ŞARKI SÖYLE, KONUŞMA ARTIK!

“Şarkı söyle, konuşma artık!” Nietzsche! “Yıldız doğuramayan karanlıklar içinde” kulak kesilelim sana. Bize geceyi ve ışığı anlat. “Ah! Gece olsaydım, nasıl emerdim ışığın memelerinden!” Do-re-mi-fa-sol-la-si-do.
Atıldıkça fişekler nota çizgilerinden, kıvılcımlar saçarak dökülsün harfler. “Ah!” bir göktaşı, düşsün dipsiz karanlığımıza, “Tokluk içindeki sonsuz açlığımızı” hatırlatsın.

“Ah! Etrafımı buzlar kuşatmış. Elimi yakıyor soğuk!” dedikçe sen, sarksın posbıyıklarından buzlar. Wagner’in parmakları dokundukça tuşlara, güneşler, o “fırtına gibi uçanlar yörüngelerinde” bizim kalelerimize de uğrasın. Madem “Fısıldanan sözlerdir fırtınayı getiren,” sarıl can çekişen atın boynuna ve en alçak sesinle söyle şarkını. Çehov atla paylaşmıştı acısını “Acı”da. Sen atın acısıyla ağla. Aklınla bizi delirttin, deliliğinle uyandır!

“Şarkı söyle, konuşma artık!” Nietzsche! Dilinle düğümlüyorsun sen. Kötülüklerin içinde bir ışık gibi yanan “Üstinsan” nerede? Nerede kirli nehirleri arındıran “Deniz”? Nerede o denizin tehlikeli balıkçısı, “Bir oltadır yazılarımın her biri: Kim bilir belki de herkesten ustayımdır olta atmakta! Hiçbir şey vurmadıysa benim değil suç. Balık yoktu…” diyen! Misinalarını saklama ey “Tehlikeli belki”! Yakalayıp denize döktüğün balıklar yüzüyor su üstünde, ölü gözlerini şemsiyeler gibi açıp.

İki aç kancan gülümsüyor kurbanlarına: Apollon ve Diyonizos. Akıl ve coşku. Fakat su alıyor teknen, yalnızlık, hastalık ve acıdan yonttuğun. Avladın ya taşın içindeki heykel gibi susuyorsun. “En kaba söz bile susmaktan onurludur,” demiştin oysa.

“Şarkı söyle, konuşma artık!” Nietzsche! On dört yaşında girdiğin bahis bitti; at yanan kibrit çöplerini elinden. Ya da dört yıl sonra bırak arkadaşlarının ruhuna: “Hıristiyanlığa ve kiliseye özgürce bakabilseydik, benimsenen düşüncelere aykırı neler söyleyecektik. Fakat alışkanlıkların ve önyargıların boyunduruğundayız. Kurtulmak için bir ömre ihtiyaç var!” Deniz sonsuz fakat “kara da yok artık.” Ah alışkanlıklar; “elimizi becerikli aklımızı beceriksiz kılan.” Deli bu adam! “Avrupa gerilemekte,” diyor. “Bencillik, bayağılık ve korkaklık devri”ymiş yaşadığımız çağ.

Ona göre kötülüğü genişletmenin adını “ilerleme” koymuşlar. Halbuki bozulma Hıristiyanlıkla başlamış. “Batıyordu, Luther kurtardı yazık!” diye hayıflanıyor. “Uygarlıkla tımarhaneleri komşu yapan dünya”yı sorguluyor. “Yoksa üst varlık olmak yerine, hayvanlığa geri mi dönmek istiyor insan?” diye soruyor köprünün üstünde. “İnsan köprüsü”nde, hayvandan üstinsana uzanan.

“Şarkı söyle, konuşma artık!” Nietzsche! “Sığ olma da ne olursan ol!” diye çağırsan da derinlere, kumu seviyoruz biz. Tarihi seviyoruz, bir bilgi yığını olarak. Sen kaşlarını çatıyorsun yığınlara bakarken. “Büyük kişilerle, büyük işler incelenmezse tarih seni yutar!” diye korkutuyorsun. Bir kitap alsak elimize soru işaretiyle çekiyorsun yanına: “Bütün kitapların ötesine götürmeyen kitap da ne!” Kitap dediğin “ağır bir taş gibi yuvarlanmalı içten”.

Çılgınca yazıyorsun “Böyle Buyurdu Zerdüşt”ü çıldırtmak için okuyanları. Acıyı kanırtıp uzaklaştırmak istiyorsun kendinden. “Tanrı mı? Onu biz öldürdük. İnsanlık bugün şaşkınlık içinde, onun cenaze töreninde bulunuyor. Tanrı artık öldü, hepimiz Tanrı’nın katilleriyiz.” Söylemiştik. Konuşmamalıydın. Dinlerdik şarkı söylesen.

“Şarkı söyle, konuşma artık!” Nietzsche! Varsın mecnun saysınlar seni. Akıl hastanesindeyken kız kardeşinin tahrif ettiği kâğıtları yafta olarak assınlar boynuna. Yozlaşmaya karşı isyanına kulplar döksünler yalandan. Köle ahlakı bir kez daha vursun hakikatin boynunu. “Deccal” adlı kitabındaki “Eğer Müslümanlık, Hıristiyanlığı küçümsüyorsa bunu yapmakta binlerce kez haklıdır. Çünkü Müslümanlık insana değer verir (…) Hıristiyanlık, eski kültürün mirasını bizden çaldı.

Sonra da bizi İslam kültürünün mirasından yoksun bıraktı. Temelde bize, Grek ve Roma’dan daha yakın olan ve doğrudan duyu ve zevkimize hitap eden İspanya’nın muhteşem Magribi kültürü ayaklar altında çiğnendi. Neden? Çünkü soyluydu, çünkü kökenlerini insanca içgüdülerden alıyordu,” sözlerini aklına mı verelim deliliğine mi!

“Şarkı söyle, konuşma artık!” Nietzsche! Pencerenden gördüğün kırbaçlanan yaşlı at seni çağırıyor yanına. Hıçkırasın diye çağırıyor sarılıp boynuna. Can yükünden kurtulurken, akıl yükünden kurtarmak için seni. En kısık sesinle, fısıldaman için kulağına: “En derin acılardan doğar en derin sevinçler.”

“Şarkı söyle, konuşma artık!” Nietzsche!.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir