ŞIMDI SIRA DENIZLERI MAYALAMADA

Gözü üzerimizde, gülümsüyor. Görenlerin başını döndüren derin bir gülümseme bu. Definecilere sandık, sakalara su düşleri gördüren bu tebessümün doğduğu dudaklar, iki kıtanın iklimini buluşturuyor bir çizgide.
Sınırın iki tarafı da mayınlı; kahkaha ve hıçkırık döşenmiş. Gülmeyle ağlamanın birbirine bu kadar yakın olduğunu görenler, bu tebessümün altında ne olduğunu merak etseler de, değil kazmak yanına bile yaklaşmaya cesaret edemiyorlar. En iyisi uzaktan seyretmek. Hatta yüzü kendilerine dönük bir şekilde yüzyıllardır bineğinden inmeden yol alan bu tuhaf seyyahın, sırf kendilerini eğlendirmek için bu dünyaya geldiğini düşünerek, kahkahadan elbiseler biçmek serüvenlerine. Yolculuktan sıkıldı mı acaba? Neden yüzündeki çizgiler kalınlaştı? Hâlâ gözü üzerimizde, gülümsüyor; fakat derinlik arttı. Sınır mı geçildi yoksa? Bal şerbeti, kadehe dolarken neden renk değiştiriyor. Bineğinin üzerinde ileri geri hareketler yapmaya başladı. Anlam katmanları içinde sürükleyiciliğini kaybetmeden uzadıkça uzayan o muhteşem yolculuğuna bir nokta mı koyacak? Yüzyıllardır süren suskunluğunu bozacak mı?

Gözü üzerimizde, gülümsüyor. Kahkahadan tuzaklar kuruyor bize. “Eşeğin üzerinde ters yönde oturuyorsun!” dememizle kendimizi derin bir çukurda bulmamız bir oluyor: “Benim yönüm değil, eşeğin yönü ters!” Fakat akıllanmıyoruz. Bir başka gün aynı yemle tekrar avlıyor bizi. Soru işareti henüz cümlenin sonunda yerini almadan, daha derin bir çukurda buluyoruz kendimizi: “Eşekle aynı yola, aynı yönde gittiğimi görmemek için!” İkinci çukurdan da kan ter içinde çıktıktan sonra bir daha aynı tuzağa düşmemek için yeminler ediyoruz. Ama vazgeçmiyor o! Yine bize doğru geliyor bineğiyle. Tövbekâr bakışlarımızı kışkırtıyor yem. Hayır sormamalıyız o tehlikeli soruyu. Fakat birden ağzımızdan kaçıyor cümle. Eyvah! Yakalamalıyız kulağa varmadan önce. Koşuyoruz nefes nefese. Derken üçüncü çukurda açıyoruz gözlerimizi. Uçuşan yıldızların arasında bu kez şu cümle parlıyor: “Eğer düz binip önünüze geçseydim, siz arkada kalacaktınız. Siz öne geçseydiniz, bu defa ben arkada kalmış olacaktım. Böylece size arkamı dönmemiş oluyorum!”

Nasrettin Hoca XIII. yüzyıldan bu yana hiç dönmedi arkasını bize, hiç ayırmadı gözlerini üstümüzden. Seyyid Mahmud Hayrânî’nin bu sevimli dervişi, memleketi Sivrihisar’dan ayrılırken kendisini uğurlamaya gelen kale dizdarı Alişar Bey’in sitemi üzerine bineğinden inmiş, sonra semere ters oturarak şöyle seslenmişti oradakilere ve orada olmayanlara: “Mesele sandığınız gibi değil! Bakın gözüm üzerinizde!” Mesele sandıkları gibi değildi. Yine büyük bir yangın çıkmıştı Anadolu’da. Zaman sorumluluk zamanıydı. Kösedağ Savaşı’nı kazanan Moğollar, Anadolu Selçukluları’nı tarihten silmek üzereydiler. Dahası Haçlılar vardı, sürüler halinde akan bu bereketli topraklara. Beyler mi? Onlara göre hiçbir şey yoktu! Saltanatlarını sürdürüyor, israf vadilerinde at koşturuyordular. İstilalar canları alıp yerine açlık ve sefaleti koymuş, rüşvet, kanunsuzluk ve yolsuzluklar gerçek hâkimi olmuştu Anadolu’nun. Şimdi kalp ehlinin, halkın yaralarını sarma zamanıydı. Madem ağaçlar onlara doğru koşmuyordu, onlar ağaçlara koşmalıydılar. Madem bölük pörçük olmuştu Müslümanların dirayeti, özlü bir tutkalla yapıştırmalıydılar. Madem Selçuklu devleti elden gitmişti, Ertuğrul Gazi’ye yol açmalıydılar.

Mevlâna Celâleddin (1207-1273), Hacı Bektaşı Veli (1208-1271), Yunus Emre (1241-1321), Şeyh Edebali (ö. 1325) nereye koşuyorsa, Nasrettin Hoca da (1208-1284) aynı yere koşuyordu. İşte bu nedenle yüzünü dönmüştü bize, yüzyıllar sürecek yolculuğuna başladığı gün. “Gözüm üstünüzde!” demişti gidişata bırakmayarak kendini. İlk durağı Akşehir’di Hoca’nın. “Akşehir mi!” diyerek küçümsemeyin sakın. Zira ilan etti Hoca. Neredeyse insan orası merkeziydi dünyanın. Hem orada bir göl vardı; bizim gölümüz. Hem onda bir gönül vardı; bizim gönlümüz. Hem bir maya taşıyordu kaşığında; bizim mayamız. Hem sıcacık bir şarkı mırıldanıyordu; bizim şarkımız. Fakat inatçılığımız tutmuştu bir kere. Eşeğine neden ters bindiğini soramayınca bir ümitle soluğu Akşehir’de almıştık. İşte beklediğimiz an! Gölü mayalıyor Hoca! Serpme ağ gibi fırlatmalı soruyu: “Göl hiç maya tutar mı?”

“Ya tutarsa!” dedi Hoca ve maya tuttu göl. İşte o gün bu ülkenin evlatları “İmkânsız” kelimesini sildiler kamuslarından. Söğüt’ten fışkıran çınar gölgesini üç kıtaya paylaştırdı. İşte o günden beri bir milletin yüzündeki tebessümün altında hangi derinlikleri saklayabileceğini öğrendi dünya. Nasreddin Hoca durdurursa bineğini diye uykuları kaçtı. Akşehir Gölü kurumuşsa ne çıkar. Sırada denizler vardı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir