SATRANÇ OYNAYAN DERVİŞ

Şam. Cebel-i Sâlihiyye Hanı. Atlar “L” izi bırakıyor canlarını alırken piyonların. Leyla’nın atları mı bunlar? Filler çapraz ateş açmış, menziline giren kapaklanıyor yere.
Ebabil kuşları nerde? Vezirlerin gözleri kızıl topaçlar gibi dönüyor karelerde. İpleri Şahlar’ın elinde, ipleri şahların boynunu arıyor. Kaleler sığınmaya gelenleri mahzenlerine kapatıyorlar, ne konukseverlik. Kılıç şakırtıları, topuz vınlamaları, naralar ve çığlıklar duyulmuyor, ne derin savaş. Şahlar ağızlarını açıp bir kelime söylemiyor, bir adım atmıyorlar. Kendilerinden emin seyrediyorlar yüzlerce kareye bölünmüş meydanı, ne sükûnet! Yalnız bir iç ses Makâlât’tan çalınmış: “Ey Şah! Halk içindeyken bir saat olsun halkı kendinden uzaklaştır. Ta ki Şah dervişin ziyaretine gitti desinler. Hem öyle bir eve gidelim ki, orada Şah kimdir, derviş kim belli olmasın.”

Satranç oynayan Şah mı, derviş mi belli değil. Dokunduğu anda piyonları vezire çevirdiğine bakılırsa Şah. Şahla göz göze geldiğinde tepeden tırnağa ürperdiğine bakılırsa derviş. Kiminle mi oynuyor? O da pek belli değil. Karşısında bir Frenk delikanlısı var; ama bu Frenk delikanlısı kâh bir Konyalı oluyor haset dumanlarını savuran, kâh bir Leyla savuran saçlarını. Kâh ikiye bölünüyor Şems, kendisiyle savaşıyor. Kâh yok oluyor, hiçlikle. Sonunda mektuplarını cevapsız bıraktığı sevgilisini; Mevlânâ Hüdâvendigâr’ı çıkarıyor karşısına… Evet cevap vermedi bu can satırlarına. İyice tutuşsun diye yaptı. Kömüre dönüp kendinle yazsın diye. Ancak kendinle yazandan sadır olabilir ateşîn sözler: “Bilirsin ki yaşamamız senin elinde. Ayrılığın bitirdi bizi. Sözünde dur ey lütuf sahibi! Kusuru ört, iyilik et… Gel! Araplar, ‘Taal’ der, Farslar ‘Biyâ’ Gel demektir bunlar. İşte gel! Ey Tebrizli Şems! Gel, çabuk gel, n’olur! Dur! Hayır deme. Sana evet-hayır demek yaraşmaz. Gelmek yaraşır.”

Ve ancak kendi kömürüyle yazanlar cevabı hak eder. Şam’dan gönderilen mektup bir hazine sandığı gibi titreyerek açılır Konya’da. Mücevherler avuçlanıp tekrar tekrar bırakılır sandığa. Dil aciz kalır da, coşkuyla kaleme sarılınır: “Yürüyün ey erler, cananı getirin/ Bizden kaçan o müstesnayı getirin” Erlerin başında oğlu vardır Mevlânâ’nın: Sultan Veled. Yanlarında bir mektup ve kızıl altınlar. Günlerce nefes nefese koştururlar atlarını Şam’a doğru. Güneşin Cebel-i Salihiyye Hanı’nda olduğunu. Duyar duymaz yanarlar. Öyle yanarlar ki atları yıldız olup kayar Şam semalarından bu sırlı hana. İşte Şems’leri Frenk delikanlısıyla satranç oynamakta. Bir hamle yapmasından korkarak ağır ağır yanaşırlar Şems’in yanına. Şems hiç oralı olmaz, devam eder oyuna belli belirsiz bir gülümsemeyle. Belli ki sembollerle konuşulacaktır. Ne demişse Hüdâvendigar o yapılacaktır. Bir çift ayakkabının içi kızıl altınlarla doldurulup Anadolu’ya çevrilecektir yönü. Göğüsten çıkartılan mektup, kutsal bir emanet gibi saygıyla uzatılacaktır. Zarf daha eline değer değmez Şems’in, köpükler çıkartarak dolduracaktır meydanı lavdan cümleler; filleri, kaleleri, atları, piyonları ve vezirleri önüne katıp sürükleyerek Şah diyecektir: “Siz buradan ayrıldıktan sonra, mumun baldan ayrılması gibi, ben de lezzetten ayrı düştüm. Baldan tatlı sohbetinizden mahrum kalınca ateşle teselli buluyorum. Cemalinizin yokluğuyla cismimiz, viran. Canımız ise baykuş gibi viranede. Artık, dizgini; bu tarafa çeviriniz. Neşe ve eğlence şeytan gibi taşlanıp sürüldü buradan…”

Ne hasetçilerin pişmanlığı ve özrü ikna edebilecektir onu, ne Sultan Veled’le gelen yirmi atlının taşıdıkları. İçi altın dolu ayakkabılar işaret etse de Diyar-ı Rum’u, gelecekse Hüdâvendigar için gelecek, Şems bu. “Bizi altın ve gümüş satın alamaz. Daveti kâfidir Muhammed yürekli Mevlânâ’mızın. Onun sözünü çiğnemek ne mümkün!” diyerek dağıtacaktır yoksullara neyi varsa. Hazırlıkları bitince Sultan Veled’in atını yanında bulacak, binek taşından yükselince atın sırtına, yollar sıraya girecektir, gece ve gündüz başlayacak. Nihayet Şems, Mevlânâ’nın kokusunu duyacak. Şems’in kokusu Mevlânâ’ya ulaşacak sonunda. Kafile Konya yakınlarında çekecek dizginleri, “Dur!” diyecek. Zincirli Han özgür ruhlara açacak kapılarını. Ve Sultan Veled atlılardan birini babasına gönderecek müjdeci olarak. Mevlânâ mı? O yanında ne varsa müjdeciye bağışlayıp haykıracak:

“Yollara sular dökün
Bahçelere müjdeler verin.
Bahar kokuları geliyor.
O geliyor, o!
Ay parçamız, canımız, yârimiz geliyor.
Yol verin, açılın, savulun,
Beri durun, beri!
Yüzü apaydınlık, ak pak
Bastığı yerleri aydınlatarak,
O geliyor, o!”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir