Saatler Nereye Yürüyor?

Bileklerden, kulelerden, duvarlardan, yelek ceplerinden sıyrılıp, balta girmemiş ormanlara, ışık düşmemiş mağaralara, ayak basılmamış buzullara, kulaç atılmamış denizlere, çengel takılmamış dağlara doğru yola çıktı saatler. Akreplerini, yelkovanlarını, rakamlarını, dakika çizgilerini, saniye ibrelerini, zillerini, düdüklerini, zincirlerini, kayışlarını, pillerini, sarkaçlarını yüklenip soluk soluğa yürüdüler. Ne önlerine düşmüş bir kavalcı vardı şehirleri saatlerden temizlemek isteyen, ne arkalarında bıraktıkları insanların ihtiyaçları onları yerlerinde tutacak. O insanlar ki, kollarına saat taktıklarından beri zamanı zincirlediklerini düşünmüşler, parmak uçlarıyla saatleri kurmuşlar, kurgulamışlar, yıllar sonra onların kendilerini terk edeceğini hiç hesaba katmamışlardı.


İşte tıkırtılarını birleştirerek yürüyorlardı. Saat, saniye ve salise farklarını ortadan kaldırmış aynı rakamları gösteriyorlardı. Susma zamanlarında hep birlikte susuyor, alarm zamanlarında bir ağızdan bağırıyorlardı. Yürüdükleri yerlerde insanlar yoktu. Yine de yeryüzü canlılarla doluydu. İnsanlar dışında pek çok ses, hareket ve gölge vardı. Saatler şehri hatırladıkça avazları çıktığı kadar bağırıyorlar, sesleri vadilerde, ovalarda, yamaçlarda ve uçurumlarda deliler gibi yankılanıyordu. O kadar bağırdılar ki, aylarca süren kış uykusuna son veren ayılar mağaralarında kocaman gözlerini kıpırdattılar. Kaplumbağalar derin bir uykunun ardından kafalarını kabuklarından dışarı çıkardılar. Kurbağalar uzun bir geceyi sıçrayarak noktaladılar. Sincaplar, rakunlar, yarasalar ve daha birçok hayvan saatlerin ikazına kulak verdiler. Demek kış bitmiş, uyku bitmiş, gece bitmişti. İnsanın olmadığı her yerde uyanış başlamıştı.


O sırada şehirlerde, kasabalarda, köylerde insanlar uyuyordu. Saatlerinin hâlâ başuçlarında olduğunu zannediyor, kurdukları saatte uyanacaklarından emin rüyadan rüyaya geçiyor, sağa sola dönüyor, ellerini enselerinde birleştirip yastık yapıyor; kâh ayaklarını gövdelerine doğru çekerek yorgana sarılıyor, kah serbest bıraktıkları ayaklarının bir zemberek gibi boşalmasıyla yorganı tekmeliyor, kâh denizin üstünde sırt üstü yüzüyormuş gibi kendilerini çarşaflarının küçük dalgacıklarına bırakıyor, kâh yorulan sırtlarını yüz üstü yüzerek rahatlatıyorlardı. Uyumayı ne çok seviyor, uyandıran saatlerden ne kadar nefret ediyorlardı.


Çalar saatleri yapan insan eli, saatlerin bir kenarına o korkunç seslerini susturacak düğmeleri koymayı da ihmal etmedi. Uyanmayı isteyenleri düşündüğü gibi, uyanmaktan vazgeçenleri de hesap etti. Çalar saatler yokken horozlar uyandırırdı insanları, ancak onları kurmak, kurgulamak mümkün değildi. Horozlar insanların değil, şafağın işaretiyle ötmeye başlar, geceyle gündüzün sınırını ölene kadar çizmeye devam eder, o gece senin bu sabah benim yaşayıp giderlerdi. Bazen insanlar horozların çizdiği sınır taşlarını yerlerinden oynatır, sınırı geçtiğini düşünen horozları bıçakla tanıştırmaktan memnuniyet duyarlardı. Uyanmak istemeyenler gaddarlaşırdı çünkü.


***


Saati kurar


Zaman gelir, saat başucunda


Çığlıklar atar


Uykusunu dağıtmamak için


Gözleri yarı kapalı


Yerinden bile doğrulmadan


Eliyle masayı yoklar


Bir iki defa boşluğa


Sonunda saati bulur eli


Düğmesine basar


Saat susar


Adam uyur



Saati kim kurdu


Kim durdurdu


Rüyalarını kurman yetti mi


An yapmak anı.


1979


1979 yılında yazmıştı şair bu dizeleri ve henüz 19 yaşındaydı. O zamanlar yürüyen saatler yoktu ama yürüyen merdivenler vardı. Şair o günlerde yürüyen merdivenler için de şu dizeleri yazmıştı:



ince bir dere


şapkalar, atkılar, çantalar


sessizce akıp


kucaklarında paketler


dikkatle atıyorlar; ilk adımları



bir yerden tanıyorum bu adamları


biraz önce çıkmışlardı


öfkelendirip dağcıları tepede


nara attırmışlardı



öyle dost yok şimdi zirvende ateş yaksın


misafir beklemekle küçülttüğün günleri


unut!


istiyorsan gerçekten


yürüt merdivenleri



***


Aradan 26 yıl geçti. Bir sabah şair okuduğu gazetede “yürüyen saat” haberiyle karşılaştı. Çok eski bir dostla yıllar sonra karşılaşmanın heyecanıyla bu haberle kucaklaştı. Saatin adı Clocky idi. Massachussetts Institute of Technology adlı bir enstitü tarafından geliştirilmişti. Clocky, alarm kurulduğunda aktif hale gelen bir tekerlekli sisteme sahipti ve alarmı kapanıncaya kadar odada yürüyüp volta atıyordu. Alarm çaldığında masanın üzerinden atlayıp, odanın bir başka köşesine ilerleyen Clocky alarm vermeye devam ediyor, uyanan kişi el yordamıyla saati bulup alarmı kapatamıyordu.


***


Aradan yıllar yıl geçti. Bir zamanlar çalar saatini eliyle susturan şair “Yürüyen Saatler” için bu yazıyı yazdı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir