Şemdinli’deki “Tutsi”ler

Şu ana kadar her şey bir varsayımdan ibaret. Ve şu ana kadar tartışılan en berbat varsayım Türkiye’nin üzerine bir karabasan gibi çöktü.

Devletten maaş alan, devletin meşrû şiddet kullanma ayrıcalığını hukuk çerçevesinde icra etmek için eline silah ve yetki verilen bazı güvenlik görevlilerinin şiddet eylemlerine giriştikleri, hatta cinayet işledikleri iddiası ciddîye alınması gereken spekülasyonlar eşliğinde tartışılıyor. TBMM, varsayımın vahametiyle mütenasip bir inisiyatif kullanarak, bu olayı gündemine alıyor. “Devletin güvenlik görevlileri, terör eylemine girişti mi?” Böyle bir iddianın varit olması bir yana bu sorunun telaffuz edilmesi bile, devlet ve toplum hayatını mümkün kılan asgari müştereklerin sarsıntıya uğradığını gösterir. Bu soru sorulduğu an, hele kuşkular ortalıkta “ciddî” bir edayla dolaşmaya başladığı an; bu sorunun muhatabı olan herkesin elindeki yetkilerden, makamlardan uzaklaştırılması gerekir. Ordumuz, Ruanda’da mensupları iktidardaki kabileden oluşan orduya benzemediğine; bu ordu mensuplarının vatan ve millet bağlılığı kabile vatanseverliği düzeyini aştığına; ve devletiniz bir kabile devleti gibi ilkel olmadığına göre, doğal bir refleks olarak yapılacak şey bellidir. Maşeri vicdanı tatmin edecek şekilde gerçeği açığa çıkartmak ve sorumlularını cezalandırmak.

Devlet cinayet işlerse ne olur?

Devleti, diğer benzer kurumlardan ayıran en temel nitelik, kamu düzenini sürdürmek ve haklıyı haksız karşısında, mağduru saldırgan karşısında koruyabilmek için şiddet kullanma ayrıcalığı ile donatılmış olmasıdır. Yargıyı temsil eden, bir elinde terazi, bir elinde kılıç, gözleri bağlı kadın figürü, devletin vatandaşı ile ilişkisinde gösterdiği yüzü sembolize eder. Terazi, haklı ile haksızı ayırır, kılıç müeyyidedir ve bu tartı ve cezalandırma işi ayrım gözetmemek için gözleri kapalı icra edilir. Devleti var eden, yaşatan, güçlü kılan bu görevleri usûlüne yani hukuka uygun yerine getirme yeteneğidir. Devlet pür hukuktur. Hukuk olduğu için vardır ve hukuku kadar ömrü bulunur.

Şiddet kullanma ayrıcalığı, silahlı bir gücü gerekli kılar. Devlet, kamu düzenini sürdürürken ve adaleti tevzi ederken güvenlik güçleri adı verilen bu gücü devreye sokar. Bu gücün eline verilen silahın hangi durumlarda ve şartlarda kullanılacağı en ince detayına kadar hukukla belirlenir. Çizilen sınırlar aşıldığı zaman, elinde silah bulunduranlar cezalandırılır. Bu yüzden, her devlette bütün kamu erkini hukuk sınırları içinde tutacak en ciddi iş, eline silah verilen kişilerin ve kurumların denetimidir. Bu denetimin aksadığı veya işlemediği yerlerde, elindeki silahı kendisine verilen yetki dışında kullanmaya kalkan biri veya birileri çıkarsa bütün devlet düzeni çöker. Elindeki silahı yetkileri dışında, “kendi kafasına göre” kullanmaya kalkan birinin başvuracağı ilk bahane, “kendisine verilen görevi daha iyi yapmak” türünden bir bahanedir. Kanun ve hukuk, elini kolunu bağlamakta, görevini icra etmeyi engellemektedir. Bu bağlardan kurtulup, kestirme yöntemlerle sonuca ulaştığı, yani elindeki silahı hem yargıç hem de infaz memuru olarak yoldan çıkanları doğrudan cezalandırmak için kullandığı zaman koruduğu şeyi daha iyi koruduğuna inanmaktadır.

Devleti korumakla görevli biri, devleti korumak halis niyeti ile bile olsa hukuk dışına çıktığı an, ortada korunacak bir devlet kalmaz. Hukuk dışılık devleti yok eder. Vatanın birliğini, milletin bütünlüğünü korumak niyeti ile cinayet işleyen biri, ortada bir arada tutulacak vatan ve bütünlüğünü sürdürecek millet bırakmaz. Devletin cinayet işlemesi, intiharıdır. Devlet adına cinayet işleyenlerin varlığına kastettikleri şey öncelikle devletin kendisidir. Öyleyse, ortada devlet adına cinayet işleyen, devlet adına şiddet eylemi icra eden birileri varsa, devlet öncelikle kendisini korumak amacıyla bu “vatanseverleri” kulaklarından tutup cezalandıracak ve hem kendi halkına ham de dünyaya hukukla mukayyet olma konusundaki kararlılığını gösterecektir. Kendisini hukuk dışına çıkarak korumaya kalkanlardan kendisini koruyamayan devleti hiçbir güç koruyamaz. Kendisini bu belalardan koruyamayan devlet, kendi halkını tasada, kıvançta ortak ve birlikte yaşama konusunda kararlı bir millet olarak bir arada tutamaz.

Silah, taşıyana güç verir. Silah taşıyan biri, karşılaştığı sorunların hepsini silahla çözeceğini düşünür. Sorunlarını silahla çözen biri, kendi davasının yargıcı olmuş demektir. Orman kanunlarından uzaklaşıp, medenî bir şekilde yaşamaya karar veren bir toplumun başarmak zorunda olduğu ilk şey, silahlı gücü elinde bulunduran ile silahın ne zaman kullanılacağına karar verenleri birbirinden ayırmaktır. Tetiği çekecek parmak ile tetiğin çekilmesine karar verecek kişi, mutlaka ama mutlaka farklı beyinlere sahip olmalıdır. Elinde silah bulunduran, silahın ne zaman kullanılacağına karar veriyorsa, her şeyi silahla çözeceğini düşünen ilkel bir beyin bütün toplumu yönetmeye, dolayısıyla ilkelleştirmeye başlamış demektir. Demokrasileri demokrasi yapan asgari şartlardan biri, silahlı gücün sivil idarenin emrinde olmasıdır. Bu hiyerarşi sivil iradenin üstünlüğünü sağlamak için değil; asgari bir toplum ve devlet hayatını makul ölçülerde sürdürebilmek içindir.

Ruanda olmaktan kurtaracak yol…

Şemdinli spekülasyonları doğru ise, bu söylediklerimizin örnekleri ortaya çıkacak. İddialar gerçek ise, elinde silah bulunduranlar, Türkiye’nin etnik sorununu silahla çözmeye karar veriyorlar. Daha ilk adımda, savundukları devleti, mücadele ettikleri güç ile aynı düzeye indirip, bir terör örgütüne dönüştürüyorlar. Vatandaşların birlikte yaşamak için sığınacakları devlet iktidarını ve gücünü tahrip ediyorlar. Böylelikle üzerlerindeki üniformaya ve mesleklerine ve sonuçta devletlerine ihanet ediyorlar. Ancak, bu spekülasyonlardan ihanet sonucuna varmadan önce durmamız gereken bir durak var. Türkiye’nin etnik sorununun ancak silahla çözüleceğini, bunun için illegal yöntemlerin işe yarayacağını düşünmek, buna karar vermek ve üstelik harekete geçmek için ilave olarak “aptal” olmak gerekir. Yugoslavya’nın Sırpları, Ruanda’nın orduya hakim kabilesi düzeyine ulaşan bir aptallık söz konusu olan. Kabile savaşında 600.000 kişi öldü. Sırpların öldürebildiği Boşnak sayısı ise 200.000’de kaldı. Hem Tutsilerin hem Hutuların hem de Sırpların bugün peşinden ağlanacak daha çok şeyi var. Silahı tutan el ile onun kullanılmasına karar verenin mutlaka farklı kişiler olması gereği de her şeyden önce bu tür aptallıkları önlemek içindir. Gerçekten böyle bir teşebbüste bulunanlar var ise, buna tevessül edenlerin “vatana ihanet”ten önce aptallıktan yargılanmaları gerekir. Hukukun, adaletinden güç alan bir devlet vakârı ve ciddiyetinin izini sürmeden önce aramamız gereken ama esamisi okunmayan bir “akıl” var. Bu akla sahip olmanın şartı, galiba silahtan uzak durmaktan ibaret.

Bu işlerin anlamı ve sonuçları üzerinde kafa yoranların başvurabilecekleri zengin bir laboratuvarımız var. İttihat Terakki’nin yönetimde olduğu yıllar, dönüp dönüp dersler çıkartacağımız tecrübeleri barındırıyor. Elinde silah olanların her şeye hâkim olduğu yıllardır bu yıllar. Sonuçta iş öyle bir noktaya varır ki, İttihat Terakki iktidarına karşı muhalefet yine ordu içinden Halâskâr Zabitan hareketinden gelir. Şu satırlar bu harekete hitap etmektedir: “Ordu vatanın bekçisidir, eline verilen silah, haricî düşmana karşıdır. Kuvve-i mülkiye harekâtın nazımıdır; siyaset dimağ, ordu koldur. Kol dimağa hakim olursa hem dimağ muhtel olur, hem kol mefluç olur.” (Ali Birinci, Hürriyet ve İhtilaf Fırkası, İst., 1990, s. 176) Sonuçta bu sözler işe yaramamış, koca devletin ordusu bugünün PKK’sı hükmündeki Balkan çetelerine yenik düşmüş ve Rumeli elden çıkmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti devleti ağır bir ithamla karşı karşıyadır. Yapılacak şey, şeffaf bir soruşturma ile gerçekleri ortaya çıkarmaktır. Bu ithamlar gerçek değilse, kamu vicdanı tatmin edilmeli; gerçek ise kenarından köşesinden bu işe bulaşanlar açığa çıkartılmalı ve yargılanmalıdır. Maşerî vicdanı tatmin edecek bir sonuca ulaşabilmek için, güvenlik bürokrasisinin tamamı, başta Jandarma Genel Komutanı olmak üzere, Hakkari’ye uzanan hiyerarşik zincirde yer alanların tamamı görevden alınmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bir Ruanda olmaktan kurtaracak ve Türkiye’yi parçalayacak Tutsi milliyetçiliğini mahkûm edecek çare budur. Aynı şekilde 72 milyon vatandaşı hukuka saygılı bir devletin çatısı altında tek parça halinde tutmanın başka yolu bulunmamaktadır. (turkone@gazi.edu.tr)

PROF. DR. MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir