Şarap ve nar suyu

Müezzin gözlerini açtığında herkesin gözleri kapalıydı, müezzin kapısını açtığında herkesin kapısı kapalı… Müezzin minareye tırmanırken, rüya kuyularına iniyordu herkes, müezzin şerefeye vardığında herkes derin bir soluk aldı. Müezzin elini kulağına götürmeden gözünü şehre götürdü: Bu karşılaşmadan çıkan kıvılcımlar şafak korkusu saldı kalplere ve önce gözleri sonra kapıları açmaya başladı. Müezzin denize baktı; Barbaros’un gemileri… Karaya baktı; Sinan’ın camileri, medreseleri, köprüleri… Kitaplara baktı; Matrakçı Nasuh’un limanları, kaleleri, beldeleri… Bir minber gördü ulu; üzerinde Ebussuud Efendi… Bir bahçe gördü alevli; bahçıvanları Fuzulî, Bâkî… Bir vezir gördü satranç oynayan; haritalar “Sokullu!” dedi. Müezzin biraz daha oyalanırsa ezan okuyamayacağını düşündü. O vakit Sultan ne derdi! Korkuyla saraya baktı: Sultan Süleyman da Adalet Kulesi’nden minareye bakıyordu. Müezzin heyecan ve telaşla elini kulağına götürdü. Ancak dudakları hareket etmeden önce son bir bakış fırlattı tepelere.
Müezzinin gözleri Ortaköy sırtlarına düştü. Boğaza hâkim küçük bir cennete. Ağaçların, çiçeklerin, böceklerin ve mezarların arasında lâcivertin her tonunu gören pencereler gemicilere güven veriyordu. Zira o pencerelerin arkasında Boğaz’ın dört bekçisinden biri vardı. Bütün denizciler gibi Apostol da Karadeniz’in dev dalgaları arasında bu evi hatırladı. Kurtulursa Yahya Efendi Dergâhı’na koşacak, en iyisinden bir fıçı şarap sunacaktı. Kurtuldu ve koştu. Fakat hediye şaraptı. Nasıl da unutmuştu Efendi’nin dünyasında şaraba yer olmadığını. Müritlerin kaşları çatılmıştı. Tam hırpalayacaklardı Apostol’u ki Yahya Efendi’nin sesi duyuldu: “Aman efendim neden zahmet ettiniz!”, “Açın ki fıçıyı herkesin ağzı tatlansın!” Apostol elleri titreyerek açtı fıçıyı. Müritler elleri titreyerek maşrapaları doldurdular. Bu tat, bu koku! “Şarap değil bu! Nar suyu!” O ki Yunus erik dalında üzüm yiyordu. Hayrete mahal yoktu! Rum gemici hayranlıkla süzdü Efendi’yi ve şöyle dedi: “Ey yol güneşi! Şüphesiz dinin haktır!”

Kanuni Sultan Süleyman’la aynı zaman diliminde dünyaya geldi Yahya Efendi. O Trabzon Kadısı Ömer Efendi’nin oğluydu. Süleyman, Trabzon Valisi Yavuz Sultan Selim’in. Kader bu ya, Yahya’nın annesi Afife Hanım, Süleyman’a da süt verdi. Büyüdüler. Biri bedenlere diğeri kalplere hükmetmeye hazır hale geldi. Süleyman tahta, Yahya kürsüye geçti. Süleyman emretti, Yahya öğretti. Süleyman fethetti, Yahya medreseleri bırakıp Zembilli Ali Efendi’nin penceresinden sarkıttığı zembile bir soru olarak kendini emanet etti. İlimden nasibini kalple bütünleştirdi. Ta ki dünyayı Payitaht’ta bırakıp ruhuna ıssız tepelerde bir can kafesi bulana kadar. Kendi elleriyle yaptı dergâhını. Kimseye muhtaç olmamak için ekti toprağı ve birkaç koyun edindi. Yalnız Müslümanlara değil ehl-i kitaptan tebâya da kol kanat gerdi. Boğulmakta olan papazları kurtardı kayığıyla. Sürüsünü kaybedip ağlayan Rum delikanlısı Balaban’a yemek ikram ederken, “İşte sana tereyağı, mumlu bal, taze nan (ekmek)/Dilersen yağa ban, dilersen bala ban” diyerek önce şaşırttı Balaban’ı, sonra sevindirdi bulunan sürüsünden haber ederek.

Sevgi ve şefkati kim reddedebilir! Yoksullar, hastalar kimsesizler de Yahya Efendi Dergâhı’ndaydı, gemiciler, âlimler ve devlet ricâli de… Uzun süre balık tutamayan Baba Tarık’la balığa çıkacak kadar mütevazı, Türk güreşçileri yenen Bulgar pehlivanıyla “Yenilen yenenin dinini kabul edecek” iddiasıyla güreşecek kadar onurlu, sütkardeşi Kanuni Sultan Süleyman’ın devletin ahvaline dair sorusunu “Neme gerek!” diye cevaplayacak kadar cesur, Hızır’la padişahı tanıştıracak kadar uluydu. Herkese “Âşık!” diye hitap ederek aşkı, “Hep gelenler yana yana geldi gitti dünyadan/Şimdi nevbet bana geldi döne döne yanayım” mısralarıyla ölümü hatırlatırdı. İslami ilimlerin yanı sıra astronomi, tıp ve geometriyle de uğraşan Yahya Efendi “Müderris” mahlasıyla şiirler yazıyor, belli ki her vesileyle öğretmek istiyordu. Nitekim çoban Balaban’a şu dizelerle iltifat etmişti: “Ey müderris ola gör râî (çoban) bugün bunlara sen/Enbiya zümresi hep âleme çoban geldi”

Kabrini kendi elleriyle kazan, emri hakk gelene kadar kendi mezarına okumaya devam eden Yahya Efendi, ölümü bir bayram olarak görürdü. Kaderin cilvesi bir bayram gecesi Hakk’a kavuştu ve bayram namazını müteakip Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin kıldırdığı cenaze namazından sonra defnedildi. Türbesi II. Selim tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan Yahya Efendi’ye bugün Beşiktaş Yıldız Mahallesi’ndeki “Yahya Efendi Çıkmazı” adı verilen yokuş tırmanılarak ulaşılıyor. Ölümü korkunç değil şirin gösteren bu yere götüren çıkmazdan kim bilir nerelere çıkılıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir