ŞEHRİN İLACI

Şehirler de hastalanır. Ateşleri yükselir, titrer ve uykusuz kalırlar. Nefes darlıkları vardır oksijen çadırlarını söken.
Tansiyonları vardır fırladıkça ağrılar yağdıran köprülere, düştükçe kulelerin başını döndüren. Damarları da tıkanır şehirlerin, kalp krizi geçirirler.
Müzmin yorgunlukları vardır geçmek bilmeyen. Hiçbir şeyden korkmazlar felç olmaktan korktukları kadar. Bazen ayaklarından birini kaybetseler de, koltuk değneklerinden medet umarlar. Bazen kaçıp gitmek isterler bunalıp kalabalıktan. Fakat “Bir çöl şehir olduktan sonra çöl olarak dönmez bize” bilirler.
Her şehir cüzamlıdır biraz, parça parça kaybolur. Hastanelere kabul edilmezler, hekim bulmaları zordur. Nöbetçi eczaneler satmaz ilaçlarını. Kalplerine dayanan kulakları sağır ederler.

Suçlulara yataklık etmekten aldıkları binlerce mahkûmiyet, konulacak hapishane bulunamadığı için hep ertelenmiştir. Yalnız surları yıkılmamış, zamanaşımından beraat etmişlerdir. Fakat yine de çare arar insanlar şehirlerine. Yollarında kimlerin yürüdüğüyle değil taşıyla toprağıyla ilgilenirler. Ateş isterler, su isterler, ışık isterler… 1250 yıl önce de dilekçe yazılır yöneticilere. Adı mektup olsa da dilekler değişmez: “Şehrimiz iyice harap oldu. Eğer Emîrü’l-Mü’minîn lutfedip bir parça mal ve para gönderirlerse, şehri mamur kılacaklardır.” Emir, mektubu okur, düşünür, kamış kalemini mürekkebe batırır ve harap şehrin eşrafına şu satırları yazar: “Yazdıklarınızdan şehrinizin ne durumda olduğunu anladım. Şimdi hemen şehrinizi adalet suruyla çevirin! Yollarınızı zulümden arındırın! Şehrin ilacı budur, vesselam…”

Hekim, Hz. Ömer(ra)’in torunlarından Ömer bin Abdülaziz’dir. Reçeteyi yedinci Emevî halifesi olarak yazmıştır. Adaletinden dolayı II. Ömer olarak da bilinen bu halifeyi tarihçiler Râşid Halifeler’in mânevî dairesine dahil eder, Emevî Hanedanı’ndaki tefessüh yüzünden Firavun sarayındaki bir mümine benzetirler onu. Ömer bin Abdülaziz, iki sene beş ay süren emirliği sırasında hep yazdığı bu reçeteyi uygulamış, hükmettiği toprakları adalet suruyla çevirirken, şehirlerin yollarını zulümden arındırmıştır. Nasıl mı? Önce ağır sorumluluğunu ailesine hatırlatarak. Bakın, halife olur olmaz ne diyor eşi Fâtıma’ya: “Boynundaki değerli mücevheri devlet hazinesine bağışlamanı istiyorum.

Zira ben, seni, beni ve o mücevheri aynı evde görmekten hoşlanmıyorum.” Nasıl mı tepki veriyor mücevher sahibi? Şöyle: “Ben ne yapayım o mücevheri! Yüzlercesini seninle değişmem!” Ve bakın nasıl bir konuşma geçiyor Ebu Cafer’le halifenin oğlu arasında:

– Baban halife olmadan önce ne kadar geliri vardı?
– Kırk bin dinar civarında.
– Peki vefat ettiğinde neydi geliri?
– Dört yüz dinar kadar. Yaşasaydı daha da azalacaktı.

Sonra arkadaşlarını belirleyerek devam etti yoluna. Adalete yönlendiren, hayırlı işlere omuz veren, yoksulları dikkate alan, dedikodu yapmayan, güvenilir ve sözünde duran kimselerdi onlar, riyakârlar değil. Bakın paraların üzerine “Ömer vefayı ve adaleti emreder” cümlesini basanlara nasıl kükrüyor müminlerin emîri: “Silin bu yazıyı! Şöyle yazın: ‘Allah vefayı ve adaleti emreder.’ Ve nasıl çeviriyor yüzünü “İnci, güzel yüzleri süslemeye kalktığında/Yüzün güzelliği inciye süs olur” mısralarıyla halifeliğini yücelten dalkavuktan. Zira onun şaşırtacak değil, yol gösterecek kimselere ihtiyacı var. Halkının tek bir adamın aklına bağlı kalmasını istemiyor. Çünkü ona göre “Bir adamın aklıyla yaşamaya başlarsak, onun zanlarına kapılmamız da er geç kaçınılmaz olur.” Bu müthiş tespitiyle toplumun bireye kurban edilmesine karşı çıkan Ömer bin Abdülaziz, bireyin de topluma kurban edilmesine razı olmuyor. Zaferden bahsedip, “Hiç Müslüman öldü mü?” sorusunu “Sadece bir adamcağız öldü!” şeklinde cevaplayan komutanını azlediyor ateşten sözleriyle: “Bir adamcağız ha! Bu ikidir oluyor. Bana koyun, inek ve ganimetle geliyor, fakat bir müminin öldüğünü söylemiyorsunuz! Yaşadığım sürece kumandan ve vali olamayacaksınız!”

Çıkar putunu kırıyor Ömer bin Abdülaziz. Sipariş ettiği balın devlete ait bir binekle kendisine getirildiğini öğrendiğinde “Balı bize haram ettin!” diye çıkışıyor arkadaşına ve satılıp gelirinin hazineye konulmasını emrediyor. Hem adaletten yalnız insanlar değil, hayvanlar da nasipleniyorlar onun zamanında. Kendisine günde bir dirhem gelir getiren katırından iki dirhem kazandığını öğrendiğinde çok çalıştırıldığını düşünüp kızıyor hizmetçisine ve üç gün dinlendirilmesini istiyor hayvanın. Zira hesap verilecek bir âlemi asla aklından çıkarmıyor o. “Ya cennete ya cehenneme gidilecek, üçüncü bir yer yok!” diye ağlıyor eşi ve çocuklarıyla. Bir cuma minberde hutbe okurken “Kıyamet günü doğru terazileri kurarız; hiçbir kimse hiçbir haksızlığa uğratılmaz. Hardal tanesi kadar olsa bile, yapılanı ortaya koyarız. Hesap gören olarak biz yeteriz.” (Enbiya, 47) âyetini okuduğunda ürpererek yere yığılıyor, bayılıp.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir