RESİMSİZ,CİSİMSİZ ÜNVANSIZ

Birinci savunucu, “Müvekkilim suçsuzdur,” diye söze başladı ve şöyle devam etti: “Bir bardağa meşrubat konulduğunda bardakla meşrubatın rengi birbirine karışır. Bu durumda bardağı anmaksızın meşrubatın varlığından söz etmekte ne sakınca olabilir!”


İkinci savunucu, birinci savunucuya tebessüm ederek sözü devraldı: “Soğuk bir demiri ateşe atarsanız tıpkı ateşin korları gibi kızarmaya başlar, rengi ve şekli ile muhteşem bir ateş parçası haline gelir. O zaman demirin lisan-ı haliyle ‘Ben ateşim, ben ateşim!’ demesi boşuna değildir; evet ateştir o.” Üçüncü savunucu, suyla camı, demirle ateşi harmanlayıp suç kılıfını müvekkillerinin üzerinden bir harmani gibi sıyıran dostlarından sonra ne diyebilirdi ki! Bir an düşündü, sonra su ve ateşe gölgeyi ilave etti: “Bir insanın gölgesi, kendinden hâsıl oluyor. Gölge, onun bir görünüşüdür. Bu kimseyi aşırı seven, gölgeyi filân görmez. Ondan başka bir şey görmez. Gölge, o kimsenin aynıdır, diyebilir.” Hakim, birincisiyle ikincisi arasında 150, ikincisiyle üçüncüsü arasında 350 yaş fark bulunan bu üç savunucuya korku ve hayranlıkla baktı: İmam Gazzalî, Mevlânâ Celâleddin, İmam Rabbânî. Kararı verilmiş, infazı yapılmış bir davaya asırlar sonra müdahale eden bu heybetli adamlar Hallac-ı Mansur’un iade-i itibarını istiyorlardı.

Hallac-ı Mansur yürüyor beraberinde sırları. 12 yaşında doğduğu Tûr’dan Vâsıt’a Kur’an’ı hıfzetmeye, 16 yaşında Vasıt’tan Tüster’e, Sehl et-Tüsterî’nin tasavvuf okulunda yerini almaya, 20 yaşında Cüneyd’e sorular giydirmek, Amr b. Osman el-Mekkî’den cevaplar giymek için bir hırkayla beraber Basra’ya ve Bağdad’a yürüyor. “Vay ki vay kalbime ve devşirdiğine,” diyerek üç kere Mekke’ye yürüyor yüzlerce seveniyle. Horasan, Maverâünnehir, Sicistan, Kirman, Fars, Talekân, Türkistan, Maçin, Turfan ve Keşmir’e yürüyor kıvılcımlar saçarak. Tutuşanlar, ona “Sırların Hallacı” diyorlar, kendilerine “Mansûrîler.” Kıskançlara gelince, haset ateşi hep amellerinde. Oysa hallaç pamuğu gibi atıyor benliğini Mansur. Hakk’a yürüyor hür olmak için. Özgürlüğü yeniden tanımlıyor: “Kul, ubûdiyetin bütün şartlarını kendinde toplarsa, Allah’tan başkasına kul olmanın yorgunluğundan kurtularak hürriyete kavuşur.” O Rabb’iyle bir göz kırpması zamanda bile ayrılığa tahammül edemezken, siyaset meydanına kazanlar taşınıyor biteviye. Karmatîler Abbasiler’e karşı ayaklanıyorlar. Kâbe’yi talan edip, çalıyorlar Hacerülesved’i. Kıskançlara gün doğuyor. Hallac’la Karmatiler arasında hayalî köprüler kuruyorlar. Fakat yıkılınca hayalî köprüler, yeni bir köprü gerekiyor idam etmek için Hallac’ı üzerinde. Yardım ediyor onlara Hallac bir cümleyle asırları sarsacak: “Enelhak”

Sekiz yıl yatıyor hücrede Hallac. Bir gece zindanda bulamıyorlar onu. İkinci gece ne zindan var ortada ne de o. Üçüncü gece, zindan ve Mansûr yerli yerinde. Soranlara, “İlk gece O’nunlaydım, beni bulamadınız. İkinci gece, O benimleydi, ne beni ne de zindanı görebildiniz. Üçüncü gece, her şey yerli yerindeydi,” diyor. Haset ateşleri parlıyor tekrar. Bayezid-i Bistâmî’nin “Kendimi tesbih ederim, benim şanım ne büyüktür,”, Cüneyd-i Bağdâdî’nin, “Cübbemin altında Tanrı’dan başkası yoktur,” sözleri aşk sarhoşluğuna bağışlanıyor da Hallac’ın “Ben Hakkım” sözü darağacı dikiyor Dicle nehrinin başına. “Aşk namazı için abdest ancak kanla alınır,” diyen Mansur’un üzerine taşlar yağıyor aralarında bir gül. Şiblî’nin gülü “Ah!” dedirtiyor, Hallac hep suskun. Zira söylemişti söyleyeceğini: “Eğer Allah’ı tanımıyorsanız eserini tanıyınız. İşte o eser benim. Ben Hakkım; çünkü ebediyen Hak ile Hakkım!”

Aşkı haz değil elem olarak tarif eden Hallac’ın külleri Dicle nehrini kabarta dursun “Enelhak” ateşi yüzyıllardır sûfilerin sır meşalelerini yakıyor. “Ayrılık karanlıkta gelirse sana/Safa nurunun meşaleleri altında yürü!” diyor onlara Hallac. İmam Gazzalî, Abdülkadir Geylânî, Aynulkudat el-Hemedânî, Feridüddin Attar, Mevlânâ Celaleddin Rumî, Ahmed Yesevî, İbnü’l-Arabî, İmam Rabbânî ve Yunus Emre cübbelerinin yakalarını kaldırıp her asırda bir kere daha giriyorlar celseye. Şeyh Vefa, “Mansûr niçin ‘Enelhak’ dedi?” diye sorulunca, ‘Enelbatıl’ mı diyecekti!’ diye kükrüyor. Yunus Emre, sorulmadan söylüyor, “Daim ENELHAK söylersem/ Haktan cü Mansur olmuşam/ Kimdir bendi berdar eden/ Bu şehre meşhur olmuşam,” diye. Hallac mı ne diyor peki? Şunu: “Pervane uçtu, döndü, eritti kendini. Resimsiz, cisimsiz, unvansız hale geldi. Artık ne için dönecekti şekillere? Vuslattan sonra hangi hal vardı ki!”.


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir