Ruhun vurgun yemiş dalgıcı

Dalıyor, gitgide koyulaşan, sonunda siyaha dönen bir mavinin içinde ayaklarını sallayarak ve dünya şeklinde kabarcıklar çıkararak kayboluyor gözden. Ayaklarında palet, sırtında oksijen tüpü, gözünde gözlük yok. Ama kocaman bir kalbi var bu adamın ve keşfetmek istediği o esrarengiz dünyayla arasına hiçbir yabancı cismi sokmak istemiyor. Bu yalın haliyle derinleri göze alması ciğerleriyle değil kalbiyle nefes alıp verdiği şüphesini uyandırsa da, her dalışın sonunda su yüzüne vuran morarmış bedeni bu şüpheyi ortadan kaldırıp yerine bir gerçeği koyuyor: Bu adam iflah olmaz bir avcıdır!
Ne mi avlıyor? İnsan. Evet o bir ruh avcısıdır. Bu yüzden zıpkını yok. Yeryüzünde insan ruhundan daha derin, daha esrarengiz, daha girift, daha tehlikeli bir deniz olsaydı o da paletlerini takar, oksijen tüpünü sırtlanır ve zıpkınını eline alırdı. Oysa bütün denizleri, dağları, nehirleri ve vadileri özetliyor insan. Bütün zirveleri ve uçurumları aynı anda barındırıyor. En diple en yüce arasında gidip geliyor. Her şeyin etrafında döndüğü bir merkezken her şeyin etrafında dönen bir uyduya dönüşüyor. Duyuların en hafif titreşimlerini hissedebilecekken İsrafil’in suru çalsa duymuyor. İyilikle kötülük bir halatı iki ucundan çekiştiriyorlar içinde; hüzünle neşe, dinginlikle çılgınlık, teslimiyetle isyan… İşte bu müthiş gerginlikten doğuyor o büyük çekim. Her insan bir mıknatıs. Her insan onu kendine çekiyor.

Başka bedenlerde bulduğu kendi parçaları acı veriyor ona. Fakat bu acıdan şikayetçi değil; her şeyi derinden duyabilmenin tek yolu olarak görüyor onu. Her felaketin bir kurtuluş kapısı olduğunu hissediyor. En derin bilginin en derin uçurumlarda çiçek açtığını fark ettiği günlerden beri biliyor ki varlığın en iç bölümü günlük hayatın sıradanlığı içinde kendini açığa vuramaz. Bu yüzden o insanın en karanlık köşelerinde parlayacak bir ışığın peşindedir. Bu yüzden kimsenin sınırlarını geçmeye cesaret edemediği ülkeye adımını atmakta tereddüt etmiyor: Kaç boyutlu olduğunu bilmediği ruhu. Matematik işlemlerinin sağlamasını asla yapamayacağı bir alan bu. Zira insan ne bir makine dişlisi ne bir piyano tuşu… İşte karanlıkla ışığın baltalarının savrulduğu bu sırlı âlemi tanımak için dalmak gerekiyor gitgide koyulaşan ve sonunda siyaha dönen bir mavinin içine.

Dostoyevski’nin ilk denizi bir aynaydı. En yakın insanı orada gördü. En uzak insanı da. Çocukluğu aynaya yansımamıştı. Ya da yansımıştı da el çabukluğuyla silmişti bir buğu gibi onu. Sonra anlatmadığı çocukluğunu başka çocuklara pay etmişti kağıt üstünde. Doğrusu kağıtlar en iyi dostu oldu ve en büyük düşmanı. Üzerine baskı yapıldığında deliler gibi okudu, üzeri boş bırakıldığında deliler gibi doldurdu. İlk gençlik mağarasından çıktığında yoksulluktan oyduğu bir heykel vardı elinde. Merhamet ve sevgi kaidesi üzerinde duran bu eserin adı “İnsancıklar”dı. 23 yaşında her satırını gözleriyle ıslatarak yoğurduğu bu romanı saklaması, yırtması ya da yakması işten değildi. Fakat o bu duraklarda durduğu halde hiçbirinde inmeyerek bir şaire gitti korkuyla; Nekrasov’a. İki gün iki gün müydü! Sabahın dördünde kim çalıyordu kapıyı ısrarla? Kim sarılıyordu ona Rusların kollarıyla! Sabaha kadar sabredememiş, romanı bitirir bitirmez bir şairin yapması gerekeni yaparak, rüyaların hükmettiği şehirde soluğu gerçeği kucaklayacağı evde almıştı. Nekrasov bununla yetinmemiş, ertesi gün ünlü edebiyat eleştirmeni Belinski’yle paylaşmıştı heyecanını: “Yeni bir Gogol doğuyor!” Belinski bu sözü alaycı bir gülüşle geçiştirmiş, ancak romanı okuduğunda Nekrasov’a, “Onu bana getir! Onu bana getir!” diye yalvarmıştı adeta.

Dostoyevski, mağarasından çıkıp Belinski’nin kapısının eşiğinde durdu. Eşiğin bir tarafında yoksulluk, karanlık ve yalnızlık, öbür tarafında şan, şöhret ve kalabalıklar vardı. Ve Rusya’nın en çok korkulan eleştirmeni Dostoyevski’yi eşiğin öbür tarafına çağırıyordu elindeki kağıtları sallayarak: “Acaba farkında mısın ne yaptığının! Buraya ne yazdığının farkında mısın!” Belinski sesini yükselterek devam etti sözlerine: “Bize tasvir ettiğin hakikatin büyüklüğünü ölçtün mü hiç! Bunu yirmi yaşında nasıl anlayabilirsin ki! Eriştiğin hakikate sadık kalırsan büyük bir yazar olursun!”

Dostoyevski kelimelerin insanı sarhoş edebileceğini bilse de böyle bir sarhoşluğu ilk kez yaşıyordu. Eşiği arkasında bırakıp kendini sokağa attığında zorlukla yürüyebildiğini gördü. Sevinç, heyecan, coşku, şüphe, minnet, korku ve kibir yan yana gelip bir gökkuşağı oluşturdu başının üstünde. İşte o anda ayağı yerden kesildi genç adamın. Bir köşe başında durup gökyüzüne baktı sonra bakışlarını yoldan geçen insanlara çevirip gözleriyle onları tek tek kucakladı. Sonra yedi vagonlu bir tren geçti zihninden dumanlarını savurarak: “Acaba bu kadar büyük olmam mümkün mü!” (Devam edecek)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir