Son Osmanlı Mehmet Orhan Efendi

Osmanoğlu ailesinin sürgünde yaşayan ve ölen Mehmet Orhan Efendinin acı dolu hayatı.Sarayda başlayıp Fransa`da bir mezarlıkta biten bir yaşam…

Sultan Orhan II Yüz kırk dört kişiydiler.Otuz altısı erkek, kırk sekizi kadın, altımışı çocuk, toplam yüz kırk dört kişi Bir “yüz ellilikleri”, iyi kötü, biliriz. Daha sonralarının “yüz kırk yedileri”, “on dörtleri”, “on beşleri” vesaire de iyi kötü birşeyler çağrıştırır, yakın tarihe ve siyasete meraklı olanlarımıza. ama “yüz kırk dörtleri” bilmeyiz.Yüz kırk dörtler, 3 Mart 1924 günü vatandaşlıktan çıkarıldılar.Yüz kırk dört Osmanoğlu.Şehzade sıfatını taşıyanlar yirmi dört ile yetmiş iki saat içinde Türkiye sınırlarını terketmek zorundaydılar, kadınlara bir haftayla on gün arası süre tanınmıştı.Ellerine ikişer bin sterlin tutarında döviz verildi. Birer yıl süreyle geçerli de pasaport. Pasaportun üzerindeki “matbu” Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ibaresi karalanmış, el yazısıyla Türkiye Cumhuriyeti şeklinde düzeltilmişti; birer ibare daha vardı pasaportların üzerlerinde: “Sadece çıkışa mahsustur”!
Osmanoğulları`nun Türkiye`ye girmeleri, hatta Türkiye`den transit geçmeleri, Türk topraklarında taşınmaz mal edinmeleri yasaklandı.
Mevcut gayrimenkullerine el kondu.
Yüz kırk dörtlerin kadınları ancak 1952`de, erkekleri ancak Ecevit`in şu ünlü “1974 affından” sonra geri dönebildiler. Cumhuriyet vatandaşı oldular, sizinle, benimle eşit.
Çoğu gurbette öldü. Çoğu, kurduğu düzeni bozamayıp yabancı ülkelerde kaldı. Çocukları, torunları gurbette ölecekler.
Çok sıkıntı, çok acı çektiler. Süründüler. Kimisi kapı kapı dolaşıp sabun sattı, kimisi mezarlık bekçiliği yaptı. Kimisi uyuşturucuya bağlandı, kimisi fuhuşa sürüklendi. Kumara düşenler, “kafayı yiyenler” oldu içlerinde. Hapisanede ölen de.
Tahtın varisi, yani şu anda imparatorluk devam etseydi, başınızda, başımızda Mehmet VII ya da Orhan II sanıyla padişah olacak olan kişi, Şehzade ve Veliaht Mehmet Orhan efendi, seksen iki yaşında, Fransa`nın Nice şehrinde iki göz odalı bir evde yaşıyor ve artık gözleri görmüyor… Padişahımız efendimiz (!), Paris`teki Amerikan Askeri Mezarlığı`nın bekçiliğinden emekli ve ayda yüz doksan dolar maaşı var, yani dokuz yüz bin Cumhuriyet Lirası.

İŞTE MEHMET ORHAN EFENDİ İLE YAPILAN SON RÖPORTAJ

Abdulkadir b.II.Abdulhamid’in oğlu. Beş kardeşler. [1]
‘…Serencebey’deki Kabasakal Mehmed Paşa Konağı’nda doğdum. 10 Kasım 1909, Çarşamba.’[2] Çocukluğum bu konakta geçti.. Bilmem, şimdi hala duruyor mu? Kuzenlerimizle birbirimizin konaklarına gidip gelirdik. En iyi arkadaşım, Sultan Reşad’ın torunu Nazım Osmanoğlu (1910-1984) idi. Beraber bisiklete binerdik. Geçenlerde öldüğünü duydum.

Bizim zamanımızda Şehzadeler, Devletten maaş alırlardı. Benim maaşım 100 liraydı.. Evden de harçlık verirlerdi. Bir dayım vardı. Hınzırın biriydi. Bizimle beraber oturur , harçlıklarımı, bütün paramı elimden alırdı. Sonraları o zamanın parasıyla 30 bin liramı yedi. Ben Mısır’dayken, annemi de bir vapura koyup bana gönderdi.. Hanedan nişanımı bile satıp yemiş..Sonra da geberdi.’

‘Beni Mekteb-i Sultani’ye, verdiler. Zaten büün Şehzadeler oraya giderdi. 3 yıl Mekteb-i Sultani’ye, bir yıl Robert Kolej’e gittim.’

‘Galatasaray’dayken, okula gidecek para bırakmayan dayım, bana bir tranvay pasosu çıkartmıştı. O da, ikinci mevki idi. Gerçi yaverim vardı ama, yalnız gidip gelmeyi severdim. İkinci mevkiye biner, okula işte böyle giderdim. Evde anlatsam iş hallolurdu ama, ‘Ne de olsa dayomdır’ der, birşey söylemezdim. Annemin hiçbir şeyden haberi olmadı.

Derken Enver Paşa bütün Şehzadeleri asker yaptı. Ihlamur’daki Harbiye Mektebi’ne gidip geliyordum. Onbaşılıktan başladım, Çavuş oldum, 14 yaşıma bastığımda daü Mülazimi Sani yaptılar. Ama aradan 3 gün geçti, daha kılıcımı bile takamadan dışarıya çıkartıldık.

Bir akşam üzeri, mektepten yeni dönmüştüm. Konağa iki polisle bir komiser geldi. Komiser ağlıyordu. Bize bir kağıt imzalattılar. 14 yaşındaydım. Ne olduğuna bile bakmamıştım. Meğer 24 saat içerisinde Türkiye topraklarını terkedeceğimize dair garanti vermişiz.’

Bir ömür sürecek sürgünü böyle başladı. ‘Ertesi gün babamı, beni ve kardeşlerimi Sirkeci İstasyonuna götürdüler. Babam, annemi daha önce boşamıştı, kadıncağız İstanbul’da kaldı.

İstanbul’dan Peşte’ye gittik. Ama babamla bir tğrlü anlaşamıyordum. Bir gün ‘Seni istersen Beyrut’a, Mehmed Selim Bey amcanın yanına yollayayım..’dedi, çok sevindim, ‘memnun olurum’ dedim, hemen bir bilet aldık ve Peşte’den ayrıldım.

Selim amca, beni kuzenim Abdulkerim ile (1906-1935) beraber, bir frerler mektebine leyli kaydettirdi. Bir müddet sonra Abdulkerim mektepten ayrıldı. Niçin ayrıldığını, ne olduğunu, bir türlü öğrenemedim.

Artık ben de mektebi bırakabilmek için bahane arıyordum. Sonunda, buldum: Arkadaşlarımla her sabah birlikte kahvaltı ederdik. İçeride Ermeniler de vardı. Masalarda dörder kişi oturuyorduk. Kahvaltı esnasında konuşmak yasaktı. Konuşan olursa çocuklardan biri ona bir makara verir, daha sonra makara kimde çıkarsa, o ceza alırdı. Bir sabah, her zamanki gibi sütlü kahvelerimiz geldi. Ermeni arkadaşlardan Artin, benim kahvemi getirdi. Hani Şehzade’yim ya, böyle küçük işleri yaparlardı.. Baktım, fincanın yarısı boş. Artin’e gösterdim, çocuk ‘Yeniden doldurayım..’dedi, kalktı.. Konuştuğumuzu gören bir arkadaş bana bir makara uzattı, ben de geri verdim. Tekrar verdi, ben tekrar iade ettim. O sırada Artin doldurup getirmişti. Birden, kafamın arkasına birşey yedim. Bizi yukarıdan gözetleyen papaz, makaramın gidip geldiğini görmüş aiağıya inerek bana bir tokat patlatmıştı.

O zamanlar, çok kuvvetliydim. Ne de olsa, Yavuz Selim’in torunuydum. Kalk, papaza bir yumruk.. Papaz yerde, bir saat sonra da ben sokakta.. Eve gittim, kadınlarda bir telaş.. ‘Cuma değil, pazar değil, ne oldu, niçin geldin?’ diye sordular, sonra da olanları öğrendiler. Selim Bey amcam çok kızmış. Ben de ‘Babamın yanına döneyim’ dedim ve Peşte’ye döndüm.

Ama, babamla yine anlaşamadık. Naime Sultan (1876-194?) halam, Nice’deydi. Peşte’den Nice’e geçtim. Naime Halamın yanında da sıkıldım,

Buenos Aires’e indiğimde, cebimde 8 Frank vardı. Orada, Kayserilerle karşılaştım. Beni, kollarını açarak kabul ettiler. Bir teneke fabrikasının sahibi olan Yusuf Efendi vardı, bana iş verdiler. Fabrikasında 6 ay işçilik ettim. Hem çalıştım, hem de başka türlü bir Türkçe öğrendim. Kediye ‘püsük’ü abdesthaneye gitmeye ‘çövdürmek’ diyorlardı. Sarayda, hiç böyle şeyler işitmemiştim.. Bana bu lafları öğretirler, ben söyleyince de kahkahalarla gülerlerdi..

Artık bir yerde devamlı kalamaz olmuştum. Yine sıkıldım, fabrikayı bıraktım, bir garajda iş buldum. Otomobillerle uğraştım, otomobil kullanmayı örendim, bir sene şöferlik yaptım.

O sırada bir kızla münasebetim oldu. Gazzavi diye, Lübnanlı bir aileden.. Çok zengindiler. ‘Haydi evlenelim…’dedik. Ben oralarda prensim ya, kız da asil olmak istiyor.. Babası, ‘Söylediklerine tabii inanıyorum ama, sen de kabul edersin ki, evlilik ciddi iştir.. Ailni, prens olduğunu ispat etmen lazım.. Sizin Hanedandan birisinin ismini ver, mektup yazıp sorayım.. cevap gelince de hemen evleniriz..’dedi. O zaman Halife Abdulmecid hayatta idi. Nice de oturuyordu.. Ailenin en yaşlısı, oydu. Müstakbel kayınpedere, Halife’ye mektup yazıp sormasını söyledim..

Gazzavi oturdu, bir mektup gönderdi.. İade pasrını da zarfın içine koydu. ‘Buralarda Orhan diye bir genç var, hanedanınızdan olduğunu söylüyor… Kızımla evlenecek.. Tanıyor musunuz, hakikaten sizin aileden mi?’ diye sordu. Bu arada ben evlilik hazırlıklarıyla meşgulüm.. Derken Halife’nin cevabı geldi.. Sakalına bilmem ne ettiğimin Halife’si, kalkmış, ‘Bizim ailede böyle bir kimse yoktur’ demiş.. Adam aslında ‘Sa Majeste le Caliphe’ değil, ‘Sa Majeste de Carnaval’. Tabii bizim evlilik yattı, kız da bir daha yüzüme bakmadı..’

Buenos Aires’de 2,5 sene geçirdim.

Bir ara Amerika’ya da gittim.

Derken, kafam gene döndü. ‘Julio-Sezari’ adlı vapura atlayıp, be sefer 14 gün Nice’e, Villefranche’a geldim. Fransızcam tamamen gitmişti, ama mükemmel İspanyolca konuşuyordum.

Nice’de, Sultan Murat’ın torunlarından Ali Vasıp Efendi’yi (1903-1984) buldum. Beni yeniden Naime Sultan’ın yanına götürdü. Orada epeyi kaldım. Ama gene sıkıldım.

Mısır’a Mahmud Şevket Efendi’ye (1903-1973) gittim. 1 ay O’nunla beraber oldum. Mısır’da beni sıktı. Zaten beğenmemiştim.

Tekrar Bice’e döndüm. Bu sefer Fransa’da hoşuma gitmedi, yeniden Mısırâ geçtim. Naga Hammadi’de Prens Yusuf Kemal’i buldum…[3] Prense, bir otomobil alıp Beyrut’ta şöferlik yapmak istediğimi söyledim. ‘Bana 100 lira borç verin, size ödereim’ dedim. Hiç unutmam, ‘İşte bunu reddedemem Şehzade hazretleri’ dedi. ‘Eğer müsaade buyurursanız, size her ay 10 lira da maai göndereyim. Belki arabanın parasını ödeyemezsiniz, yardımcı olur..’ Bu 10 lira, 1940 senesine kadar, nerede olursam olayım, hiç kesilmeden devamlı geldi.

Güzel bir otomobil aldım ve Beyrut’a geçtim. Burada 2,5 sene şöferlik yaptım. Şam’la Beyrut arasında gidip geliyordum. Beyrut’tan yolcu alır, Şam’a götürür, geri dönerdim. Kışları Trablus’ta kalırdım. Bu işten de sıkıldım. Otomobili sattım.

Nice’e geldim. Nice ‘de Yegen ailesini tanıdım, kızlarından Nafia ile evlendim. Sene 1933. Bir de kız çıktı. Necla.[4] ‘benim gibi adamın kızı olur mu?’ diye sinirlendim, boşandım.

Artık, bir yerde duramıyordum. Kalktım, Paris’e, amcam Mehmed Abid Efendi (1905-1973) nin yanına gittim. Bu sırada adamın birisi geldi, amcamla beni Arnavutluk’a götürdü. Abid Efendi orada Kral Zogo’nun hemşiresi Seniye’yle evlendi. Ben de Tiran’da kaldım, Kral’ın yaveri oldum. Yüzbaşı yaptılar. Bu sırada tayyare kullanmayı da öğrendim. 500 saat uçtum. Havada akrobasi filan yapardım. Enver Paşa’nın oğlu Ali Enver Akoğlu (1921-1971)[5] de uçmayı ben öğrettim.

Kral mükemmel Türkçe knuşuyordu. Zogo’nun en yakınlarından biriydim. Gayet süslü bir Üniforma giyiyordum. Ama maiyetindekiler, muhafızlar, tamamen aptaldı. Aptallıklarıyla alakalı bir hadise anlatayım.. Kral bir gün, ‘Prens’dedi, ‘Daireme gelin de, bir kahve içelim..’ Üzerimde sivil elbiseler vardı, değiştirmeden gittim. Kapıdaki muhafızlar tanımadılar ve içeri sokmadılar. ‘Yahu!’ dedim, ‘ben yaver Prens Orhan..her gün burada, Kral’ın yanındayım, nasıl tanımazsınız?’

Ama , adamlara birşey anlatmak mümkün değildi. Çaresiz geri döndüm, elbiselerimi değiştirdim, üniformamı giydim, yeniden Kral’ın dairesine gittim. Bu sefer, biraz önce beni içeriye bırakmayan aynı nöbetçiler, hemen selama durdular. Olanları Kral’a anlattım. Zogo kahkahalarla güldü ve ‘Tabii, onlar Üniformadan başka birşetden anlamazlar ki’ dedi.

Zogo’nun yanında çalışırken, bir ama Amman’a, Mihrimah ‘a (d.1923) misafirliğe gittim. Emir Naif’in yanında, 6 ay, hiç çalışmadan yaşadım. Beni, babası Kral Abdullah’ın yanına götürdü. Abdullah bana Amman’da kalmamı, pilotluk yapmamı teklif etti. Ama reddettim. Zogo’yla anlaşmam vardı.

Kral Zogo’nun önce Arnavutluk’tan, sonra da Paris’ten kaçmasını organize eti Mehmed Orhan. Ayrılacakları sırada Zogo otomobil filosunu göstererek, istediği arabayı seçmesini söylemiş.

‘Almanlar , Paris’i işhal etmek üzereydiler.Kral’ın 250 bin altınını, Paris’ten ben kaçırdım.Kendisini de 14 otomobiliyle şehirden çıkarttım. General Petain’in ayrıldığı gündü. İş bittikten sonra Kral, bana ‘Bir otomobil seç’dedi. Buick, Mercedes, Cadillac, birçok arabası vardı. Küçük bir Citroen seçtim. ‘Al senin olsun’ dedi. Satış muamelesi yaptıröasını istedim. Adamlarından Noçka, satış olmuş gibi bir vesika tertip etti. Ne olur, ne olmaz.. Başkaları ‘Arabayı çaldı’ diyebilirlerdi.

Zogo’nun işlerini hallettikten sonra, otomobili alıp, Nice’e geldim. Naime Sultan halamın yanına gittim, bir ay O’nun evinde kaldım. Bu sırada, kocası öldü. Ayın 13 üydü, günlerden de salıydı. Zavallı adamcağız hem salı günlerini, hem de ayın 13 ünü sevmezdi.

Halamın kocasını defnetmemizden sonra, Paris’e geçtim. Savaş yıllarıydı, Margareth Sournier adlı bir Fransız kadınla evlendim. Fobtableau’da bir çiftliği vardı. 4 yıl çok rahat yaşadım. Sıkıntı çekmedim. Ama anlaşamadık, savaş biter bitmez boşanmayı kararlaştırmıştık. Bu arada 2.çocuğum Mehmet Selim (1945). Oldu. Oğlumu 20 senedire (1990) göremedim. Şimdi derededir, ne yapıyor, evlendi mi, çocukları var mı, hiçbişsey bilmiyorum. (Çocukları var.) ‘

Babası Abdulkadir 1944 de öldü. Halife Abdulmecid de.

‘Savaştan sonra, ülke ülke dolaştım. Taa Hindistan’a kadar.. 1956’dan önce Haydarabad’a, Nelüfer’in yanına gittim. Muazzam Cah’la evliydi. Yanlaında 1 ay kaldım. Saray’da Türkler de vardı. İki taraflı sofra kurulurdu. Hintliler baharatlı yemeklerin olduğu tarafa, biz de bizim yemeklerin olduğu tarafa geçer, yerdik. Bir ay sonra hususi bir tayyareyle Bombay’a, oradan Karaçi’ye, Gulam Mehmed’in yanına gittim. Bir İngiliz tayyaresiyle, İskenderiye’ye geçtim. Bu arada İspanya’ya da gittim.

1952 de Zogo İskenderiye’e çağırdı. Oradaki evini satmak istiyordu.

Zogo Beni Riyad’a, Kral Abdulaziz’e gönderdi. Riyad’da, önce Türk Konsolosu Cevdet Bey’e gittim, birkaç gün onun yanında kaldım. Konsolos, beni saraya götürdü. Saray’da küçük bir oda verdiler. Yerde, belki 50 halı vardı. Birkaç gün sonra, Kral beni kabul etti. Meseleti anlattım. Bir cevap vermedi. Yanından ayrıldım. Sarayda bir hafta daha kaldım. Kralın 120 oğlu vardı, akşamları beraber yemek yerdik. Etler çok lezzetliydi. Meğer, deveymiş. Saray’dan sıkıldım, dönmek istedim ama adamların adetiymiş, dönüş için izin almak lazımmış. Ben bilmiyordum. Neyse, adamlara söyledim, beni Havaalanına kadar götürdüler. 200 altın da harçlık verdiler.

Beyrut’a gittim, oradan da Mısır’a geçtim. Evi alıp almayacakları hususunda hiçbir şey söylememişlerdi. Ben de bir şet soramamıştım.Bir ay sonra Kral’ın 8.oğlu geldi ve 100 bine aldı. Zogo bana %10 vadettiği halde %2 verdi.’

1960’dan sonra 6 yıl Avrupa’da otomobil dağıtıcılığı yaptı.

‘Müşterilerin satın aldıkları otomobilleriü Avrupa’nın çeşitli memleketlerindeki dreslere götürürdüm. Direksiyonda bin-iki bin kilometre yapar, trende yapar, trende döner, Fransa’ya, evime gelip yatağa girdiğimde uyuyamazdım. Tekerlekler üzerinde oturmaya alışmıştım. Tekelekler hayalime girer, sabahlara kadar yatakta dönüp dururdum..’

1966 da, Nelüfer’in yanına gittim. Edward, bir iş vermeleri için, beni Prais’teki Amerikan sefaretine götürdü. Önce, büroda çalışmamı istediler, ‘Bir zamanlar süvariydim, sonra pilot oldum. Masa başında oturamam, bana otomobilli bir iş verin’ dedim. ‘American Battle Monument Commission’da vazifelendirdiler. Fransa’ya gelen Amerikalı subayları Otomobilimle alır, Paris’teli Amerikan abidesine götürür, gezdirirdim. 4 yıl bu işte çalıştım. Derken, bir akşam eve dönerken, kapıda düştüm, kolunu kırdım. Amerikalı General adam gönederdi. ‘Artık şöferlik yapamaz, ona başka bir iş verelim’ demiş. Suresnes’deki Amerikan Mezarlığı’nda ‘guide’lık (mihmandarlık) yapmaya başladım. İşim, ziyarete gelen Amerikalılar’a mezarları dolaştırmaktan ibaretti. 1974 de tekaüd oldum. Şimdi her at başında, Amerika’dan 190 dolar tekaüd maaşım geliyor…’

‘Bardakçı anlatıyor [6]:

‘Nice kentindeki 30 metrekarelik evib kapısı.. ‘Uzun ve karanlık koridorun başındaki kapının ardından, ancak 3.çalışımdan sonra ‘Oui/ Eveet, ne istiyooorsunuz?’ sözleri duyuldu.

-Türküm, dedim,İstanbul’dan geliyorum..’

-‘Yaa, bir dakika bekleyin lutfen. Gözlerim çok zayıf. Ağır hareket diyorum, kusura bakmayın..’

Biraz sonra kapıyı açtı. Çok zayıftı. Kalın camlı gözlükleri vardı. ‘İçeri buyurun..’dedi. ‘Demek İstanbul’dan geloorsunuz.. Bitişikte Araplar oturoor, bazen benim zilimi çaloorlar..Çok kızoorum..Sizi de onlardan biri sandım, hemen cevap vermedim. Girin, girin..Türkiye^den gelmişsiniz, sizi kapıda bırakacak değilim ya..’

Osmanlı tahtının 1.varisini ,işte böyle bulduk.. Sokak kapısı, tek ampulle aydınlatılan bir odaya açılıyordu. Burası, ‘salon’du. Kapının tam arkasına gelen yerde, mutfak niyetine kullanılan fayans kaplı bir tezgahla bir musluk, bir köşede de ufak bir masayla yine ufak bir camlı dolap vardı. Sol tarafta, ancak 3 adım uzunluğundaki yatak odasında, düzeltilmiş bir yatak görünüyordu.

Orhan Efendi, ‘Size oturacak birşey vereyim’ dedi ve yatak odasından, üzeri mavi çadır beziyle kaplı portatif bir tabure getirdi. Kendisi de masanın yanındaki sandalyeye oturdu.

Konuşması, Saray Türkçesiyleydi. ‘Geliyorum’, ‘gidiyorum’ gibisinden kelimeleri ‘geloorum’diye telaffuz ediyordy. Türkçeyi yıllardan buyana çok az konuştuğundan, bazı kelimeleri unutmuştu. Bunların yanına Fransızcalarını kullanıyordu.

Belki, ‘başka türlü’ bir evde yaşadığımı tahmin ettiğimi düşündüğümden olacak, ben bir şey söylemeden, ‘Önce size burada nasıl yaşadığımı anlatayım..’ dedi. ‘Evim çok küçük ama, tam bana göre. Çünkü gözlerim çok az görüyor. Paris’teki dişçiler mahvetti, Nice’deki gözcüler de gözlerimin canına okudu. Karatarkt vardı, birkaç ameliyat geçirdim, şimdi işte bu haldeyim… Sadece renkleri ve ışığı seçebiliyorum..’

Masanın üzerindeki bir kutuya elini uzattı ve ‘Kalemim burada’ dedi. Biraz ileriden bir çatal aldı, ‘Yemek takımlarım da burada.. İşte, banka cüzdanlarım çekmecede duruyor. Aradığımı, elimi attığım anda buluyorum. Herşeyin yeri belli. Bazan akrabalarım Istanbul’dan çağırıyorlar ama, sıkıntı çekeceğimi biliyorum, gitmiyorum. Alıştığım bir yer olması lazım..’

‘Yine masamın üzerindeki küçük radyo-teybini işaret etti ve geceleri tek eğlencesinin, radyo dinlemek olduğunu söyledi. ‘Sekiz lisam bilirim. İngilizce, Fransızca, Almanca, İspanyolca, İtalyanca, Macarca, Arapça.. Bunları ana dilim gibi konuşurum. Biraz da Portekizce.. Radyoda bulduğum her istasyonu anlıyorum..’

Üzerinde temiz ve ütülü bir elbise vardı. ‘Bakın, herşeyim gıcır gıcır’ dedi. ‘Bütün işlerimi kendim yaparım. Çamaşırlarımı bile kendim yıkıyorum. Aç değilim, açıkta değilim.. Karnım tok. Her ay Amerika’dan tekaüd maaşım geliyor. 190 dolar.. 10 senedir bu evdeyim. Sabahları erkenden dışarı çıkarım. Gözlerim pek görmüyor ama Allah’tan şehri çok iyi biliyorum, istediğim her yere de gidiyorum. Tek sıkıntım, köpekler. Burada herkes köpekle geziyor. Onlara basmamak için, hep yerde birşeyler arıyormuş gibi, başım eğik yürürüm..’

-Yemeğinizi de kendiniz mi pişiriyorsunuz?’

-Evet.. Zaten sadece öğlenleri yemek yerim. Akşamları ağzıma lokma koymam. Haftada ,ç kere, aynı lokantaya giderim. Kimsenin yemek davetini kabul etmem. Sacede salı günleri, Kadriye sutanın kızı Melike gelir.[7] Beni evine götürür. Bir Fransızla izdivaç yaptı, Mösyö Giroudy diye bir adam. Çok efendi. Yemeği beraber yeriz. İkindiye doğru, havaalnına gideriz. Eskiden pilottum, yüzlerce saat uçmuştum. İçimde hala heves var. Giroudy orada traş olurken, ben de gözümün seçebildiği kadarıyla, tayyareleri seyretmeye çalışırım. Akşama beni eve bırakırlar. İşye hayatım böyle geöiyor..’

‘Hayatım boyunca, hep alnımın teriyle kazandığım parayla yaşadım.. Öteki şehzadeler gibi ne bir kuruş miras yedim, ne de ihsan-ı nişane alarak büyüdüm. Sadece bir kere, Vahdeddin tahttayken 25 lira ihsan gönderdi. 100 tane 2,5 luk.. Tesafüd, o gün köpeğim Lion hastaydı, para baytara gitti..’

‘Ailede sevdiklerim var, sevmediklerim var. Mesela Nelüfer’i (1920-1989) çok severim. Trablusşam’da Satıa Turan (1927) genç kız iken, orada geçirdiğimiz günleri unutamam. Enver Paşa’nın kızı Türkan Mapatepek’ı (1919-1990) [8]da öyle . Çok güzel, çok neşeli bir kızdı. Ama yıllardır kimseleri gördüğüm yok..Zaten buraya aileden bir tek Melike bilir, içeriye sadece o girmiştir. Siz, 2.kişi oluyorsunuz..’

Peter Stuyvesant paketinden bir sigara aldı ve ‘Sakın yakmaya kalkmayın..’dedi. ‘Kendim yakarım. İtiyatımı kayetmek istemiyorum.. Eee, hep ben konuşum.. Sorun bakalım, benden ne istiyosrsunuz?’

-Hayatınızı öğrenmek..’ dedim ve anlatmaya başaldı…

Ertesi gün Orhan Efendi ile öğleye doğru, Nice’in merkezindeki ‘Altın Arslan’ lokantasında buluştuk. Altın Aslan, Şehzade’nin gittiği tek lokantaydı, yemek davetimi de binbir güçlükle kabul ettirebilmiştim..’ ‘Dün et yedim, artık ç gün yemen.. İnceliğimi korumam lazım’ dedi ve spagetti söyledi. Benim salyangoz istediğimi farkedince de, ‘O pis şeyi nasıl yiyorsunuz, anlamoorum..’diye haşladı. Bu sırada iki gündür peşpeşe fotoğraflarımızı çeken İlhami’ye de bir hayli çıkıştı:

‘Yeter artık! Gözlerim zaten kötü, flaşın daha da bozoor.. Şimdi kalkıp gideceğim…’

Sakinleşmesinden sonra, ‘Şu anda Hanedanın reisisiniz..’diyecek oldum, daha sözümü bitirmeden güldü:

-Yani, en bunağı.. ‘Hanedan reisi’ diye kime derler biliyor musunuz.. En bunağına.. Ben daha bunamadım..

-Estağfirullah.. Türkiye’de şimdi Hanetan olsa, Padişah sizdibiz.. Onu kastetmek istemiştim..’

-O, doğru.. II.Orhan veya VII.Mehmed olurdum. Burada mektuplarımı yazan bir kızcağız var, bana hep takılır, ‘Altes’ der. Hatta bankaya aylığımı almaya gittiğim zaman, memurlar ‘Majeste VII.Orhan, buyurun..’diye şakalaşıyorlar.. Ama inanın, tahta geçmeyi bir gün bile hayal etmedim. Zaten öyle bir şey olsaydı, yerimi başkası alsın diye rica ederdim… Ben, istediği gibi yaşamaya alışmış insanım. Gezmeyi, dolaşmayı severim.. Hala bir ata atlayıp, doludizgin gitmeyi hayal ediyorum. Tahta geçmem, protokol işsleri çıkacaktı. Onlara uymam gerekecekti. Bu hayata dayanamazdım. Yıldız’ın havuzunda bir kayığa atlayıp kürek çekmek varken tahtta ne yapacaktım ki? Mutlaka feragat ederdim.. Yerime de, sırada benden sonraki geçerdi..’

Orhan Efendi’ye şu anda hangi ülkenin vatandaşı olduğunu sordum, ‘Hiçbirinin’ dedi:

‘Türkiye’den çıkarılmamızdan sonra ‘Refugee Turc’ olarak yaşadım. Hiçbir eb’aya girmedim. Nansen pasapotruyla’ seyahat ettim. Fransızlar, savaş öncesinde bizim aileden olanlara hüviuetle pasaport vermişlerdi. Bu pasaportum da duruyor. İstersem, onunla dışarı çıkabilirim. ‘Milliyeti’ hanesinde, ^’Ottoman’ yazılı. Statüm, ‘Son Alteste Inperial Prince Orhan’. 66 yıldır ‘Türk siaysi mültecisi’ olarak, memleket memleket geziyorum. Tekaüd aylığım tıkır tıkır geliyor, kimseye muhtaç olmadan yaşıyorum..’

Yaklaşık 1500 Frank. Ortalama bir işçi ücreti 3200 Frank. Amerikan mezarlığında yaptığı ‘mihmandarlık ‘ ise, basbayağı ‘Mezar bekçiliği ‘idi. Osmanlı hanedanının reisi, Fransa’da ölen Amerikan askerlerinin sadece mezarlarını beklemekle kalmamış, üstelik yıllarca lahitlerii temizlemiş, tabutlarını parlatmıştı.

[1] -Ertuğrul Necip (1914. Kayıp)

-Leyla (1947)

-Selim (1948)

-Neslişah Saffet Osmanoğlu (1924)

-Salih (1955)

-Ömer (1958)

-Bidar (1922-1924)

-Alaaddin (1917-19??)

[2] ‘Doğduğum günü, 30 yaşıma geldiğimde öğrenebildim. Mısır’daydık.. Anneme ‘Doğduğumda hava sıcak mıydı, soğuk muydu?’ diye sordum, ‘Buz gibi bir soğuk vardı’ dedi. 10 KasımÇarşambaydı.. Takvimi koparttılar, arkasına doğduğum saati yazdılar…’

[3] Prens Yusuf, eski istanbul ailelerinin yakından tanıdığı bir kişidir. Güzel sanatlara meraklıdır, sanatçıları desdekler.. Özellikle, İstanbullu müzisyenleri Kahire’nin banliyölerinden Naga Hammadi’deki malikhanesine davet etmekte, hususi konserer verdirmektedir.

[4] Necla Germann (1934), Mısır Prenslerinden Said bey’le 1 yıl evli kaldı. 1957 de oğlu Cem Germann doğdu.

[5] Tek oğluydu. 1939 da çıkan özel kanunla Türkiye’ye geldi, Hava kutlerine katıldı, istifa etti. İngiltere’de savaş uçaklarının deneme pilotu oldu. Avustralya’da bir uçak kazasında öldü.

[6] ‘’Orhan Efendi’yi bulabilmek için çok uğraşmıştım, zira ailenin reisiydi. Fakat eksik bir adresini bile güçlükle temin edebilmemden sonra, Fransa’da yaşayan bazı Osmanoğulları’nın aracılığıyla yaptığım bütün görüşme isteklerini geri çevirmiş, ‘Alakalarından mahyzuz oldum.. Ama çok yaşlı ve yorgnun.. Son günlerimi herkesten uzakta geçirmek istiyorum, konuşmayacağım..’ demişti.

Geriye tek bir yol kalıyordu.. Nice’e giderek, randevu falan istemeden kapısını çalmak. Osmanlı tahtının 1.varisi, herhalde evine gelen bir Türk’ü kovmazdı. Ve tahmin ettiğim gibi oldu..

Şehzade’yi bulabilirsek, Fotoğraflarını çekecek olan İlhami’yle (Sipapress’ten İlhami Uncuoğlu) beraber Nice’e gitmek üzere Paris’ten uçağa bindiğimde, elimde Orhan Efendi’nin adresi olarak sadece ‘Paulliani sokağı’nın adı vardı. Aileden hiç kimse bizi ona götürmeye yanaşmamış, ‘Orhan amca sinirlidir.. Gidin, kendiniz bulun..’ demişti.

Sokak, Nice’nin zengin muhitindeydi.. 2-3 gün boyunca, saatlerce kapı kapı dolaştık. Mehmed Orhan adını hiç kimse duymamıştı. Umudumuzu kaybetmiştik, Paris’e dönecektik.

Havaalanına gitmeden önce, birkaç dakikalığına, sahildeki cafelerden birine oturduk, iki Pernot söyledik. Hep aynı insanların geldiği bir cafe idi burası. Müşterilerin, istisnasız hepsi sarhoştu.

‘Bunlar da nereden çıktı?’dercesine merakla ve biraz da kızgınca baktılar bize.. Fotoğraf çantalarımızı farkettiler. ‘Gazeteci bnlar..’fısıltısı dolaştı.

İlhami, ‘Son çaremiz burası..’dedi. ‘Bizim Şehzade’yi bunlar da tanımazsa, başka kimseler bilmez..’ Yerinden yarım dönüp, barın çevresidekilere seslendi:

-Biz bir Prens arıyoruz.. Adı, Orhan.. Osmanlı Prensi.. Ottoman, Ottoan.. Rue de Paulliani’de oturduğunu öğrendik ama, bulamadık.. Bileniniz var mı?’..

Bir kahkaha koptu.. ‘Ooo, Prens..’ diye şakalaşmalar başladı.. Sonra herkes birbirini gösterdi.. ‘Majesteleri buradalar..’diyerek.. Artık, karşılıklı gülüşüyorduk..

Derken, barın üzerinde yığılmış duran bereli,şişman bir adam sallanarak doğruldu, bize yaklaştı.. ‘O Prensi biliyorum..’dedi. ‘Gözleri görmeyen, zayıf bir adamdır.. Siz , yalnış yerde arıyorsunuz.. Pauliani Sokağı’nda değil, Pauliani pasajında oturuyor.. Çıkmaz bir sokaktır orası.. Girince, tam karşınıza gelen binada..’

Pernod’larımızı yarım bırakıp sokağa fırladık.. Birkaç dakşka sonra Paulliani çıkmazındaydık.. Lüks ana caddenin bitimindeki fiskiyeli bir havuzun karşısında, Nice’le alakasız, bambaşka bir dünyaydı burası. Kahire’nin eski mahallelerini andıran, kirli taş binalarla dolu, daracık bir yol..

Bardaki Fransız’ın tarif ettiği bina, tam önümüzdeydi.İlhami’ye, ‘Sen sokak kapısının önünde bekle..’ dedim. ‘Ben daire kapılarını tek tek çalacağım.. Karşısında iki kişi görünce ürkebilir.. Bulup ikna etmeyi başarırsam, dışarıya çıkartırım. Bizi gördüğün an deklanşöre basmaya başlarsın.. İşi garantiye alalım.. Eğer reddederse birkaç gün parkta sabahlarız.. Nasıl olsa sokağa çıkacak…’

Paslanmış demir sokak kapısından içeri girdim. Katların elektiği yanmıyordu. Çakmağımın ışığıyla, birinci kattaki ilk kapıya eğildim. Gözetleme deliğinin hemen altına yapıştırılmış küçük bir kağıda, tükenmez kalemle M.Orhan yazılmıştı.

[7] Melike Gıroudy (191?): Abdulmecid’in tahta geçmeyen oğullarından Şehzade Mehmed Burhaneddin Efendi’nin oğlu İbrahim Tevfik Efendi’nin kızı Kadriye Sultan’ın çocuğu. Nice de yaşıyor.

[8] Enver Paşa’nın, Abdulmecid’in torunu Naciye Sultan’dan olan çocuğu. 1939 da çıkan özel bir kanunla Türkiye’ye döndü. Dışişleri Bakanlığı mensuplarından Huveyda Mayatepek’le evlendi. Sefire olarak çeşitli ülkelerde yaşadı. Ankara’daki bazı okullarda kimya öğretmenliği yaptı.

MURAT BARDAKÇI

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir