SIN ŞIN’E DÂHIL OLUNCA ORTAYA ÇIKAN

Kelimeler yerini arıyor. Yerini bulan her kelime aruzun ve arzunun ipliğinde sıraya diziliyor. Garip bir şair bu. Kalemle işi yok. Kâğıtla da. Hafızası kol kanat geriyor harflere.
Harfler de hafızayı ödüllendirmek ister gibi ne kelimelerini, ne kâfiyelerini esirgiyorlar ondan. Kaside ağır ağır oluşuyor. Okyanusta bir ada su yüzüne çıkıyor diplerden. Şair hafızasının uçsuz bucaksız maviliğinde yüzen kasideyi hayranlıkla seyrediyor. Yıl 1193. Tunus’un sokaklarında bir şair geziyor, bir kaside geziyor ruhunda. Siz şairleri bilmezsiniz, doğum yapar yapmaz bebeklerini göstermek isterler herkese. Tunus sokaklarını arşınlayan şair kimseye göstermiyor bebeğini. Çünkü kâğıttan beşiğine yatırmadı henüz. Bir süre daha sürsün istiyor hamileliği. Bir süre daha kıpırdasın istiyor içinde şiir. Yıl 1193. Şair, yeniden Endülüs’e yolculuk yapıyor; İşbiliye’ye. Orada da yollar, evler, insanlar var. Oradaki insanlar da şehre yeni gelen yabancıları dikkatle süzüyor. Süzüyor ve dudaklarında bir gülümsemeyle selamlıyor onu. “Bakın” diyor, “size bir kaside okuyacağım.” Şair’in, hiç tanımadığı birinin kendisine okuyacağı kasideyi dinleyecek vakti yok. Fakat adamın yüzündeki gülümsemenin hatırına “Oku bakalım!” diyor. Adam kasideyi ezberden okumaya başlıyor. Şair, kasideyi dinledikçe sararıp soluyor, dudakları seğirmeye başlıyor. “Aman Allah’ım!” diyor içinden, “bu benim kasidem!” Tunus’ta doğan, kâğıda yazmadığı, henüz kimseyle paylaşmadığı kasideyi nereden biliyor adam! Kaside bittiğinde, “Kimin bu kaside?” diye soruyor adama ürpererek. Adam, şöyle cevaplıyor soruyu: “İbn Arabî’nin!” Hayatında hiç karşılaşmadığı bir adam, zihninde günlerce gezdirip de hiç kimseyle paylaşmadığı kasidesini okuduktan sonra söylüyor bu iki kelimeyi: “İbn Arabî’nin!”

Bu olaydan yıllar sonra şiir yazarken, uyuyan arkadaşlarından biri uyanıp sesleniyor o İbn Arabî’ye. Vecd halinin bozulacağından endişe ederek uyuyormuş izlenimi vermek için cevap vermeyince arkadaşı, “Uyumuyorsun. “Tevhid” ve “marifetullah” konusunda şiir yazıyorsun!” diyor. Bunun üzerine İbn Arabî şaşkınlıkla başını kâğıttan kaldırıp, “Nereden biliyorsun bunu!” diye sormak zorunda kalıyor. Arkadaşı, “Rüyamda gördüm ki yüksekte bir ağ kuruyorsun. Bu ağın dağınık olan iplerini düzenleyip bununla dağınık mânâları bir araya getiriyor ve nesir halindeki sözleri nazma çeviriyorsun.” deyince “İyi de, şiirin konusunun ‘tevhid’ ve ‘marifetullah’ olduğunu nereden biliyorsun!” diye soruyor şaşkınlıkla. Arkadaşı, “Ağ ile ancak çok nadir canlılar avlanır. Konusu Allah olmayan şiirlerde ise hayat, ruh ve izzet yoktur!” diye cevap veriyor.

Şiir “gizleme makamı”, Kur’ân “açıklama makamı” olduğu için şiir öğretmiyor yüce Allah peygamberine, diye düşünüyor İbn Arabî, Yâsin Sûresi’ndeki, “Biz ona şiir öğretmedik, buna ihtiyacı da yoktur; ona öğretilen sadece apaçık Kur’ân’dır.” âyetinden söz ederken. Belki de sırrı gizlemek için şiir ağını atıyor gökyüzüne. Nadir canlıları yakalıyor. Zira kelimeler de can taşıyor. Onların da insanlar gibi yükümlülükleri var. Mesela Tunus hükümdarıyla dostluğu bir başkasının işine yarayabilir. Aracı olabilir kelimeleriyle sultana. Fakat aracılık yaptığı adamın ziyafet sofrasından bir lokma yememek, hediyelerini kabul etmemek kaydıyla. Tıpkı bir başka hükümdara, Yakup el-Mansur’a cevap verirken kelimelerin yükümlülüklerini hatırladığı gibi. Cümlelerden ilkini sultan, ikincisini İbn Arabî söylüyor:

– “Dostum! Zâlim biri tarafından des­teklenmeyen zelil olur!”

– “Bir âlim tarafından irşad edilmeyen kimse yolunu kaybeder!”

Sultanlar “Gerçek Sultan”ın dostu olduğu için dost olmak istiyorlar ona. Selçuklu Sultanı Birinci Keykavus yüz bin dirhem değerinde bir konak hediye ediyor Konya’da. Ne kadar hoşnut kaldığını düşünerek haz duyuyor bundan. Halbuki İbn Arabî’nin hazzı başka. Allah rızası için sadaka isteyen yoksula diyor ki Şeyh-i Ekber: “Senin olsun! Bir şeyim yok bu köşkten başka!” Zira kelimelerin yükümlükleri bu sözü söylemeyi gerektiriyor. Fakat gün geliyor bu kez kelimeler sorumluluklarını Antalya’yı kuşatan Sultan Keykavus’a dua olarak yerine getiriyorlar. Sadece 20 gün var, İbn Arabî’nin Sivas’ta gördüğü rüyayla Antalya’nın düşmesi arasında.

Ah kelimeler! Nasıl da bir araya gelip 95 ciltlik bir Tefsîr-i Kebîr yazdırıyorlar İbn Arabî’ye ve ondan başka 400 kitap! İslami ilimler, psikoloji, kozmoloji, metafizik, ahlâk… Pergelin ayağı nasıl daireyi tamamlarken varoluşunun son noktasına vardığı anda yine kendine yani başlangıç noktasına dönüyor. “Sin şine dahil olunca açığa çıkar kabr-i Muhiddin’in” sırrı Yavuz Sultan Selim’in Şam’a girmesiyle nasıl anlaşılıyor! “Ardında çil çil kubbeler serpen ordu”nun Şeyh-i Ekber’e hediye ettiği kubbe nasıl hâlâ yemyeşil parıldıyor!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir