Ruhumu nasıl tutsam da seninkine değmese

Elinde her şeyi çeken garip bir mıknatısla yürüyor. Sadece madene duyarlı olsa demirden, bakırdan, altından ve gümüşten kaçardı belki de. Oysa onun elindeki cevher ağaçları eğiyor yanından geçerken, dalgaları çekiyor sahilde yürürken, bastığı yerlerde otlar fışkırıyor, baktığı dağlardan kayalar yuvarlanıyor, bulutlar damlalarını bırakmak için onun altından geçmesini bekliyorlar, ay geceleri sokağa çıktığında buluttan sıyrılıp dünyaya öyle bir hızla koşuyor ki görenler bir göktaşı gibi yeryüzüne çakılacağını sanıp dehşete kapılıyorlar. Halbuki ayın telaşı biraz da neler olup bittiğini anlamaktan ibaret. Neler mi oluyor? Aya bırakalım sözü: Yüzüne fenerimi tuttuğumda asaletin yansıyıp alın, göz, kaş ve dudak haline dönüştüğünü gördüm. Dalgındı. Bu yüzden her şeyin uçuşup aksini üzerinde bıraktığı bir gölden,yani kendinden habersiz kendi içinde derinleşiyor, sezginin ışığıyla yol alıyordu karanlıkta. Gittiği yeri merak etmesem, kendi ışığıyla onu baş başa bırakıp yeniden bulutların arkasına dönerdim. İşte saatlerdir ulaşmak için yürüdüğü karaltı! Demir kapının keskin gıcırtısı baharın bütün yapraklarını titretirken fenerimi taşa oyulan isme çeviriyorum: Duino Şatosu!

Rilke, 1912 yılında Prenses Marie’nin davetlisi olarak Duino Şatosu’na adımını attığında 37 yaşındaydı. İlk gençlik yıllarında ailesinin sunduğu ikbal yollarından birincisini tercih etse omuzlarında apoletler olacak, ikincisini tercih etse yakası kırmızı bir cüppe giyecekti. Oysa Rilke, Duino Şatosu’na bir şair olarak geldi.Üçüncü yol ailesine isyan etmesinden değil, ruhunun isteğine boyun eğmesinden çıkmıştı önüne. Bu yüzden 16 yaşında ilk şiiri bir Viyana gazetesinde yayınlandı, 18 yaşında geçimini şairlikle temin edebileceğini ispatlamak için üst üste şiirler yazdı. 19 yaşında “Akşam” adlı şiiriyle 20 marklık bir ödül kazandı ve ilk kitabını yayınladı. Fakat o gerçek şiirin gençliğin yanıp sönen ateşinden sadır olamayacağını çok iyi biliyordu. “Ah gençken yazılan mısraların kıymeti nedir ki! Beklemeliydi. Bütün bir ömür boyu, mümkünse uzun bir ömür boyu, mana ve lezzet toplamalıydı ve sonra tamamen sonunda belki iyi on mısra yazılabilirdi. Çünkü mısralar, insanların sandıkları gibi, hisler değil (his pek erken başlar) tecrübelerdi…” Bu yüzden Rilke’nin yolu Duino Şatosu’na gelinceye dek şehirlerden, (Prag, Viyana, Münih, Floransa, Venedik, Paris, Berlin, Moskova, Kurtuba ve Kahire insanlardan, (Lou Salome, Cezanne, Rodin, Clara Westhoff, Pasternak, Tolstoy, Hölderlin, Gide, Valery) ve tecrübelerden (aile, okul, savaş, dostluk, aşk, evlilik, hastalık, buhran, yalnızlık…) geçti. Duino Şatosu’na girerken onu yalnız bir konuk olarak karşılayanlar şairin arkasındaki görünmez kafilenin farkında değillerdi.

Duino Şatosu’na şair gelmişti ama şiirin gelmesi o kadar kolay olmadı. Aylardır konuk edilen şairin kağıtları boş, kafası karmakarışıktı. Aldığı bir iş mektubu bardağı taşıran son damla olmuş, sıkıntıdan kendini dışarı atan Rilke içindekileri kusmuş gibi yaman bir fırtınanın ortasında bulmuştu kendini. Şatonun hemen dibinde başlayan uçurumdan denizin uğultusu yükseliyor, kayaları köpürdeten dalgalar nihayet şairin gemisini yükseltip bir mısranın kayasına bindiriyordu: “Kim duyar, ses etsem, beni melekler katından?” On ağıtlık büyük şiirin ilk ağıtı o gece tamamlanmış, kısa bir süre sonra da peşinden ikinci ağıt çıkagelmişti. Ancak hepsi o kadar. Yol almak güçleşince Duino kapısı aralandı ve şiirin kalan bölümleri için on koca yıl geçmesi gerekti. Kurtuba, Paris, Münih… Şiirin diğer duraklarıydı. Sonunda Rilke İsviçre’ye gitti ve Muzot Şatosu’nda büyük sancılarla tamamladı şiirini ve Prenses Marie’ye şu satırlarla verdi müjdeyi: “Varlığımın bütün örgüsü lif lif olmuş, çözülmüştü. Yemeyi içmeyi düşündüğüm yoktu. Tanrı bilir kim besledi beni! Ama artık var o! VAR! Amin.”

Rilke’yi dünya şiirinin zirvesine oturtan Duino Ağıtları’nın temel imgesi “melek”ti. Ancak şair bu meleğin Hıristiyanlıkla ilgili olmadığını özellikle vurguluyor, Ağıtlar’ın Lehçe çevirmenine şöyle yazıyordu: “Ağıtlardaki meleğin, Hıristiyanlığın meleğiyle hiçbir ilgisi yoktur; o daha çok İslam’ın meleklerine yakındır.” Rilke’nin bu sözleriyle Cebrail Aleyhisselam’ı kastettiğini düşünebiliriz. Zira son şiirlerinden “Muhammed’in Yakarması”nda “…Melekse, buyururcasına, gösteriyordu/levhasında yazılmış olanı yalvarana/gösteriyor ve istiyordu tekrar: Oku.” diyordu. Rilke, “Tanrı’yı Arayan Şair” olarak bilinse de onun Kurtuba’dan Prenses Marie’ye yazdığı şu satırları pek bilen yoktur: “Kur’an’ı okuyorum. Bana söylediklerine yer yer öylesine katılıyorum ki, içimden var gücümle haykırarak onun sesine katılmak geliyor. Orgun içindeki rüzgar gibi…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir