PROFESÖRLER YÜRÜYOR

Profesörler Yürüyor … Ergun Göze, 1980 öncesinde böyle bir kitap yazmıştı. Şimdi yine tarih tekerrür ediyor. Dünyanın her yerinde profesörler düşünür, bizde ise sokaklarda yürür, gösteriler yapar, hatta askeri göreve çağıran pankartlar taşır. Öyle olduğu içindir ki Rodin’in meşhur “Düşünen Adam” heykeli başka ülkelerde üniversitelerin bahçesini süslerken, bizde Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinin bahçesinde yer alır.

Bir zamanlar Süleyman Demirel, “Sokaklar yürümekle aşınmaz” demişti. Evet sokaklar yürümekle aşınmaz, ama aşınan başka bir şey var: Profesörlerin ve bilimin itibarı. Herkes özel hayatında istediği gibi davranma hakkına sahiptir. Nitekim Şener Üşümezsoy gibi body yapabilirsiniz veya Asım Barut gibi boğazı boydan boya yüzerek geçebilirsiniz. Hatta bir partiye üye olup siyasi çalışma da yapabilirsiniz. Ama bu, sadece şahsınızı bağlar. Bilim adına aldığınız unvan ve cübbeleri kullanmak ise başka bir şey. Kamuoyu önünde, hele hele bilim kisvesi ile her istediğiniz yapmaya hakkınız yoktur. Çünkü araştırma ve akademik faaliyet yapma sorumluluğunuz var. Devlet bunun için size maaş veriyor. Gerçekten de halk arasında bilim adamlarına karşı ciddi bir öfke var. Geçenlerde radyoda konuşan bir vatandaş şöyle haykırıyordu: “Zaten bu ülkenin başına ne geldiyse profesörlerden geldi. 1960 İhtilali, 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde, 28 Şubat’ta hep başrolde onlar vardı”. Bu ifadelerin doğruluk payı tartışılabilir, ama halkta böyle bir intiba var. Oysa bu, bilime yapılabilecek en büyük kötülüktür. Bunu yapmaya kimin hakkı var?

Bilime, araştırmaya yeterince soğuk bakan bir toplumda yaşıyoruz. Buna rağmen, bilimin itibarını daha çok düşürecek bir hareketin içinde olmak insafla bağdaşır mı? Hele bunu vatan, millet adına, cumhuriyet ve demokrasi adına yapmak nasıl bir çelişki? Aslında bu, bal gibi bölücülüktür. Bunu tezgahlayanların 312. madde ile yargılanmaları gerekmez mi?

Eminin bilim adamlarımızın çoğu YÖK’un ve rektörlerin bu tavrından rahatsızdır. Nitekim Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tosun Terzioğlu, bu konudaki rahatsızlığını açıkça dile getirdi. Gerçek bir bilim adamından beklenen de buydu zaten. Dünya çapında tanınmış bir matematikçi olan Prof. Terzioğlu, üniversitelerin kurumsal olarak bir siyasi görüşe taraf olmaması gerektiğini söylüyor ve üniversitenin kurum içi web sitesinde şu açıklamayı yapıyor: “Üniversitelerin bir taraf gibi gösterilerek siyasi tartışmaların içine çekilmesi kimseye fayda getirmeyecektir.”

Bu arada Sabancı Üniversitesi ile Bilgi Üniversitesi’nin önceki geçen hafta yapılan Rektörler Komitesi toplantısında temsil edilmediği ortaya çıktı. Rektörler Komitesi toplantısına katılamadığını belirten Tosun Terzioğlu, basında yer alan haberlerin bazı açılardan yanlış algılandığını savunarak açıklamasında şu ifadelere yer verdi: “Üniversite öğretim elemanları YÖK Kanunu’nun 59. maddesine göre siyasi partilere üye olabilirler. Ancak rektörler, enstitü müdürleri, bölüm başkanları ve bunların yardımcıları gibi yönetici konumunda olanlar hiçbir siyasi partiye üye olamazlar. Dolayısıyla bu maddenin bir yorumu da üniversitelerin kurumsal olarak bir siyasi görüşe taraf olmamasıdır. Üniversitelerimizin bir taraf gibi gösterilerek, siyasi tartışmalar içine çekilmesi tarihimizdeki örneklerinden de görüleceği gibi kimseye fayda sağlamaz.”
Terzioğlu’nu, bu sağduyulu çıkışından dolayı tebrik etmek gerekiyor. Ama başta YÖK üyeleri ve rektörler olmak üzere, birileri bilerek veya bilmeyerek böyle bir tezgahın içine giriyorlar. Oysa “Rütbelerin en yükseği ilim rütbesidir”. Ama bunu yeterli bulmayıp başka rütbelere sığınmaya çalışanları tarih affetmeyecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir