceler düzenlemekten zevk alırdı. Potocka ve Guy’da birbirlerinde aradıkları her şey vardı. İkisi de ilişkilerine sevgiyi bulaştırmaktan hoşlanmıyordu ve ikisinin de sadakat beklentisi yoktu; felsefelerine göre bir birliktelik yaşadılar.
Potocka kendisine yönelmiş iştahlı ağızlardan mahrum olmaya dayanabilecek bir kadın değildi. Ölümü bile bu arzusuna uygun gerçekleşti. Yaşlılığı, gençliğinden intikam alır gibi sefalet içinde geçti ve cesedi iştahlı fareler tarafından didiklenmiş olarak bulundu.

Guy için her yol haz almaya çıkıyordu. İnsanların korku elbisesini giyip gezdiği bir yer altı mezarlığını dolaştığında, herkesin aksine o, haz düşüncesiyle oradan ayrıldı. Başlarında dantel başlıklar olan kafa taslarıyla, bacaklarına uzun çoraplar giydirilmiş iskeletler ona cinsel zevki hatırlattı. Vakit azdı, insanoğlu kemik haline gelmeden mümkün olduğunca çok cinselliği yaşamalıydı. Turistlerin uğrak yeri olan bu yer altı mağarasından çıktıktan sonra gördüğü antik Venüs tanrıçasının elininin mahrem yerini gizlerken ki hâli onun bu düşüncesini pekiştirdi. Kadınlar aşağılık ama gerekli yaratıklardı; “Hem saklıyor, hem gösteriyor, hem perdeliyor, hem açıyor, hem cezp ediyor hem kaytarıyor. İşte yeryüzündeki bütün kadınların durumu.”

Maupassant için avlanmak da hazza ulaştıran bir duyguydu. O ilkelliği tüm hâlleriyle seviyordu. Amour isimli öyküsünde geçen şu cümleler onun av hikâyelerinden çalınmıştı: “…donmuş ırmak üzerinde kaymadan yürüyebilmek için yünler sardığımız ayakkabılarımız gürültü yapmıyordu. Köpeklerimizin soluğundan çıkan beyaz buharı seyrediyordum. İlkel insanın bütün içgüdüleri ve duyguları, aklın ve medeniyetin ılımlaştırdığı haliyle var bende. Avı bir tutku olarak seviyorum. Kanları tüylerine akmış ve ellerime bulaşmış hayvanlar yüreğimi kasıyor.” Avcılığı için de şöyle der Guy: “Açıkmış bir hayvanın ağzı gibi açılmış olan gözlerim yeryüzünü ve gökyüzünü tarıyor. Evet dünyayı bakışlarımla yiyorum ve renkleri sindiriyorum sanki.”
Maupassant kadınların ilgisini çekebilmek için de sık sık bu zalim yönünü ortaya koyardı. Goncourt’tan dinleyelim: “(Maupassant , Seinne nehrinden çıkardığı cesetlerden söz eder) …bu cesetlerden tiksinti doğuracak sözcüklerle bahsetmesindeki amaç genç kadınların beyinlerinde yer etmekti. Bir sandalyeye oturmuş, bazen gülümseyen, bazen korkup bağıran Marie Kann, en kutsal sözlerden, çiy sözlerle bahseden ve kadınları tatmin konusunda benzeri olmadığı söylenen, omuzları güçlü bu davetliden gözlerini alamıyordu. Aslında o sıralar nazik yazar Paul Bourget ile flört ediyordu. Etretat boğasını ( Guy kastediliyor) ona tercih etmeli miydi? Bu soruyu kendi kendine soruyor ve zamana bırakıyordu. Guy ise, Marie Kann’a olan büyülü duygusal eğilimi ile, Yahudi sosyetesinden diğer bir genç bayan olan Geneviéve Straus’a olan entelektüel ilgisi arasında bölünmüş durumdaydı…”

Maupassant, Goncourt’ın bahsettiği Marie Kann’dan gerçekten de hoşlanmıştır, onun için şöyle der: “ Madame Kann, iri ve haleli gözleri, açık pembe teni, yanağındaki beni, alaycı kalkık dudakları, göğüs dekoltesi, umursamaz davranışlarıyla oturmaktadır. Bu kadının alaycı ve ölgün çekiciliğiyle, Ruslara özgü çekicilik birleşmektedir: Gözlerinde çapkın bakış, sesinde saf ahenk. Ama ben aşk peşinde bir genç olsaydım, kendisinden sadece cilvelerini beklerdim. Eğer o benim olsa, dudaklarından ölesiye öpmek isterdim. Bazen kollarını göğsünde bağlayışı, tabutun içinde kefenli bir bedeni düşündürüyor.”

“Haz için yaşayanlar” kabilesinden olup, erkeklerin hayallerini süsleyen Marie ise, yaptığı evlilikten birkaç yıl sonra bir psikiyatri kliniğinde delirerek öldü.

Maupassant’ın haz alemlerinden birini de Henrı Troyat’tan dinleyelim isterseniz:³ …“Bir gün Guy onu (Paul Bourget kast ediliyor) partönerlerinden birisiyle cinsel ilişkiye davet etti. Bir öğretim üyesi eşi olan hanım tanınmamak için yüzü örtülü olacaktı. Yüzünde bir kurt maskesiyle geldi ve hemen soyundu. Şaşkına dönen Paul Bourget kaçındı. Ortada kalan kadın Maupassant’ı çağırdı ‘gel, gel benim vahşim!’ Kadın hırsla onun üstüne atladı. Bir köşeye büzülmüş olan Disciple kitabının yazarı Paul Bourget utanarak, gerçek bir vahşi çiftleşmesine tanık oldu. Az sonra Mendés partöneriyle oraya geldi. Paul Bourget olayın devamını Goncourt’a şöyle anlattı: ‘Dördü korkunç bir içkili eğlenceye başladılar. Eğlence sonunda gözü dönen kadın yandaki odadan Maupassant’ın tabancasını kaptığı gibi iki erkeğe ateş etmeye başladı. Silahı zorla almaya çalışan Maupassant elinden yaralandı. Ve başkalarına, karısıyla ilişkide olduğu bir adamın kendisini yaraladığını söylüyordu.’”

Doğruluğu resmiyette ispatlanamasa da dedikodularla kesinleşen bir şey de Maupassant’ın Joséphine Litzelmann isimli bir kadından üç tane çocuğu oluşuydu. Maupassant ise bu çocukları asla kabul etmediği gibi anneleriyle de evliliği hiç düşünmedi. O zaten evliliği aşağılık bir kurum olarak görüyordu. Ona göre, kadının hamile kalması ise, başlı başına bir tiksinti kaynağıydı. Gebe kadın: “ hayranlıkla hayal edilen olağandışı yaratık değil, ırkını sürdürmek için doğurgan bir hayvan” oluyordu.

Zannedersem siz de benim gibi Maupassant’ın özel hayatında gezinmekten yoruldunuz. Guy hâlâ “haz” uğruna insani değerlerin bulunduğu zeminden aşağıya doğru düşüyor. Ama hiçbir şey sonsuza kadar sürmez. Maupassant birazdan yere çakılacak. Yani elimde sizi ilgilendirecek bir son bulunuyor.
“Her türlü hayvanın, her türlü alt yaratıkların, her türlü içgüdüyle duyacağı arzuları duyuyorum… Hava güzel olunca şehvetli ve gezip dolaşan yabanî hayvanların kanının damarlarımda dolaştığını hissediyorum…”
Guy de Maupassant

Fuhuş ve fuhşu daha gizemli hâle sokmak için sürekli kullanılan eter sonunda yazarın alnına silahı dayadı ve tetiğe bastı. Guy’un bedeni her yerine aynı anda bıçak sokulmuşçasına kan kaybetmeye başladı. İç organları fazladan bir yirmi yıl yaşamışçasına tükenmişlerdi. Tüm bu rahatsızlıklar Maupassant zemine çarptığı anda vuku buldu. Guy zemine çarpmış ve aklı dengesini kaybetmişti.
Başlangıçta bellek kaybı zaman zaman yazarı ziyaret ediyor ve ona sonradan pişman olacağı şeyleri yaptırıyordu. Örneğin yazar buhran halindeyken intihar etmeye çalışıyordu. Tabancayla beynini patlatmaya kalkışınca uşağı şarjörü boşalttı. İkinci intihar denemesinde tabancasına sarılması bu yüzden sonuç vermedi. O da masanın üzerinde duran mektup açacağını şah damarına sapladı. Sonra da atlamak için pencereye koştu, lakin akıllı uşak kepenkleri kapatmıştı. Maupassant pencereyi sarsarken içeriye uşağı girdi. Yüzü kan içinde olan Guy şöyle dedi : “Bak ne yaptım François. Boğazımı kestim. Bu delilik demek!”

Guy’un arada bir gelen nöbetleri, geldikleri mekanı beğenip yerleşmeye karar verince, yazar akıl hastanesine kaldırıldı. Artık Maupassant diye biri yoktu; sadece beden vardı. Guy’un hep hayal ettiği gibi; sadece bir beden…

Odasının önünden geçerseniz onun bağırışlarını duyabilirsiniz:

“Bu bina frengililerle dolu, frengilerle… Şeytan odamda dolaşıyor, şeytan… Her tarafta böcekler var, ezdikçe çoğalıyorlar, böcekler bana morfin atarak saldırıyor… Ha ha ha!Tanrı Eyfel kulesinin tepesinden dün öğleden sonra tüm Parislilere Monsieur de Maupassant’ın Tanrının ve İsa’nin oğlu olduğunu ilan etti…. François, aptal uşak, beni bir tavuk ve bir keçi ile cinsel ilişkide bulundu diye nasıl Tanrı’ya şikayet edersin…. Tüm Katoliklerin midesi yapay… Ha ha ha! Benim de bir midem var bana on bin franka mal oldu. Her yarım saatte bir yumurta yemediğim için de patladı…Giydirin beni günahlarımdan arınmayacağım, trene binip gideceğim… Tanrı aptal bir ihtiyardır… İsa annemle yattı, ben Tanrı’nın oğluyum… Sonda bana kara frengi bulaştırıyor. İşememek lazım İdrar demek mücevher demektir. Ben kibar hanımların yanına onlarla giderdim…”

Maupassant’ın ölmeden önce doktorlar tarafından koyulan son tanısı onun kendini hayvanlarla özdeşleştirdiğiydi. Amaçları sevişmek ve yemek yemek olan hayvanlarla…

Dip notlar 1- Soy isminden önce de kullanma hakkı soylulara aitti.
2- O tarihte kişiler, ücret karşılığında askere kendi yerlerine başkalarını gönder
3- Henrı Troyat, Guy de Maupassant Fransız Edebiyatının Özgür Tayı, Hece yayınları, syf:123-124

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir