Sen halka değil, Hakk’a bak!

Doğum yerlerini hatırlamayan ateş nehirleri, küçük bir gövdede büyük yangınlar çıkartarak akıyor, karışacak bir denizin hayaliyle deltalar oluşturup hastanın alnını yokluyorlardı.
Baygınlığın kesif dumanı içinden çıkıp gelen asık suratlı adamları gördüğünde çok korktu çocuk. Belli ki işkence yapmak üzere gelmişlerdi yanına. Çevresinde dolanıyor, ellerindeki kızgın demirleri küçük bedenine yaklaştırıp uzaklaştırıyor, sis perdesinde korkunç bir gölge oyunu oynuyorlardı. İşte o anda güzel yüzlü, güzel kokulu, heybetli bir adam peydah oldu ve asık suratlı adamları uzaklaştırdı oradan. Çocuk sevinçle sordu kurtarıcısına, “Sen kimsin?” diye. Cevap muhayyilesine sığmayacak kadar büyüktü: “Ben Yâsin Sûresi’yim. Seni kurtarmaya geldim!” Ve “Geldim” kelimesiyle birlikte ateş nehirleri dökülecek bir deniz bulup gittiler. Baygınlığın sisi dağıldı ve çocuk gözlerini açtı. Bir de ne görsün: Babası başucunda ağlayarak Yâsin okuyor.

Yalnız hasta olduğunda değil sağlıklı zamanlarında da sıra dışı vakalara şahit oluyordu çocuk. Gözkapakları kapandığında, aralandığında ve açıldığında yaşıtlarının hayalinden bile geçmeyen manzaralarla karşılaşıyor, harflerin, kelimelerin, cümlelerin canlandığını, şekillendiğini, renklendiğini fark ediyor, diğer varlıklar gibi onların da yaşayan bir topluluk olduğunu keşfediyordu. Zamanla algılarındaki bu hassasiyet daha da gelişti ve onu varlık âleminin meçhul ülkelerine taşıdı. Ona göre kâinat bir kitap, kitap ise bir kâinattı. Bu iki kitap ya da iki kâinat arasında bir de aracı vardı ki, her iki âlemin tabiatıyla donanması, her iki kitabın mütercimi olması isteniyordu ondan. Bu ağır sorumluluk insanındı, daha doğrusu “Kâmil İnsan”ın; yani tamamen uyanmış insanın.

İbn Arabî’nin çocukken açtığı pencere yaşıyla beraber büyüyor, büyüdükçe yeni hakikatlere çerçevelik yapıyordu. Sürekli genişleyen bu çerçeve, sonunda çocukluktan henüz kurtulmuş delikanlıya öyle şeyler söyletti ki, çağın mihenk taşlarından biri sözlerinin ayarına bakıp tanışmak istedi onunla. Kapıyı çalan bıyıkları terlememiş genç Muhyiddîn, kapıyı açan çağının ilim adamlarını terleten İbn Rüşd’dü. İlâhi hakikatin ancak ilham ve keşf yoluyla bilinebileceğini söyleyen delikanlıya rumuz okunu gönderdi İbn Rüşd: “Evet mi!” Cevap sorunun yankısı gibi oldu: “Evet!” İbn Rüşd’ün yüzünde memnuniyet gülümsemesi yayılırken bir set yükseliverdi önünde: “Hayır!” İbn Arabî, “evet”i “hayır”la dengeliyor, İbn Rüşd’ün “evet”le çiçeklenen kanaatlerini solduruyordu. Bunun üzerine sorusunu açtı İbn Rüşd: “Keşf ve İlâhi feyz hakkında ne düşünüyorsun? Aklın verileriyle uyuşuyor mu bu?” “Hem evet, hem hayır!” dedi İbn Arabî ve devam etti: “Evetle hayır arasında ruhlar cisimlerinden, başlar bedenlerinden uçar!” Cevap İbn Rüşd’ü şaşırtmış, evetle hayır arasında gidip gelen hakikatin gerilimiyle tepeden tırnağa ürpermişti.

Endülüs’ün dahi çocuğu İbn Arabî, yirmi yaşına geldiğinde tefsir, hadis ve fıkıh alanında söz sahibi bir sûfiydi. İlim vadisinde üç yüzden fazla âlime yolunu düşürmüşse de iki hocasının üzerindeki hakkı büyüktü: Ebû Cafer el-Ureynî ve Ebû İmran Mertelî. Hüznün kalbini işgal ettiği bir günde iki hocası, iki ayrı reçete yazmıştı ona. Ureynî, “Halka değil Hakk’a bak!” derken, Mertelî, “Kendine bak!” diyordu. İbn Arabî ayrı istikametleri gösteren bu reçeteleri nasıl bağdaştıracağını düşünürken Mertelî, “Ureynî haklı. İkimize de düşen onun sözünü dinlemektir.” demiş, Ureynî ise, “Mertelî sana yol göstermiş. Bense yoldaş göstermiştim. Sen ikimizi de dinleyerek yol ile yoldaşı bir araya getirmiş olacaksın.” diyerek iki reçeteyi birleştirmişti.

İbn Arabî, ilmi İlâhî bir lütuf olarak görüyor, insanın önünde iki yoldan başka bir seçenek olmadığını düşünüyordu: İlim ya da bilgisizlik. Öte yandan ilme tâlip olanın ona hazırlaması gerekiyordu kendini. Kalbinin aynasını parlatmadan bir İlâhi bağış olan ilmi nasıl umabilirdi! Hem Kur’ân denizine dalmak nefes isterdi. Ona göre nefesine güvenemeyenler müfessirlerin eserleriyle yetinmeli, kendi başlarına inci çıkarmaya yeltenmemeliydi. Zira Kur’ân denizi çok derindi ve ehil olmayanı soluksuz bırakabilirdi. Çocukluktan bu yana nefes açma temrinleri yapan, sırrını sezdiği her kaynakta ruhunu yıkayan İbn Arabî, bu yolda mesafe kat etmiş sâliha bir hanım olan doksan beş yaşındaki Fâtıma bint el-Müsenna’nın esrarlı hallerine ve sözlerine tanık olabilmek için bahçesinde derme çatma bir ev yapıp orada iki sene geçirmekte tereddüt etmedi. İlim için her zorluğa göğüs gerilmeliydi. Öğrenmeye öylesine vermişti ki kendini, ilim sahibi bu yaşlı kadın onun için şu sözleri sarf etmekten alamamıştı kendini: “Yanıma gelince her şeyiyle geliyor. Hiçbir şeyini dışarıda bırakmıyor. Yanımdan ayrılırken her şeyini alıp çıkıyor, hiçbir şeyini geride bırakmıyor.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir