Şevki Yılmaz, 28 Şubat`ı Değerlendirdi

Rize Eski Milletvekili Yılmaz “İktidar hırsı bizi siyasetten tasfiye etti” dedi. 28 Şubatın Yıldönümünde

Bugün Türkiye’mizin kalkınmasının ihtilallerle ve bilhassa 28 Şubat süreci ile inkıtaa uğratılmasının, işsizliğin, geri kalmışlığın, din, inanç ve düşünce hürriyetine yapılan faşizan baskıların sebeplerini ve mahiyetlerini anlamak için yüzyıl evvel başlayan ve bugün hâlâ devam eden siyasi mücadelelerin tarihî seyrini bilmemiz gerekmektedir.

İstiklal Savaşı’nın sonunda ülkemizde iki yol, iki tercih ortaya çıktı: Bir grup Türkiye’nin güçlü, varlıklı, bağımsız milli bir devlet yani süper güç olmasını istedi. Bu milli mücadeleci grup milletimizin büyük çoğunluğunun temsil edildiği gruptur. Diğer grup ise Türkiye’mizin kalkınmasını istemeyen mandacılardır ki, bunlar Erzurum ve Sivas kongrelerinde alınan Milli Mücadele kararına karşı çıkıp Amerikan ve İngiliz mandasını teklif edenlerdir. Bu amaçlarını gerçekleştirmek için Amerikan ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ni kuran Masonlar, Kurtuluş Savaşı yerine Amerika veya İngiltere’nin bir eyaleti olmamızı savunuyorlardı. Sömürgeci emperyalist devletlerin güdümüne girme taraftarı olan mandacılar, asırlardır içimize ağaç kurtları gibi musallat olmuş bir avuç mutlu azınlıktır. Türkiye’mizin İstiklal Savaşı’nı yaparak bağımsızlığına kavuşmasını engelleyemeyen bu mihraklar, daha sonra elde ettikleri siyasi ve iktisadi güçle siyasetimizi, ekonomimizi ve kültürümüzü Batı’ya bağımlı hale getirdiler. Türkiye’mizin güçlenmesi için mücadele veren her hareketi çeşitli irtica senaryolarıyla durdurmaya çalıştılar. Kimi zaman idam sehpaları, kimi zaman sürgünler kimi zaman da hukuk dışı yasaklarla bu bağımsızlık mücadelelerinin önü kesilmeye çalışıldı. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1970, 12 Eylül 1980 ve son olarak 28 Şubat süreci, kalkınmaya, sanayileşmeye, özgürleşmeye ve her yönüyle bağımsız, güçlü bir Türkiye olma sevdasına vurulmak istenen bir pranga olarak tarihe geçmiştir.

28 Şubat’ın üç önemli yönü

Geri dönüp baktığımızda, 28 Şubat postmodern darbesini, üç boyutu olan bir süreç olarak görüyor ve değerlendirmek istiyorum. Birinci boyutu, uluslararası boyutudur ki, 28 Şubat sonrası yaşanan süreç, ülkenin içine düşürüldüğü durum, müthiş hızla artan dış borçlar ve ülke ekonomisinin çökme noktasına getirilmesi, ülkemizi dünyada çok zor duruma düşürmüş, ekonomik yönden bağımlı hale getirmiştir. Bu da tabiî ki cennet ülkemiz ve bulunduğumuz zengin coğrafya üzerinde tarihten bugüne süregelen hain emelleri taşıyan dış mihrakların son derece memnun olacağı ve olduğu bir durumdur. 28 Şubat senaryosunun dıştaki senaristlerinin emellerinin ne olduğu, bugün Irak’ta yaşananlar ve akabinde İran ve Suriye’de ve ardından belki de ülkemizde yaşanacak olan üzücü olaylarla herkes tarafından anlaşılmıştır, anlaşılacaktır.

Diğer boyutu ise ülkemizle ilgilidir. Maalesef dışarıdan empoze edilen bu senaryonun sahneye sürülmesi de, Refahyol hükümetinin son derece başarılı ekonomik atılımlarından ve uygulamaya konulan havuz sisteminden rahatsız olan rantiye çevrelerinin eliyle gerçekleşmiştir. Maalesef ülke içindeki bazı güç odakları (sonradan kendilerinin de ifade ettikleri gibi) bu oyunda, geçmişte olduğu gibi figüran olarak kullanılmışlardır. Netice itibarıyla, olan yine milletimize olmuş, milletimizin kalkınması ve refahını istemeyen, halkımızı söz hakkı olmayan, düşünemeyen cahil bir güruh olarak gören, bir avuç kutlu ve mutlu azınlık emellerine ulaşmış, servetlerine servet katarak milletimizi sömürmeye devam etmişlerdir. Milli gelirimiz düşmüş, faizler yükselmiş, yatırımlar durmuş, fabrikalar kapanmış, işsizler ordusu meydana gelmiş ve ülkemiz dünden çok daha fazla dış ve iç yardıma muhtaç hale getirilmiştir.

28 Şubat süreci içerisinde koparılan irtica yaygaraları ise tamamen suni ve planlı bir durumdur. Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy paşalara, Mehmet Akif Ersoy, Said Nursi, Necip Fazıl Kısakürek, Adnan Menderes gibi vatansever zevata reva görülen senaryoların bir tekrarıdır. Zira yıllar önce yapılan konuşmalar makaslanarak ve maniple edilerek o günlerde söylenmiş gibi gündeme taşınmış ve ‘topyekûn bir savaş’ çığırtkanlığı ile medya patronları ve rantiyeciler el ele vererek ülkeyi krizlerin içine sokmuşlardır. Unutulmamalıdır ki; krizlerin faturası daima millete kesilmiş, bir avuç mutlu azınlık ise servetlerine servet katma imkanı elde etmişlerdir. Yıllar yılı ülkemizin kalkınmasını engelleyen, daima halkın iradesini kılıç gibi kesen darbelerdir. Millet iradesine yapılan her darbe ülkemizi yıllarca geriye götürmüş, dış mihrakların ve içimizdeki vatan ve millet düşmanlarının işine yaramıştır. Devletimiz, devletin varlık sebebi olan bu milletten niçin korkar ki? Daha seksen yıl önce tüm dünyaya karşı İstiklal Savaşı vererek, bu coğrafyaya düşmanı ayak bastırmayan bu milletin iradesi değil midir?

28 Şubat’ın hedefi (bahanesi) olan bizlerin de, bu süreç içerisinde yaşadıklarımız, olayın bir üçüncü boyutudur. Yaşadığımız süreç bizi yoğun bir iç hesaplaşmaya götürmüş, muhasebe yapma ve yaşanılanları tahlil ederek hatalarımızı görebilme imkânı sağlamıştır. ‘Dost acı günde belli olur’ sözünün ne anlama geldiğini, yaşayarak öğrenme imkânı bulduk. Bu süreç içerisinde siyasi iktidardan tasfiye edilişimizin iç ve dış mihrakların gücünden değil, ideallerimizi bir kenara iterek ‘illa iktidar’ hırsına kapılıp zafiyete uğramamızdan kaynaklandığını anladık. Hakk’ın rızasından kopup halktan uzaklaşan, istişareyi önemsemeyen, kolektif akıl yerine tek akla ve şahsa güvenen, ehliyetsiz, plansız, programsız, günübirlik politikaların çıkmaz sokak olduğunu bir kere daha yaşayarak gördük.

Bu tür süreçlerin tekrar yaşanmaması için herkese görev düşmektedir. Milletimiz iradesine sahip çıkıp, doğruyu tavsiye ve uyarma görevini hiç çekinmeden yerine getirmelidir. Bu ülkeyi yönetenler ise halkın kendilerine verdiği yetkiyi gereği gibi kullanmalı, sözünün eri olmalı ve muhalefette cesur, iktidarda süt dökmüş kediye dönmemelidirler. Her ne pahasına olursa olsun halka hizmet ederek Hakk’ın rızasını kazanma dışında başka çıkarlar peşinde koşmamalıdırlar. Halkına bedel ödetirken kendileri bedel ödemekten kaçmamalıdırlar. Bu senaryoda figüran olarak kullanılan çevreler de artık halkın iradesine saygı göstermeyi öğrenmeli, insan hak ve hürriyetlerinin cebri hareketlerle hiçbir zaman önlenemeyeceğini idrak etmelidirler. Ülkemize ve milletimize her zaman çok pahalıya mal olmuş darbeler artık tarihin çöp sepetine atılmalıdır. Devletimiz milleti ile bütünleşmeli, milletimiz de; Alevi’si, Sünni’si, Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Arap’ı, Çerkez’i el ele vererek, yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan halklar olarak sevgiyi, kardeşliği ve dayanışmayı ön plana çıkarmalıdır. Tüm dünyanın üzerinde planlar yaptığı bu coğrafyada ayakta kalabilmemiz ancak sevgi ve kardeşlik duygularıyla, birbirimize tahammül ve saygı göstererek mümkün olabilecektir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir