SIR, BIR IŞIK OYUNU

Sözlüğü raftan çektiğim anda halatın düğümü çözüldü ve kayık uzaklaşmaya başladı kıyıdan. Balıkların altından, karabatakların üstünden geçtiği bu ahşap hayalet, kürekler suya dalıp çıktıkça küçülmeye başladı ve sonra sır oldu. Gözün teslim bayrağı karaydı, beyaz değil.


Kayığı görebilmek için çırpındı durdu. Ufka bakmaktan yorulunca indirdi bakışlarını yere. O da ne: Kürekleri tutan eller kendi elleri! Az önce meşin ciltli sözlüğün sayfalarını çeviren eller. Bir kelimenin altını kırmızı kalemle çizen: “SIR” Sonra iki harfi daire içine alan: “Sin” ve “Râ”. Ve sürükledikçe kalemi cümlelerin altında kızıl nehirler akıtan: “Sin ve râ köklerinin ortak anlamı, ‘bir şeyi gizlemek’tir. Bu kökten gelen hiçbir kelime bu anlamın dışına çıkmaz. Sır, ilanın zıddıdır. ‘Bir şeyi gizledim’ anlamında ‘Esrartu’ş Şey’ denilir.” Denilir ve sır adasının koylarından birinde demir atar kayık ürküterek balıkları. Çapa dibe vurduğunda bir kelime su yüzüne çıkar: “SIR”

“Açığa vurulmak istenmeyen, gizli tutulan.” Mümkün mü? Mümkün. Bizans imparatorlarından biri, “Söylemediğim sözleri daima söyleyebilirim; fakat söylediklerimi gizlemeye gücüm yetmez” derken, Osmanlı sultanlarından biri, sefer hazırlığının nereye olduğunu soran vezirine, “Sır tutabilir misin?” diye fısıldıyor. “Evet, tutarım!” diye cevap veriyor vezir, kendinden emin. Yavuz Sultan, “Ben de tutarım.” diyor gülümseyerek. Büyük İskender, doğuda savaşacakken çadırının kapısını batıya doğru açtırıyor. Behmen, sağa diye ilan ettiği seferinde sola doğru yürüyor. Sâdî, “Sırrını herkesin yanında ortaya atma. Ben sır sahipleriyle aynı kadehten içen casusları çok gördüm. Niyetini senden başkası biliyorsa, öyle düşünceye, öyle bilgiye acımak gerek.” sözleriyle sırlarken hikmet küpünü, Hz. Ali, “Sırrın kanındır. Onu damarlarında dolaştır. Gizlersen sevincin olur, yayarsan felaketin.” diyerek sır küpüne çeviriyor çamuru.

“Gizli kalan.” Mümkün mü? Değil. “Allah, gizlediğinizi de açıkladığınızı da bilir.” (Nahl, 19) diyor Kur’ân’da, insanı çamurdan yaratan. Toprağın altındaki tohumu boyayıp güneşe çıkarıyor. Esmâsıyla kuşatıyor evreni. “Zâhir” olduğu için her şeyi gizliyor. “Bâtın” olduğu için her şeyi ortaya çıkarıyor. Açıklığıyla örtüyor. Gizliliğiyle açıyor örtüyü. Peki “gizli bir hazine” bulmak mümkün mü? Mümkün. “Bilinmez bir hazineydim, bilinmek istedim, insanı yarattım ki, onunla bilineyim,” ilâhi sırrıyla. Ya açmak o gizli hazineyi? Mümkün değil. Varlıkta tecelli eden isim ve sıfatlarıyla âşikâr olacak hep O. Ve hep gizli kalacak zâtında. Hem gizleyecek kullarını örtüyle. Settar ismindeki “Sin” ve “Râ” ile. Hem çekecek örtüyü dilediğinde; kul şaşıracak. Gördüğü ikramı kendine sanıyor insan, ne yazık! Halbuki Settar’ın örtüsüne iltifat. “Sana ikram edenler, sana değil Allah’ın seni saran güzel örtüsüne ikram ediyor. Kulun varlığı âfetlerin ve kötülüklerin yeridir. Bunları kapatan Allah’ın örtüsü sevdiriyor insanları birbirine ancak. Sanma ki sendeki iyilikten. Allah kötülüklerini örtmüş ve iyiliklerini göstermiş; hepsi bu!” (Atâullah-i İskenderânî)

Hepsi bu; görüp göreceğimiz dünyadan. “Bütün sırların yoklanacağı gün”ün güneşi rahminde büyüyor “batı”nın. İşin sırrı örtmekte başkalarının ayıbını. Zira örten, örtülüyor semadan. Bir sûfî kapatıyor usulca “Eşinden neden ayrılmak istiyorsun?” diyenlerin ağzını: “Aile sırrı ifşa edilmez.” Fakat pes etmiyor meraklar. Ayrıldıktan sonra, “Niçin boşandın?” diye sorulunca, derviş, yangınları içine atıp, örtüyü kapatıyor ateşe: “Artık kendisiyle hiçbir alakam kalmamış bir kadından bahsetmeye hakkım yok!” Belki de Mevlâna’yı hatırlıyor o anda: “Sus artık yeter!” diyor, “sır perdelerini o kadar yırtma. Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak, sırları örtmek yaraşır.”

Kapılar sırlandı mı? Sır ehli dudaklarını kıpırdatacak. Sır mezarı diri kalplerde kıyamet. Bilincin anahtarları nerde! Suretlerin kilidi paslandı. Hakikati göstermek meleke istiyor. Melek istiyor yalıtılmış evler. Kızgın tuğlalarla örülürken duvarlar, mahzenlerde sır küpleri çatladı. Döküldü kelimeler ortaya. Ey omuzlarını kaybedenler çağırın; aynalar sırtlarına yüklensin sırları. Sözlük sayfaları şelaleler gibi köpürsün. Kayık sürüklensin adadan adaya. “Sin” ve “Râ” sır kâtiplerini toplasın. Bir sözcü gerek, kaldırıp ellerini, Yunus’u seçsinler aralarından: “İlmiyle hikmetiyle kimse ermez bu sırra / Bu bir acayib sırdır ilme kitaba sığmaz./ Âlem ilmi okuyan dört mezheb sırrın duyan /Aciz kaldı bu yolda bu aşka el vuramaz.”… “Yunus canını berk et, bildiklerini terk et /Fena olmayan suret şahına vasıl olmaz.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir