Sensin faşist, hem de Hristiyan faşist

George W. Bush`un, Türkiye medyası tarafından her nedense “İslâmcı faşistlerle savaş halindeyiz” şeklinde tercüme edilen sözleri, bu versiyonuyla, yine sıradan bir “Bush gafı” olarak algılatılmak isteniyor.

Oysa “Gafçı Bush”un sözleri orijinalinden okunduğunda, aynen şöyle: “…this nation is at war with Islamic fascists.” (CNN, August 10, 2006, http://www.cnn.com/2006/POLITICS/08/10/washington.terror.plot/index.html?section=cnn_topstories) “Islamist fascists” demiyor, “Islamic fascists” diyor. Yani, “İslâmcı faşistlerle” değil, “İslâm faşistleriyle” veya “İslâmî faşistlerle” savaş halinde olduklarını söylüyor.


Buradaki ince ayrıntı, çok ama çok önemli. Kısacası ABD Başkanlığını işgal eden bu adam (this guy), açıkça, İslâm’a karşı savaş halinde olduklarını ilân ediyor. Türkiye’deki, “Amerika’dan çok Amerikancılar” da, nasıl kıvıracaklarını bilemiyor. Aşağı tükürseler sakal, yukarı tükürseler, bıyık! Küçük ayrıntıyı fark edemeyenler için “İslâmcı” ile “İslâmî” arasındaki farkı, çok kolay olmasa da, açıklamaya çalışalım: “İslâmî”, bilindiği ve açıkça anlaşıldığı gibi, “İslâm’a ilişkin olan”dır. Yani, İslâm inancının, kurallarının ve hayat tarzının bizzat kendisidir. “İslâmcı” ise son yıllarda türeyen bir kavram olarak, daha çok “Püriten bir İslâm anlayışına sahip, radikal siyasî hareketler yoluyla, İslâm’ın siyaseten ve hukuken tamamıyla ülkede hâkim kılınmasını isteyen kişi” anlamına gelmektedir.


Dikkat edileceği üzere, “İslâmcı” tanımlaması yapıldığında, mütedeyyin, yani dindar veya mü’min bir kişilikten çok, (muhalif) siyasî ve radikal bir kişilik akla gelmektedir. Bunun sebebi, 1950’lerden itibaren tedricî olarak Türkiye dahil bütün İslâm ülkelerine yayılan Selefî akımlardır. Bu akımın bir ucu, günümüzde, silahlı radikal Vehhâbî hareketlerine (el-Kaide gibi) kadar uzanmaktadır. “Cihad” anlayışı ile örtüştüğü için, önemli ölçüde kafa karışıklığına sebep olan bu hareket, İslâm hukuku dışında hâkim kılınan yasal (legal) ve yasal olmayan (illegal) her tür platformu kullandığı için siyaseten, skalanın değişik renklerinde var olabilir.


 Böylece, mevcut siyasî düzen ile uzlaşanları bulunabildiği gibi, silahlı devrimci hareketlere katılıp uzlaşmayanları da bulunabilmektedir. Sonuç olarak, Selefî akımlar, Türkiye’ye has bir sosyal gelişim çizgisinin ürünü değildir. Türkiye’ye dışarıdan gelmiştir ve hemen hepsi Arap kökenlidir. Bununla birlikte, Türkiye’de İslâm’ın yaşayış ve sosyo-kültürel var olma problemi yüzünden, Selefî akımlar, 1960’ların ortalarından itibaren, gittikçe büyüyen oranda taraftar bulabilmekte ve siyaseten güçlenmektedir. Buna karşılık, son yıllardaki “liberalleşme” ile birlikte, silahlı ve öteki radikal hareketlere katılımlarda, önemli bir düşme göze çarpmaktadır.


Bununla birlikte, bütün İslâmcı hareketlerde olduğu gibi, Orta Doğu’da İsrail ve ABD tarafından Müslümanlara karşı gerçekleştirilen her hareket, Türkiye’deki İslâmcı akımları da canlı tutmaktadır. Kısacası, İslâmcı (Islamist) hareketler, İslâm hukukunun tam olarak hâkim kılınmadığı, çoğunlukla laik anlayışı benimsemiş veya laik anlayışa sahip devlet başkanı ve yöneticilere sahip Müslüman devletlerde ortaya çıkmakta ve özellikle Orta Doğu’daki hassasiyetlere bu tür yöneticilerin gösterdiği tepkisizlikten güç almaktadır.


Şüphesiz, Türkiye açısından İslâmî hayat tarzının pratik olarak var olması, ancak ve ancak 500 yıldan fazla Osmanlı’da yaşandığı şekliyle var olabilmesine bağlıdır. Türkiye topraklarının yaşayış tecrübesine ve geleneğine uymayan, üstelik 1400 yıldır yaşanmış muazzam bir pratiği ve İslâm felsefesini, tasavvufu hiçe sayan, bu zaman aralığını atlayarak püriten bir şekilde, hatta zoraki olarak 1400 yıl öncesini yaşadığını zanneden bir İslâm anlayışı, Türkiye toplumuna uymamaktadır ve bu yüzden, ne kadar zorlanırsa zorlansın, benimsenememektedir.


Maalesef, İslâm’ı doğru veçhesiyle yaşamak isteyenlere karşı yürütülen acımasız baskılar, 28 Şubat süreci gibi acaip dönemler, her şekilde bu püriten ve temelsiz anlayışa doğru insanlarımızı itmektedir. Kısacası, İslâmcılık’ın, İslâm’ı büyütmediğini, İslâm’a katkı sağlayacak yerde, gerçekte ona tersine etki yaptığını, hatta geriye doğru götürdüğünü söylemek, mümkündür. Böylelikle, Bush’un gerçek düşmanı, hem de kendi ağzıyla tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır: İslâm’ın bizzat kendisi! Ortalıkta dolaşan amatör resimleri değil!


Durum böyle ise ABD’nin (ve İsrail’in) bu kadar gayret göstermesine, savaş mekanizmasını kullanmasına ne gerek var, denilecektir. Elbette, her şeye rağmen, İslâm inancı yıkılamamıştır.


İnsanlar, doğrudan kendi içlerine yönelen bu saldırının farkındadırlar ve buna doğru tepkiler vermektedirler. Bush ve Siyonist taifesinin sinirine dokunan kısım da sanırım, budur. Üstelik, düşman ilân ettikleri el-Kaide ile sanılandan ve görülenden çok daha sıkı fıkı ilişkilere sahiptirler ve açıkça, kendi “faşist” emelleri için bunları kullanmaktan hiç ama hiç çekinmemektedirler.
Kendi vatandaşlarını dahi tehlikeye atmak pahasına…


George W. Bush ve taifesini iktidara taşıyan, başında bizzat “derin” ideologları Paul Wolfowitz’in bulunduğu “Yeni Amerikan Yüzyılı” Projesi, ABD’de, muhafazakâr sağ cenahta devrim sayılabilecek bir oluşum olarak ortaya çıktı. Proje sahipleri, Clinton’ın son döneminde, bizzat Dick Cheney, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Jeb Bush (George W`nun küçük erkek kardeşi) ve Lewis “Scooter” Libby (Cheney`nin kurmay başkanı) imzasıyla yayınladıkları “manifesto”da, ABD’ni dünyanın gerçek hâkimi, yani tek süper gücü yapmak için gerekli olan dönüşümün ateşleyicisini, şöyle tanımladılar: “The process of transformation, is likely to be a long one, absent some catastrophic and catalyzing event-like a new Pearl Harbor.”

“ABD’ni gerçek bir süper –emperyal- güce) dönüştürme süreci, YENİ BİR PEARL HARBOUR benzeri felâket olayının katalizörlüğü olmadan, çok uzun sürebilir.” (Eylül 2000)


Eh, bu katalizör vazifesi gören felâket olayları, yaşanmadı mı? İkide bir temcit pilavı gibi dünyanın önüne sürülmüyor mu? İşte, Bush’a İslâm’a açık saldırı fırsatı veren son olaylar: İngiltere’de yolcu uçaklarına yönelik son saldırı girişimleri ve seyahat başta olmak üzere tüm özgürlüklere indirilen açık, faşist darbe ve sıkıyönetim! Daha ne olsun? Güvenlik, faşizmi perdeler.


George W, babasından çok şey öğrenmiştir bu konularda. Ne de olsa, 1961’den beri bu tür tezgâhların nasıl planlandığını babası gayet iyi biliyor. Küba mafyası ile ilişkiler, bugün global Arap mafyası ile ilişkilere doğru genişlemiş durumda. Şüphesiz, Cheney de George W’ın babası tarafından iyi yetiştirildi ve pratik ilişkileri gayet iyi yürütüyor. Bugün George W’dan bile daha dokunulmaz ve çok iyi korunan bir adam Cheney. İşin tuhaf tarafı, “faşistler” gibi sol söylemden kotarılmış bir kavramın, George W’ın diline dolanması. Acaba bunu neden Sovyet sonrası döneme sakladılar?


Hakikaten bu bir sır!


13 Ağustos 2006


http://www.iksyayinlari.com


 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir