Siz Hiç ’Sır’ Oldunuz mu ?

Mevlevilikte sır olmak ve sırlamak deyimleri vardır. Bir şey tükendi ifadesi yerine sır oldu; ışık söndü yerine sır oldu, falan kişi öldü yerine sır oldu denir. İnsan doğmadan önce nasıl namı, nişanı ve izi bilinmeyen bir varlık idiyse ölümünden sonra tekrar bu hale döner ve sır olup gider.

Sır, bir ahlâk ve tasavvuf terimi olup çeşitli anlamlara gelmektedir. Sözlükte sır (ço-ğulu, esrar), gizli tutulması ve bilenin açıklamaması gereken söz, duygu, düşünce ve bilgidir. Bir şeyin; en gizli, derin, kapalı, örtülü ve meçhul olan kısmına da sır denir. Sadece uzman-larca bilinen, belli bir alanla ilgili; derin, üstü kapalı, karmaşık ve anlaşılması güç hususlara da sır denir. Bir şeyin elde edilmesi için tutulan gizli ve özel yöntem ve yola da sır denir. Serire (çoğulu, serair) de sır anlamına gelir.
Sadece Allah Teala’nın bilip, başka bir varlığın bilmediği sırlar bulunduğu gibi başka bir varlığın bilip başka kişilerin bilmedikleri sırlar da mevcuttur.
Hz. Peygamber, “Benim bildiklerimi bilseydiniz çok ağlar, az gülerdiniz.” (Buhari, Rekaik, 27, Müslim, Fezail, 134) buyuruyor. Demek ki O’nun bilip bizim bilmediğimiz birta-kım sırlar ve meçhul hususlar vardır. Hz. Huzeyfe, Hz. Peygamber’in sırdaşı (Sahibu Sırrı’n-Nebi) idi. O’na bazı sırlar emanet edilmişti. Daha başka sahabelere tevdi edilen, devamlı su-rette veya geçici bir süre gizli tutulan sırlar da vardı. Hz. Peygamber’in Hak Teala ile bir ta-kım çok özel ilişkileri vardı; vahiy alması bu tür ilişkilerdendi. Allah-Cebrail, Cebrail- Hz. Mu-hammed (s.a.v.) ilişkisi bir sırlar dizisi oluşturuyordu. Bu sebeple İslâm’ın esrarengiz ve gizli bir yönü vardır. Aslında her dinin az çok böyle bir yönü vardır. Sırlardan arındırılmış bir din, din bile sayılmaz.

Tasavvufta hafa, bâtın, gâib ve benzeri deyimlerle ifade edilen dinin, Bâtınî ve derûnî tarafı, zâhirî ve alenî tarafından daha önemli olduğundan, ilk sûfîlerden itibaren bütün muta-savvıflar, sır kavramı üzerinde ısrarla ve önemle durmuşlar, bu deyimin dile getirdiği hususları sınıflandırmışlar, sırların çeşitlerinden bahs etmişlerdir. Fakat bu hususlarda bazen fikir birli-ğine varmışlar, bazen de ihtilafa düşmüşlerdir. Farklı görüşlerin sebeplerinden biri, üzerinde konuşulan meselenin sır oluşudur. Tabidir ki sırdaki bilinmezlik, bu kavramın tariflerini et-kiler ve değişik tariflerin ortaya çıkmasına sebep olur.
Gizliliğin/sırrılığın konu ve alan/meslek itibariyle çeşitleri olduğu gibi sırrılık/gizlilik itibariyle de dereceleri vardır. Birinci, ikinci, üçüncü… ilh derecede sır/gizli olan hususlar vardır. Bu da, sırla ilgili tariflerin farklı olmasına sebep olmaktadır.
Sûfîler anılınca, kaddesallâhu sırrehu veya kuddise sırruh (Allah sırrını/ruhunu takdis etsin ve sırrı/ruhu mukaddes olsun) denir. Burada sır, arınmış ve pâk ruh anlamına gelir.
İmam Gazali; nefs, kalb, akıl ve ruhun aynı şeyin değişik isimleri olduklarını, bununla beraber bunların ayrıca farklı anlamları da bulunduğunu belirtir. Bu dört kelimenin ortaklaşa ifade ettiği şeye Rabbani Latife, “ruh-i menfuh/üflenen ruh” adı verilir ve bu ruh, akıl saye-sinde insan, diğer canlılardan ayrılır ve seçkin hale gelir. (İhya, III, 3, Kahire 1939) Sühreverdi de bazen kalbin bazen de ruhun arınmış haline sır denildiğini, aslında sırrın, kalb ve ruhtan ayrı ve bağımsız, kendi başına varlığı bulunan bir şey olmadığını söyler. (Avârif, Beyrut, 1966, s. 454)
Tasavvuf, geniş ölçüde ilm-i esrar/sırlar ilmidir. Nitekim Ensâri, “Bu ilim sırru’llah, Allah’ın sırrıdır.” demiştir. (bkz. Cami, Tahran, 1370, 182, 54) Sûfîler bu ilim üzerinde genişçe durmuşlar ancak bunu korumaya ve hazmetmeye ehil olanlara, vakti gelince, anlayabilecekleri ve kavrayabilecekleri kadar açıklandığından yine sır olma niteliği korunmuş olur. Çünkü hiç-bir şekilde herkese açıklanmaz.
İlk sûfîler, sırdan, bir şey/obje gibi bahsederler fakat onların sır dedikleri şeyi kalbin bir hâli ve gönül olarak anlamak da mümkündür.
Maruf Kerhi: Hakiki vefa, sırrı gaflet uykusundan uyandırmaktır. (Sulemî, 88) Cüneyd: Ârif, sen sustuğun halde sırrında konuşan kimsedir. (s. 157) Ebubeki, Tirmizi: Nurlar, sırra yerleşince organlar iyiliği dile getirir. (s. 282) Nasrubazı: Beşeri benlikten arınmış sır, rabbani sırdır.(s. 487) Muhammed Belhi: Fütüvvet, sırrı, Allah’la uyum halinde muhafaza etmektir (s. 216) Ebu Osman Hîri: Muhammed Belhi’yi ziyaret etsem, görsem ve bu suretle sırrımı/gönlümü ferahlandırsam, derdi. (s. 213) Ebu Bekir Yezdanyar: Hakk’ın sırları, ehli olmayanlara anlatılmamalı. (Sülemi, 407)
Görülüyor ki vecd hadisesi, Allah’ın bir sırrı olarak görülüyor. Vecd, manevi bir his, tasavvufi bir haldir. Bu hali ancak tadan bilir, onun için ifade ile anlatılamaz. Nitekim, “Tadan bilir, tatmayan bilmez.” denilmiştir. Bu duruma göre dille anlatılamayan tasavvufi haller, his-ler, heyecanlar, fikirler ve bilgiler, bu bakımdan sır sayılır. Ve Tasavvuf da ilm-i esrar olur.
Hallac, sırlarımız bakiredir, ona hiçbir vehim/hayal sahibinin vehmi ulaşmamıştır, der.
Gömleğimdeki düğme, sırrımı bilecek olsa onu hemen söküp atarım diyen Yusuf b. Hüseyin Razi, “Erlerin kalpleri sırların mezarlarıdır.” der. (el- Luma, 304) Sırrın mahiyeti ilim diliyle anlatılamaz, ârif onu vasıtasız bilir, ifşa edilemez. (Bakli, Şerh-i Şathiyat, 574)
Kuşeyri, ihtimal ki sır, ruh gibi beden kalıbına tevdi edilen bir latifedir, der. Tereddütlü bir dil kullanır ve sûfîlerin ilkelerine göre sırrın müşahede, ruhun muhabbet ve kalbin de mari-fet mahalli olması gerekir, diye ekler.
Bazılarına göre sır, salikin vakıf olduğu, sırrın sırrı ise Hak’tan başkasının vakıf olma-dığı şeydir.
Sûfîlere göre sır, ruhtan, ruh da kalpten daha latiftir. Hakla kulu arasında gizli olan hallere de sır denir. (Risale, 25)
Sûfîler, tasavvufi hakikatlari ve ilahi esrarı, ehil gördüklerine; ima, işaret, remiz, istiare, mecaz ve mesellerle anlatmışlardır. Böylece ilahi esrarı, ehil olmayan-lardan korumuşlardır.
İbn Arabi de sırrın üç türünden bahseder:
Allah’ın isimleri yoluyla, Hak Teala’yı bilmenin hakikatına ilişkin olan sır.
Hal sırrı: Salikin kendisine ait olan her şeyi Hak’tan göre-cek derecede O’na yaklaşması. Hak ile görmesi, Hak ile işitmesi gibi.
Hakikat sırrı: Eşyayı Zât’la tanıma gibi.
Hal sırrı, “Ene’l-Hak, subahi gibi, ifadelerdir. Hal sırrı yanlış anlaşılmaya müsait olduğu halde hakikat sırrında böyle bir durum söz konusu olmaz.
Mevlevilikte sır olmak ve sırlamak deyimleri vardır. Bir şey tükendi ifadesi yerine sır oldu; ışık söndü yerine sır oldu, falan kişi öldü yerine sır oldu denir. İnsan doğmadan önce nasıl namı, nişanı ve izi bilinmeyen bir varlık idiyse ölümünden sonra tekrar bu hale döner ve sır olup gider.
Nakşibendiyye de beş latîfe şöyle sıralanır: Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa. Bunlar emir/sır âlemindendir. Nefs-i nâtıka ise halk alemindendir.

Ebu Said Ebu’l-Hayr üstadı, Ebu’l-Fadl Hasan’a sorar:
– Sır nedir?
– Sır sensin (Se-nin senliğin ve mahiyetin sırdır.)
– Peki sırrın sırrı nedir?
– O da sensin.
Gerçekten de insan, esrar dolu ilahi bir sırdır.

Nitekim;

“İnsan sırrımdan bir sırdır.”

buyurulmuştur. Pes, Rubûbiyyetin sırrını bilenler, Hakk’ın sırrı olanlardır. Bunun açıklanması ayniyle örtmektir. Bu sırra talip olan, Hakk’ın sırlarının hazinedarı olan bir mürşid bulmaya gayret etmelidir. Böylece, sır sahibinin sırren irşadı ile, bu esrara vakıf olur. (Ankaravi, 142)
Beyazid Bistami, “Evliya garaisullah/Allah gelinleridir.” der. Yani gelin, nasıl yabancı ve namahremlerden uzak ve saklı tutulursa, Allah, dostlarını da öylece gizli tutar. Bunları yaban-cılardan kıskanır.
Mevlana der ki: Size tavsiyem içinizde mana gelinleri zuhur eder ve sır keşfolunursa aman bunları kimseye açmayın. Bunları gönül evinizde gizli tutun, size özel olanı başkasına göstermeyin. Hz. Peygamber, sahabe ile özel bir sohbet yaparken bir münafıklar cemaati ge-lince hemen ifadesini değiştirdi. Sahabeye de bunları başkalarına açmamalarını tenbihledi. (Fihi mâ-Fih, 70)
Gaybın sırrını çenesini kapatıp susanlar bilir anla artık. (Mesnevi, III,276)
Sır gizli tutulursa murad hasıl olur. Bir tane, bir tohum açıkta ve göz önünde bulunduğu sürece yeşillenmez. Üremez ama toprağa gömülüp saklandı mı hem biter, yeşerir, ürün verir. Sır da böyledir. (Mesnevi, I, 13,17,373)
Söz sır meselesine gelince dil lal olur, kalem kırılır, Allahu a’lem bi’s-sarab (Mesnevi IV,173)
Tarikat sırrı iki türlüdür:
a) Mürid, süluk esnasında gördüklerini başkasına açmaz, bir sır olarak muhafaza eder. Bunu sadece mürşidine söyler
b) Bekâbillah mertebesine ulaşıp, Hak’la Hak olanların tattıkları manevi haz ve ruhi zevk de başkalarına söylenmez. (Sadık Vic-dani, Melamilik, 110, Halvetilik, 32) Hakiki bir mürşid, tarikat sırrının sahibi ve taşıyıcısıdır. Vefat etmeden evvel bu sırrı, mürid ve halifeleri arasında, bunun ehli biri varsa ona emanet edip sırrolur. Bundan sonra müridler, arıların arıbeyinin çevresinde toplandıkları gibi onun et-rafında toplanırlar. İrşadla ilgili olan bu sır, manevi ve kutsal bir emanet olup nesilden nesile intikal eder. Ulvi bir mirastır. Buna varis olan mürşid olur.
Bir hadiste, “Ebubekir’in size üstünlüğü, çok ibadet sebebiyle değil gönlünde taşıdığı sır dolayısıyladır.” buyurulmuştur. Bu sırra sahib olmak en büyük bahtiyarlıktır. İshak Efendi’nin Kaşifu’l-Esrar ve Dafiu’l-Esrar (İst. 1294-30970, A. Rıfkı’nın, Bektaşi Sırrı (İst. 1325, I, 51) isimli eseri buna cevaptır.
Kutsi bir hadiste, “İhlas, sırrımdan bir sır olup onu sevdiğim kulumun kalbine emanet ederim.” buyrulmuştur. (Kuşeyri, 443-44) İhlas ve samimiyet her işin başıdır. Hulus-i kalb ve kalb-i selim ile sırf Hakk rızası gözetilerek yapılan ibadet, az da olsa çok sevaptır. Sevap ka-zandıran da, ondaki ihlas sırrıdır.
Şu beş sebepten dolayı bazı hususlar halkın çoğuna kapalı ve sır olarak kalır:
1. Bir şe-yin çok ince ve derin olması sebebiyle herkesin kavrayamaması. Ruhun sırrının gizli tutulması böyledir.
2. Bazı sırların anlaşılması zor olmadığı halde, açıklanması zararlı olduğundan, pey-gamberler bunu açıklamamışlardır. Kıyametin kopma zamanının bir sır olması gibi. Sırr-ı kader de böyledir.
3. Bazı hususların anlaşılması güç ve açıklanması zararlı olmayabilir ama bunların istiare ve remiz yoluyla anlatılması daha etkili, yararlı olur. “Mü’minin kalbi, Rahman’ın par-maklarından iki parmak arasındadır.” hadisi böyledir.
4. İnsanın bir şeyi görerek bilmesi ile yaşayarak bilmesi arasındaki fark da zâhir-bâtın, kışr-lüb (kabuk-öz) deyimi ile ifade edilir. Bir kimsenin hastalık hakkında, hasta olmadan evvelki bilgisi ile hasta olduğu zamanki bil-gisi farklı olur. Ama çelişkili olmaz, ikincisi birincisini tamamlar. Birincisine göre ikincisi sır-dır. Aç ve susuz kalma konusu da böyledir. Ateş düştüğü yeri yakar, özdeyişi bu gerçeği dile getirir. Dini bilgiler ve hayat da aynen böyledir.
5. Bazen bir hâl sözlü olarak dile getirilir. Hal dili kal/söz diliyle anlatılır. Tahta çiviye demiş ki, “Beni neden deliyorsun?” Çivi de, “Bunu elinde keser bulunan kişiye sor.” demiş. Bu gibi bazı hususları, safdil ve cahil insanlar anlamaz, bunun sırrını kavrayamazlar. Oysa mana ehline açıktır. “Her şey hamdederek O’nu tesbih eder.” (İsra, 17/44) ayetini işiten safderun bir kişi, her şeyin, insan gibi canı ve aklı var, konuşur zanne-der.” (İhya, I, 106-109)
Bil ki: Göklerde ve arzda bulunan her şeyin, erbab-ı kulub denilen gönül ehliyle sırren bir fısıldaşmaları vardır. Bunun sayısı da sonsuzdur. (bk. Kehf, 18/109) Bunlar hep mülk ve melekut, maddi ve mana alemlerinin sırlarını fısıldarlar ama sırrı ifşa, mertlik değildir. Doğrusu şu: Merd insanların kalbleri sırların kabirleridir. Onlar, sır küpü olup ser verir sır vermezler.
Bir padişahın sırdaşı ve sır katibi kendisine emanet edilen sultanın sırrını halka açıklayabilir mi? Açıklarsa akıbeti ne olur? (İhya, IV, 243)
Ey derviş! Ceberut âlemi, baştaki gözle değil, sır gözüyle görülür. Sâlik, aşk mertebe-sine ulaşıp, gönlünü saf ve temiz bir ayna haline getirdi mi bütün âlemi bu aynada seyredebilir. Ceberut ummanında vukua gelen hususlar, maddi âlemin sahiline ulaşmadan evvel onun ayna-sına yansır. (Aziz Nesefi, İnsan-ı Kâmil,173)
Ey Aziz! O, mülk ve melekut âlemlerinin esrarını, harf ve kelimeler elbisesi içinde âşıklarına haber vermek istemiştir. Böylece ona mahrem olmayanlar buna vâkıf olamazlar. Elif-Lam-Mim, Kâf, Yâsîn, Hûn… ilh bütün bunlar Ahad ile Ahmed arasındaki sırrın nişanı ve ipuçları olup onlardan başkası buna vâkıf olamaz. Bu harfler, sır âleminde mücmel okunur. O âlemdeki muttasıl harfler, hep munfasıl hale gelir. Mesela: “Yuhibbihüm ve yuhibbûnehu.” (Maide 5/54) ibaresinde harfler muttasıl/bitişik yazılır ama o âlemde munfasıl/ayrık yazılır: y-h-h-b-h-m gibi.
Ey Aziz! Sen henüz, sana aşk ebcedini yazacakları bir mertebeye ulaş-mış değilsin. Bu mertebeye ulaşmanın işareti muttasıl harflerin münfasıl hale gelmesidir. Ta-rikatta buna aşk ebcedini yazmak ve meşketmek derler.” (Aynu’l-Kudat Hemedani, Temhidat s.108,175)
Aynı şekilde, Allah Teâlâ’nın kelâm-ı kadîmindeki sırlardan esrar-ı Kur’an şeklinde bahsedilir. Sır sayılan; mânâ, bilgi ve hakikatlarin üzerleri, lafız ve zâhiri mana, bilgi ve hakikatlerle örtülmüş olduğundan ehli olanlar, bunları, remiz ve işaretle birbirlerine anlatırlar.

Bibliyografya
Serrac, el-Luma, Kahire,19 s. 303, 354, 430; Sülemi, Tabakatu’s-Sûfîyye, Kahire, s.88-487; Kuşeyri, Risale, Kahire, s. 251, 223; Hücviri, Keşfü’l-Mahcûb, Tahran, s. 500; Gazali, İhya, Kahire 1939 I, 105, III, 129, IV, 241, 243; Cami, Nefahatü’l-Üns, Tahran, 1370, s.182, 83, 54, 393; Sühreverdi, Avarifu’l-Maarif, Beyrut, 1966 s. 454; İbn Arabi, el-Fütuhatü’l-Mekkiyye, Kahire II. 630; İbnü’l-Kayyim, Medaricu’s-Salikin, Beyrut; Ankaravi, Minhacu’l-Fukara, İst. 1251 s.141; Abbadi, Sûfîname, Tahran, s.189; Tehânevî, Keşşâfu İstilahati’l-Fünun. İst. I, I. 751; Abdurrezzak Kaşani, Istılahatü’s-Sûfîyye, Kâhire, 1980; Goherin, S. Sadık, Şerh-i Istılahat-ı Sûfîyye, Tahran, 13; Kasım Gâri, Tarih-i Tasavvuf, Der İs-lam, Tahran, 1340 s. 61-131; Attar, F., Esrarname, Tahran; Şah Veliyullah Dehlevi, Huccetullahi’l-Baliğa, Beyrut, 1966 s. 148-160, 196, 216; İzzuddin Kâşî, Misbahu’l-Hidaye, Tahran; Tehanevi, Keşşafu Istılahati’l- Fünun, İst. 1318- s. 721-24

SÜLEYMAN ULUDAĞ/YENİDÜNYA DERGİSİ

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir