Sana ben yardım ederim!

Sandığını açıp bütün yıldızlarını dökmüştü gece. Kar taneleri gibi ağır ağır yere doğru süzüldüklerine bakılırsa birazdan dağları, ovaları ve çölleri kaplayacaklar, nehirlerle denizlere akarken, denizlerle sahillere vuracaklardı.

Çöllerde o gece kum fırtınası yerine yıldız fırtınası beklenecek, rüzgâr göz alıcı gümüş parçalarıyla göz açtırmayacaktı bu kez. Şahit, göz kapaklarını sonuna kadar açıp yıldızların yere düştüğünü görmeye çalıştıkça, rüzgâr yıldızları yeniden göğe doğru yükseltecek, tam hayal kırıklığına uğradığını sandığı anda elinden tutarak hayal kadar güzel bir gerçeğe götürecekti onu: Üzerine yıldızlar dökülen yüksek bir tepenin yamacında eliyle sakalını kavramış biri duruyordu.

Yılan sokmuş gibi acıyla kıvranıyor, “Ya Rab! Ya Rab!” diye ağlıyordu. Gözyaşlarından sorumlu tutuyor olmalı ki, bir mahkum elbisesi giydirip dünyayla konuşmaya başlıyordu: “Bana boş gurur verdin, süslü göründün. Gerçek hiç de öyle değil. O halde beni bırak, başkalarıyla uğraş! Çünkü ben seni üç kere denedim. Ömrün az, sohbetin kötü ve insanları tehlikeye atman ne kadar kolay!”

Şahit, Dırâr el-Kinânî, yamaçtaki zâhid ise Hz. Ali’ydi. “Dünya, sırtını döndü ve vedayı duyurdu; âhiret ise göründü. Bilmiş olun ki, bugün yarışa hazırlanma, yarın ise yarış günüdür. Ölümünden önce tövbe etmek isteyen kimse yok mu! O şiddetli ihtiyaç günü gelmeden kendisi için çalışacak kimse yok mu!” derken sarsılan ve sarsan Ali.

Beş yaşındayken yeryüzünün en güzel evine adım atıp hicrete kadar o mübarek evde büyüyen Ali! İlk Müslüman çocuk! Hz. Peygamber’in yardım talebine herkesin susarak karşılık verdiği bir toplulukta henüz on iki yaşındayken ayağa kalkıp, “Sana ben yardım ederim!” diyen sâdık kalp. Hz. Peygamber’le (sas) namaz kılan ilk kişi! Hicrette O’nun yatağına uzanıp düşmanlarını şaşırtan fedai! Hicretten sonra herkesin manevi bir kardeş seçtiği günlerde efendimizin (sas) kendine kardeş seçtiği güzel! Hz. Fâtıma’nın biricik eşi.

Hem damadı Peygamber’in (sas) hem sancaktarı. “Bu sancağı öyle bir adama vereceğim ki, Allah (cc) onun eliyle fethi müyesser kılacaktır. O Allah ve Rasûlünü sever, Allah ve Rasûlü de onu sever.” sözünün aslanı. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber’de Resûlullah’ın önünde yükselen kalkan! Mekke fethedildiğinde Kâbe’deki putları kıran muvahhid! Tebük Gazvesi’nde Hz. Peygamber’in (sas) Medine’ye bıraktığı vekil. “Kur’an devadır.” diyen vahiy kâtibi! Hudeybiye anlaşmasında kalemi tutan el!

Evet yıldızlı bir gecede dünyayı azarlayan Ali’ydi. Kırk bin dinar sadaka dağıttığı günlerde karnına açlıktan taş bağlayan Ali! Bir avuç hurma için elleri şişene kadar kuyudan su çeken ve Hz. Peygamber’in evine gidip kazancını paylaşan Ali! Elbisenin eskisini, kalbin yenisini makbul gören, üzerine elbise alabilmek için kılıcını satmak zorunda kalan Ali! “Bu kılıcı kim benden satın alacak? Yerden tohum bitiren Allah’a yemin ederim ki, çok kere bu kılıçla Resûlullah’ın (sas) yüzündeki üzüntüyü giderdim. Şayet giysi alacak param olsaydı kılıcımı satmazdım!” diye yükselen sesiyle, kılıcını değil belki de dünyayı satılığa çıkaran Ali! Zira ona göre dünya, aldatıcı bir yalan, şaşırtıcı bir hayal ve anlamsız bir şiirdi.

Mal yığanlar diriyken bile ölü gibilerdi. Ancak dünyaya kalbiyle tutunmayanlar görebilirlerdi bunu. Kalıcı olanı fani olanla satın alırlar, göç için hazırlık yaparlardı. “Ölüme hazırlanın; o size yakındır!” diyordu bu yüzden ve şöyle devam ediyordu sözlerine: “Kendilerine seslenildiğinde uyanan ve dünyanın onlar için yurt olmadığını bilerek onu âhiretle değiştiren bir topluluk olun!”

Hz. Ali böyle diyordu demesine ama dünya da Allah’ın Aslanı’na diş biliyor, âhirete davet edeni susturmak için kölelerine emirler veriyordu. Oklar sadaklarından, kılıçlar kınlarından çıkarılırken, mızraklar kutsalın arkasına saklanıyordu. Oysa bir hac dönüşünde Hz. Peygamber (sas) onun elinden tutup, “Ben kimin dostu isem bu da onun dostudur.

Allah’ım! Onu sevenleri sen de sev, ona düşman olanlara sen de düşman ol!” dememiş miydi! Hayber savaşından sonra “Size, kendisine tutunduğunuz takdirde sapmayacağınız birini söyleyeyim mi?” diye sorup sonra onu göstermemiş miydi?Bu Peygamber âşığı ve ilim şehrinin kapısına, vefat ettiğinde kendisini yıkamasını vasiyet etmemiş miydi!

İşte Kâinatın Efendisi (sas) Rabb’ine kavuşmuş, amcasının oğlu sevgili Ali (ra) mübarek vücudunun başındaydı. Az önce Resûlullah’ın (sas) yakın akrabalarından Hz. Abbas (ra) ve iki oğluyla, Usame b. Zeyd’in de (ra) bulunduğu yıkama görevi gözyaşlarıyla tamamlanmış, sıra Efendimiz’in kefenlenmesine gelmişti.

O kalpleri yerinden oynatan anda şunları söylemişti Ali (ra): “Annem babam sana feda olsun! Başkasının ölümüyle kesilmeyen nübüvvet, göklerin bilgileri ve haberleri senin ölümünle kesildi… Ölüm reddedilemiyor ve uzaklaştırılamıyor. Şayet sabrı emredip üzülmeyi yasaklamasaydın senin için göz pınarlarımızı kuruturduk… Bizi Rabb’inin yanında an ve bizi unutma!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir