Şeriat gelse hayat aynen devam eder

Türkiye’nin en başarılı röportajcılarından biri olan Nuriye Akman, yeni romanı ’Örtü’yle gündeme gelince, biz de onun örtülerini aralamaya karar verdik. Türban tartışmasından şeriata, modern kadın-muhafazakar kadın tartışmalarından dönekliğe uzanan düşünceleri, erkeklere bakışı ve hayat felsefesindeki değişimle, dolu dolu bir Nuriye Akman portresi karşınızda

Kitabınızdaki ’Sonra muzaffer bir edayla gerinerek keşfedilmeyi bekledi. Gizleyendi, görülmek istedi’ cümlesi bana sizi hatırlattı. ’32 yaşında tanınmaya başladım, içimde hep bir geç kalmışlık hissi vardı’ demiş biri olarak içinizdeki cevherin görülmesine, ’keşfedilme’ye çabalayan bir yanınız olduğunu düşünüyorum…

Başlangıçta öyleydi ama yaşınız ilerledikçe ve örtüyü kaldırdığınızı zannettikçe bütün o kelimelerin kapatıcı olduğunu, varlığınızın aldatıcı bir örtüden ibaret olduğunu sezmeye başlıyorsunuz. Bu, birikimle, iç sesinizi dinlemekle gelen bir şey; kelimelere döktüğünüzde açıklayıcı olmuyor. O yüzden örtü konuşulması çok zor bir şey. Bir şey anlatmaya çalışıyoruz ama anlattıkça da örtülüyoruz. Çünkü kelimeler sınırlı. Mevlana’dan bu alıntıyı kitabın içine koymam boşa değil. Yaşanan her an diğerinin üstünü örtüyor. Siz, bir an önceki siz değilsiniz. Bu anlamda örtüyü çok yoğun olarak hissediyorum. Ama görünmeyen bir şeyi görünür kılmak da hem saçma, hem zor, hem anlamsız hem de kaçınılmaz.

Bir o kadar da zevkli belki de

Zevkini bilmiyorum ama hikmet arttıkça ariflerin ağızlarına birer fermuar geçirilirmiş. Çok bilen, çok konuşmaz. Onun için bu röportajları hem işin doğası gereği, okurla buluşmak adına, hem de modern yaşamın doğası gereği yapmak lazım. Ama bir yandan da bu acı verici bir şey. Konuştukça batıyorsunuz. Gizem kayboluyor.

Ama hayatınızı ’konuştukça batanları’ göstererek kazanıyorsunuz. Doğru değil mi?

(gülüyor) İşte bak, gerçek dediğin böyle bir şey. Nereden baktığına bağlı. Her an bir fotoğraf çekiyorsun. Yeter ki şunu bil. O çektiğin fotoğraf, bunu ister kamerayla yap, ister kelimelerle, sadece o küçük anın fotoğrafı. Gerçeğin tamamına erişmek ise mümkün değil. KATMAN KATMAN BİR KİTAP

Bu kitabı neden yazdınız?

Bunun tek bir cevabı olamaz. İçten bir zorlama. Bir kelimenin peşine düşersiniz Niye bu gülü seviyorsun demek gibi bir şey. Bunun cevabı yoktur. Görev gelir sana. Bir kelimenin baskısını içinde, kalbinde hissedersin. Bir insana aşık olmak gibi bir şeydir bu; o kelimeye aşık olursun.

Bu sefer nasıl bir örtüyü kaldırmaya çalıştınız?

Burada bir sürü örtü var. Katman katman bir kitap bu.

Yüzeyde tesettür kavramını işliyorsunuz kitapta İslami kesimde birtakım baskılara maruz kalan türbanlı kadınların yaşadıkları ikilemler var.

O başlangıç noktası, birinci katman, merdivenin ilk basamağı.

İkinci basamakta ne var?

İkinci basamağı okuyucu kendi bilgisiyle, birikimiyle, tecrübesiyle çözecek. Ben şu var, bu var dersem çok çirkin olur. Onu bazı yazarlar yapıyorlar. Hem kitaplarını yazıyorlar, hem de ondan sonra anlatıyorlar. Asla bu tuzağa düşmek istemem. Bunu yapmak, okura saygısızlıktır. Kaç basamak çıkacağına okur karar verir. İsteyen gerilim romanı olarak algılar, isteyen aşk romanı olarak görür, isteyen sadece tesettürün romanı, isteyen tasavvufun romanı, isteyen de cinayet der. Ne derse desin. Umurumda değil.

MODERN KADIN KİMDİR?

Erkekler dünyası olarak algılanan bir dünyada yaşıyoruz. Ve birtakım ideolojiler, kadınları bazı kalıplara yerleştirerek cinsiyetler üzerinden savaşıyor. Modern kadın-muhafazakar kadın ayrımı da bunun bir parçası. Siz kendi hayatınızda, kadın olduğunuz için kategorilere sokulduğunuzu hissettiniz mi?

Yok, hissetmem. Sen kendi kendini sokarsın buna.

Siz güçlü bir kadın olabilirsiniz. Böyle hisseden kadınlara ne yapmalarını tavsiye edersiniz?

Bu konuda bir tavsiyede bulunulamaz ki. Herkes geçmişiyle, fiziksel ve duygusal yapısıyla biriciktir. Hiç kimse ötekine bir şey diyemez. Hayat tek kişilik bir oyundur. Sen tek başınasın. Senin hayatında ben bir figüranım şu anda, sen de benim hayatımın figüranısın. Cevapları kendin bulacaksın.

Başrolde kim var?

Başrol belli. Söylemeye gerek yok.

Siz kendinizi modern bir kadın olarak tanımlar mısınız?

Benim böyle sıfatlara ihtiyacım yok. Modern kadın olmak beni yüceltmez. Muhafazakar kadınım demek de yüceltmez. Mümkün olduğu kadar sıfatlardan arınmak lazım. Her sıfat üstüne yeni bir örtü serer. Zaten kendin bir örtüsün, bir gölgesin, bir gizemsin. İnsan kılığında dolaşan bir ruhsun. Üstüne ben modernim, ben anayım, ben gazeteciyim demen gerekmiyor. Sen hiçbir şey değilsin. Ama ’hiç’sin demek istemiyorum. Sen bütün bunların dışında başka bir şeysin.

Ali Bulaç’ın ’Modern kadın kolay ulaşılabilir ve ucuz’ lafına ne diyorsunuz?

Hiç girmem öyle şeye. Benim konularım değil bunlar. Başkalarının yarattığı fırtınalarda boğulmak istemiyorum. Bana ne kardeşim!

DÖNEKLİK KELİMESİNİ ONAYLAMIYORUM

Kitabınızın ana karakteri olan kadın kendi tarikat şeyhine artık inanmadığı noktada ondan uzaklaşmaya başlıyor. Ondan uzaklaşırken, kendi hayatına yaklaşıyor. Ait olduğu bir rolden bambaşka birine geçiyor. Başı kapalıyken, başı açık biri oluyor. Bizim toplumumuzda bu durum, anında ’döneklik’ olarak algılanır. Siz de öyle algılıyor musunuz?

Asla, olur mu? Bir anne, evladı ne yaparsa yapsın, ona kötü davranabilir mi? Ben onu seviyorum. ’O benim’ yani. Ha, hiçbir şey benim değil, o ayrı. Ama burada mecburen öyle. O benim kahramanım, ben onu sevmişim, hissetmişim, onun gerçek hayattaki serüvenini takip etmişim. O tanınmasın diye onu bin bir şekle sokmuşum. Nasıl ona böyle bir şey söylerim? Döneklik-möneklik, bunlar hayatı çok harc-ı alem kelimeler. Sana göre dönek, öbürüne göre değil. Hepimiz saydam hale geçiyoruz. Kendi hayatlarımızda da halden hale geçişler var. Her an bir kaptan bir kaba boşalıyoruz. O yüzden, lütfen kendi hallerinizle ilgilenin ya!

Madem hayatta değişimler yaşamanın bir hak olduğunu düşünüyorsunuz, İslami kesimdeki bazı erkeklerin bu değişimi yaşamak isteyen kadınlara uyguladığı baskıyı faşizan bir tavır olarak değerlendirir misiniz?

İlk bakışta değerlendirebiliriz tabii. Eğer o baskıyı uygulayan kişiler de durup ’Ben neyim, kadınıma vesayet edebilir miyim?’ diye sorsalar, kendi örtülerinin katmanlarını bir aralamaya çalışsalar, böyle faşizan tavırlara ne zamanları kalır, ne mecalleri… İnsan önce kendisini adam edecek. Kendi nefsini Müslüman edecek önce. Sen ne cesaretle, tamam nefsimi Müslüman ettim, şimdi de başkalarını Müslüman edeyim dersin? Hiçbir şey yapamazsın. Sana ne?

ÖNCE KENDİNİ ADAM EDECEKSİN

İsmet Özel, yaptığınız röportajda ’kadınım benim kölem olmalı’ demişti mesela.

Nasıl bir nefis kabarıklığı, değil mi? İşte o da onun İslamı. Kişilerin kendi yorumları var. ’Nefsini bilen, rabbini bilir’ diye bir laf var. Kudsi bir hadis bu. Herkesin Rabbi farklı. Neden? Herkes kendi algısıyla yaşıyor. Kimisi rabbinin korkutucu yüzünü görüyor sadece. Halbuki Tanrı tek bir sıfatla anlatılamaz. Sonsuzdur sıfatları. O yüzden önce kendini adam edeceksin kardeş!

HERKES GÜCÜ KADAR TARTIŞIR

Türban sizce bir hak, bir özgürlük olarak serbest bırakılmalı mı?

Evet. Bu bir seçim çünkü. Özellikle üniversitelerde. Devlet sınırlandırmalar yapabilir, işin doğası gereği. Ama eğitim hizmeti alıyor öğrenci. Orada ayrım yapamazsınız. Bana göre bu bir seçimdir. Bir insana başını kapat demek nasıl bir zulümse başını aç demek de öyle bir zulümdür. Eğer ben başı kapalı bir hakim, bir öğretmen istemiyorsam buna hakkım vardır devlet olarak. Ama en azından, başı kapalı olarak okumaya çalışan insanlara set çekmezsin. Alınlarına şeriatçı diye damga vurmazsın. Onları suçlamazsın, ötekileştirmezsin, canlarını yakmazsın.

Oriana Fallaci ’Öfke ve Gurur’da çok radikal açıklamalar yapmıştı İslamofaşizm hakkında. ’Ben eğer İran gibi bir ülkede başımı açamıyorsam, benim ülkemde de başın kapatılmasını kabullenemem’ demişti. Bir çifte standart var manasında…

Saçma! Orada kimse başını açamıyorsa biz ne yapalım? Güç kimin elindeyse o belirliyor bunları. Evet, mücadele edilesi bir durumdur. Çünkü dinde zorlama yoktur. Hiç kimse bir kadını zorla kapatamaz. Dinen de kapatamaz. Niye İran’da insanlar başını açsın diye tartışmıyorsun? Gücün varsa tartışırsın. Herkes gücü kadarını yapar. O bir rejim ve bunun dinle alakası yok. Din, her zaman kullanılır, İngiltere’de ve Amerika’da da kullanılıyor. Kraliçe ve Bush da birer tarikatın mensubu. Yapma yani! Bu böyledir. Ben de diyorum ki, buralarda yüzmeye başlarsak gerçeğe varamayız. Ömür geçer biter, ideolojiler geçer, ihtilaller biter. Bütün bunların gerisinde başka bir gerçeğe talibim diyorum. İnsanım. Kimim, nerdeyim? Ben burada yüzmek istiyorum. Bu konularla uğraşmak istemiyorum.

KİM İSTER ZORLA BAŞINI KAPATMAYI?

İslamiyet’e kendi inançlarınız açısından nasıl bir mesafedesiniz?

Kendimi Müslüman hissederim, illa bir aidiyet diyorsan. Ama hangi tarz Müslüman olduğunuz da önemli. Bir kitab”, şer” Müslümanlık var, bir de daha derinine yapılan bir yolculuk var; ’Ben kimim?’ sorusunun cevabını aramak var. İman etmek başka bir şey, inanmak başka bir şey. Ben iman eden biriyim.

Türkiye’ye şeriat gelse, ne hissederdiniz?

Bir kere Türkiye’ye şeriat gelmez. Türkiye’nin şartları şeriatla idare edilen ülkelerin şartlarına benzemiyor. Gelse de ben şeriatla ilgilenmez, yine işin özüyle ilgilenmeye devam ederdim. Şeriatla yönetilen ülkelerde kadınların hayatı zorlaşmıyor mu? Elbette. Bu beni üzmez miydi? Elbette üzerdi ama şeriat bir kabuk. Ben işin derununa yaptığım yolculuğa devam ederdim ama hayatım daha zor olurdu. İran’a gittiğinizde nasıl uçaktan inince başınız kapatıldığında içiniz bir öfkeyle doluyorsa, belki bu benim içsel arayışlarıma biraz ket vurabilirdi. Öfkeyle bir şey anlayamazsınız. Dolayısıyla bu, talep edilecek bir şey değil. Ama hayat devam edip giderdi. Dediğim gibi zaten bunlar umurumda değil, ben kendimle ilgiliyim.

Umurunuzda olmasa böyle bir kitap yazmazdınız

Ne alakası var? Ben zaten kitapta da bırakın türbanı, örtüleri vesaireyi tartışmayı, her şeyi elinizin tersiyle itin, kendinize bakın diyorum. İran Cumhuriyeti’nde öyle bir dönem yaşandı ki, en solcu olanlar bile Humeyni’nin gelişini destekledi. Ama arkadan ne yaşanacağını bilmiyorlardı, apışıp kaldılar. Kim ister zorla kafasına vura vura başının kapatılmasını? Ama ben bunları konuşmak istemiyorum.

Ben aşağılığın aşağılığıyım!

’Ben bilgili, donanımlı, başarılı bir kadın olduğum için erkeklerin benden korktuklarını hissediyorum’ demiştiniz.

Sonra o kadar pişman oldum ki bu lafa O kadar kötü geldi ki bana. Bir yandan sıfatlarımdan arınmaya çalışıyorum. ’Başarı nedir ki kardeş? Başarı bütün örtülerin kaldırılmasıyla Tanrı’ya yaklaşmaktır’ derken sonra ’Ben başarılıyım, erkekler benden korkuyor’ diyorum. Bu çok kötü. Ben o lafı söyledikten sonra nefret ettim kendimden.

Ama erkekler gerçekten sizden korkuyor

Korkuyorsa da bana ne. Ben bunu böyle söylememeliydim. Ben bu noktada değilim. Bunu söylediğin zaman kendini üstün görüyorsun erkeklerden gibi bir hal oluşuyor. Öyle değilim. Yemin billah öyle değilim. Ben ne olduğunu anlamaya çalışan bir insanım.

Ama eminim erkekler tarafından sevilmek de isteyen bir kadınsınız

So what?

Ama bunun eksikliğini yaşarken, bu durumu sorgulamıyor musunuz?

Hayır, bunun eksikliğini yaşamıyorum, sorgulamıyorum da Erkekler benden korkuyor lafını ettiğime pişmanım. Bunun vurgusu bu değildi. Üzgünüm yani Böyle deyince ben üstünüm gibi bir anlam çıkıyor. Ben aşağılığın aşağılığıyım. Beni üstün zannettiren her şeyden kurtulmaya çalışırken bu lafı etmem iğrenç bir şey. Ben bunu reddediyorum, böyle değilim.

Ama biraz daha ’kolay ulaşılır’ bir kadın olmayı istemez miydiniz?

Kolay ulaşılır olmak da, şu günlerde Ali Bulaç’ın ’modern kadın kolay ulaşılır’ lafıyla gündeme geldi. İnsanların kafası böyle kategorik işliyor. Zor bu sorulara cevap vermek. Bir zorluğum yok ki benim, kolay ulaşılır olmak isteyeyim. İsteyen bulur beni.

Aylin Varon

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir